
Değerli okuyucular, özellikle gençler!
Her duyulana itibar etmemek, kulak asmamak, değer vermemek İslam’ın da tavsiye ettiği ahlaki ilkelerden biridir.
Söylemeye gerek yoktur ki insanlar toplu hâlde yaşarlar. Herkes ister istemez toplumda başkasıyla bir şekilde karşılaşır, ilişki içinde olur. Buna sosyal ilişkiler, ya da fıkıhtaki gibi ‘muamelat’ diyebiliriz.
Toplum içinde yaşayanlar da birbirlerine muhtaç oldukları gibi, birbirlerine karşı hakları ve görevleri vardır, birbirlerine işleri düşer, bir şekilde karşılaşırlar, birbirleri hakkında konuşabilirler.
İnsanlar birbirleri hakkında konuşurken veya karar verirken dikkatli olmak zorundadırlar. Elde kesin bilgi, belge, haber ve şâhit olmadan birisi hakkında verilecek hüküm, karar yanlış olabilir. Bu da vebâldir ve zararlıdır.
Bu konuda Müslümanların daha titiz olması beklenir. Zira Müslümanlar Allah’tan gelen eskimez ölçülere, âhirete, orada amellerinden (yaptıklarından) ve sözlerinden hesaba çekileceklerine inanırlar.
Bundan dolayı hesabını veremeyecekleri işleri yapmamaya, altından kalkamayacakları veya zararlı, kötü, çirkin sözleri sarf etmemeye özen göstermeliler.
Ama ne yazık ki pratikte bu böyle değil. Müslüman toplumlarda da, diğerlerinde de başkaları hakkındaki görüşlerde ölçü kaçırılıyor. İnsanlar birbirlerinin aleyhinde bazen olumsuz konuşuyorlar. Olumsuz karar vermekte acele ediyorlar. Erken kızıyorlar ve yanlış hükme varabiliyorlar.
Hasım bildiklerinin aleyhine de ölçüsüzce davranıyorlar.
Hele bazı olaylarla birlikte, anlaşmazlıklarda, gruplar-kesimler, topluluklar arasındaki rekabetlerde ne ölçü kalıyor ne teenni, ne insaf, ne merhamet, ne hakşinaslık kalıyor, ne adalet…
Ama sorumlu ve kaliteli kişiye düşen ulu orta, delilsiz, mesnetsiz karar vermek, atıp tutmak, dedikodularla amel etmek değil; teenni ile hareket etmek, kimsenin hakkını tecavüz etmemek, insaf etmek, yarın pişman olacağı sözleri söylememek, işleri yapmamaktır.
İnsan, bir şey, bir kimse hakkında karar verirken, yani hükmederken neye dayanır?
Eğer bir delile, bir kanıta ve hakkaniyete değil; hevâya (keyfe), tarafgirliğe ve ırkçılığa (asabiyete), düşmanlık saplantısına, ya da bilgisizliğe dayanırsa, hata yapar. İsabetli ve âdil karar veremez.
Piyasada dolaşan yerli yersiz eleştirilere, iftiralara, hakaretlere, suçlamalara, önyargılara, yargısız infazlara bir de bu açıdan bakmalı.
İslâm Müslümanlara her konuda ve herkese karşı adaletli olmayı, özellikle herkesin hakkına riayet etmeyi emrediyor. Allah (cc) mü’minlere şöyle diyor:
“Muhakkak ki Allah, adâleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl 16/90. Ayrıca bakınız: Mâide 5/8, 42. Nisâ 4/58. En’am 6/152. Hûd 11/85. A’raf 7/181)
– Duyulan her şeye itibar etmek
Kur’an; “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz” (Hucurât 49/6) diyor.
Bu bir fâsık (aşırı günah işleyen veya inançsız biri) size bir haber getirirse onu araştırmadan, incelemeden, doğruluğundan emin olmadan inanmayın, paylaşmayın, yaymayın. O şaibeli haber üzerine hüküm bina etmeyin demektir. Olur ki bilmeden bir kişiye, bir topluma zarar verirsiniz, iftira atmış olursunuz.
Dolaysıyla kendinize de zarar verirsiniz.
Bu konuda Peygamberimizin de uyarısı var.
Ebû Hüreyre’nin naklettiğne göre Rasûlüllah (sav) şöyle dedi: “Her duyduğunu nakletmesi kişiye yalan olarak yeter.” (Müslim, Mukaddime/5) Tabi, araştırmadan doğru olduğunu zannederek, duyduğuna balıklama atlayarak…
Ya duyduğumuz haberi araştırma imkanı yoksa? O zaman da en iyisi susmak, hemen karar vermemek.
Günümüzde haber kaynaklarının çoğu yalan üretme fabrikası gibi çalışıyorlar. Sahipleri de bırakınız fâsık olmayı, Kur’an’ın inkârcı, müfsit, kezzab, münafık, şeytanın evliyâsı (dostları) dediği kimseler.
Bunun için yazılı ve görsel medyanın verdiği, sosyal medyada dolaşan ve hızla yayılan haberlere, dedi-kodulara, propaganda amacı taşıyan düzmece haberlere ihtiyatla yaklaşmak, hemen inanmamak gerekir.
Bilinmelidir ki haber kaynaklarını ellerinde tutanlar çıkarları için yalan da söylerler, iftira da ederler. Asparagas ve montajlanmış haberler yaparlar. Olmayan şeyleri olmuş gibi gösterirler veya anlatırlar. Kişilerin yanında; grupların, örgütlerin, devletlerin, hatta şirketlerin, farklı kulüplerin hasım birbirlerine karşı medyayı karalama, sindirme, açığa düşürme, rezil etme, etkisiz hale getirmek amacıyla silah gibi kullandıkları akıldan çıkarılmamalı.
Kur’an’ın uyarısına ve apaçık gerçeklere rağmen, mü’minler, bu yalancılardan, müfterilerden, fitnecilerden duyduklarına hemen inanır, bunlarla hüküm verirseler, hoşuna gittiği için paylaşırlarsa hata ederler, yanılırlar.
Mahalle dedikodularını da unutmamalı. Bu da her toplumda öteden beri olan bir gerçek. Neredeyse dedikodusuz sohbet desek çok da yanlış olmaz.
Ancak sohbet faydalı ve ihtiyaç, dedikodu ise işe yaramaz, lüzumsuz, Kur’an’ın lağv (boş konuşma, gevezelik) dediği şeydir.
Maalesef pek çokları safça, özellikle kendilerine yakın kaynaklardan duyduklarına inanıyorlar, inandıkları ile başkaları aleyhine, haberlerle ilgili, geçmişte olan olaylar hakkında, ya da bir konuda yanlış hüküm verebiliyorlar.
Hüseyin Kerim Ece —◄◄
