
Avrupa’da göçmenler, Müslümanlar ve mülteciler etrafında yürütülen tartışmalarda en sık kullanılan kavramlardan biri “tehdit”tir. Göçmenler ulusal kimlik için tehdit, Müslümanlar seküler kültür için tehdit, mülteciler güvenlik ve refah düzeni için tehdit, azınlıklar ise toplumsal bütünlük için tehdit olarak sunulmaktadır. Bu söylem ilk bakışta çoğunluk toplumunun kendisini savunma refleksi gibi görünür. Fakat daha dikkatli bakıldığında tuhaf bir çelişki ortaya çıkar: Devleti, hukuku, eğitim sistemini, medyayı, ekonomiyi, güvenlik kurumlarını ve siyasal karar mekanizmalarını elinde bulunduran egemen kültür, görece zayıf ve kırılgan bir azınlık tarafından nasıl tehdit edilebilir? Asıl mesele gerçekten azınlıkların oluşturduğu bir tehdit midir, yoksa egemen kültürün kendi geleceğine dair yaşadığı derin bir güvensizlik midir?
Sosyolojik olarak bakıldığında azınlıkların kendilerini tehdit altında hissetmeleri anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü azınlık olmak sadece sayısal olarak az olmak değildir; aynı zamanda temsil gücünün, karar alma mekanizmalarına erişimin, kamusal görünürlüğün ve kültürel meşruiyetin sınırlı olması demektir. Göçmen ya da Müslüman bir azınlık grubu, içine girdiği toplumda çoğu zaman dil, din, kültür, yaşam tarzı, ekonomik konum ve siyasal temsil bakımından dezavantajlıdır. Bu dezavantaj, gündelik hayatta ayrımcılık, dışlanma, önyargı, aşağılanma veya sürekli sadakat testine tabi tutulma biçiminde hissedilebilir. Böyle bir durumda azınlıkların kendi içlerine yönelmeleri, kendi derneklerini, camilerini, okullarını, kültürel merkezlerini kurmaları ve kendi cemaatleri içinde güvenli alanlar oluşturmaları doğal bir savunma mekanizmasıdır.
Bu savunma mekanizması kimi zaman egemen toplumun entegrasyon beklentileriyle çatışabilir. Azınlık grubun kendi dilini konuşması, kendi ritüellerini sürdürmesi, çocuklarına kendi tarihini ve dinini öğretmesi, kendi dayanışma ağlarını kurması çoğunluk tarafından “ayrışma” veya “paralel toplum” olarak yorumlanabilir. Oysa azınlık açısından bu davranışlar çoğu zaman topluma karşı bir isyan değil, kimliğini koruma ve güvende hissetme arayışıdır. İnsan, kendisini tam olarak kabul edilmediği bir ortamda daha tanıdık, daha güvenli ve daha anlamlı ilişkilere yönelir. Bu nedenle içe kapanma her zaman entegrasyon karşıtlığı anlamına gelmez; bazen entegrasyonun dışlayıcı biçimine verilen sessiz bir cevaptır.
Tuhaf olan, bu doğal azınlık refleksinin Avrupa’da giderek bir güvenlik sorununa dönüştürülmesidir. Son çeyrek yüzyıla baktığımızda, Hollanda başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde Müslümanlar, mülteciler ve göçmen kökenli topluluklar etrafında yoğun bir tehdit söylemi üretilmiştir. Cami minareleri, başörtüsü, helal gıda, İslami okullar, çifte vatandaşlık, aile birleşimi, Arapça ya da Türkçe konuşmak, hatta göçmen mahallelerinde görünür olmak bile zaman zaman ulusal kültür için sorun gibi gösterilmiştir. Böylece gündelik kültürel pratikler, varoluşsal bir kriz diline tercüme edilmiştir. Sanki birkaç cami, birkaç okul, birkaç dernek veya birkaç mahalle, yüzyıllardır kurumsallaşmış Avrupa devletlerini ve kültürlerini yıkabilecek güçteymiş gibi bir hava oluşturulmuştur.
Bu noktada asıl sorulması gereken şudur: Eğer Avrupa kültürü gerçekten kendinden emin, çoğulculuğu içselleştirmiş ve kendi değerlerine güvenen bir kültürse, neden farklı bir inanç veya yaşam tarzı karşısında bu kadar tedirgin olmaktadır? Güçlü bir kültür, farklılıkla karşılaştığında hemen tehdit algısına kapılmaz; onu anlamaya, dönüştürmeye, onunla birlikte yaşamaya çalışır. Kendine güvenen bir toplum, azınlıkların varlığını kendi sonu olarak değil, kendi çoğulcu kapasitesinin sınavı olarak görür. Buna karşılık kendine güvenini kaybeden toplumlar, en küçük farklılığı bile büyük bir tehlike işareti olarak algılarlar.
Avrupa’daki Müslüman ve mülteci tehdidi algısı, bu bakımdan azınlıkların gerçek gücünden çok çoğunluk toplumunun psikolojik ve kültürel kırılganlığına işaret etmektedir. Modern Avrupa, uzun süre kendisini akıl, özgürlük, insan hakları, demokrasi ve hoşgörü değerleriyle tanımlamıştır. Fakat göçmenlerle ve özellikle Müslümanlarla karşılaşma anında bu değerlerin ne kadar içselleştirildiği sorgulanır hale gelmiştir. Eğer özgürlük sadece çoğunluğun yaşam tarzı için geçerliyse, hoşgörü sadece görünmez kalan azınlıklara tanınıyorsa ve insan hakları sadece kültürel olarak benzeyen insanlar için işletiliyorsa, burada evrensel değerlerden değil, seçici bir çoğunluk konforundan söz etmek gerekir.
Bu nedenle Avrupa’daki tehdit söylemi, tersinden okunmalıdır. Göçmenler ve azınlıklar, elbette toplumsal dönüşüm yaratırlar; her farklılık gibi alışılmış düzeni değişime zorlarlar. Fakat bu değişimi otomatik olarak tehdit diye adlandırmak, çoğunluk kültürünün kendi kimliğini ancak homojenlik içinde sürdürebildiğini gösterir. Oysa gerçek toplumsal olgunluk, farklılıkları yok etmekte değil, onları adil bir ortak yaşam içinde yönetebilmekte ortaya çıkar.
Sonuç olarak Avrupa’da Müslümanlar, mülteciler ve göçmenler etrafında üretilen tehdit algısı, çoğu zaman azınlıkların fiili gücünü değil, egemen kültürün kendine güvensizliğini yansıtmaktadır. Azınlıkların kendi varlıklarını korumaya çalışmaları anlaşılabilir bir savunma refleksidir; fakat çoğunluğun bu savunma refleksini bir medeniyet tehdidi olarak sunması derin bir güvensizlik belirtisidir.
Asıl mesele, azınlıkların Avrupa’yı tehdit edip etmediği değil, Avrupa’nın kendi iddia ettiği değerlerle birlikte yaşama cesaretini gösterip gösteremediğidir.
KADİR CANATAN —◄◄
