Bu ayki konumuz ‘Kimlik ve Aidiyet’. İlk bakışta çok sıkıcı gibi gelebilir, ‘ya hiç çekemem şimdi böyle bir konuyu’ diye de düşünebilirsiniz. Ama öyle olmadı çünkü ben de yazarken zihnimdeki bütün taşlar yerine oturdu ve ortaya rahat okunabilir ve anlaşılır bir makale çıktı. Başlayalım.

Üst Kimlik

Bezm-i elest, yani yüce Allah’la (CC) yapılan ahidleşmeyle kulluğumuzu tescil ettik. Oysa bu ahidleşmeye Hans, Kees, Avaani, Krishna, Budha, Cengiz, Napolyon, yani herkes tarafını belirleyerek “BELA” dedi. Akabinde ise yeryüzünde Rasulullah’ın tarif ettiği şekliyle herkes bu ahit çerçevesinde Müslüman, yani teslim olmuş olarak doğuyor ama doğdukları çevre onları kendi dinlerine, inançlarına ya da inançsızlıklarına eviriyor.

Bütün hayatı boyunca bu üst kimlik onun etiketi oluyor. Tabii zamanla bazıları bu üst kimlikle vedalaşır ve başka tercihler de yapar. Dinler arası yatay geçişler olduğu gibi, 20. yy. da semavi dinler dışında farklı farklı tercihler de yapıldı, yapılıyor ve yapılmaya da devam edecek kıyamete kadar.

Alt Kimlikler

Türk, Arab, Hintli vs. olmakla birlikte, bir memlekete sahip olup, oradaki bir sülaleye sonra o sülaleden de ta babalara kadar intikal eden alt kimlikler oluşuyor.

İşin enteresan tarafı ise tüm bu alt kimliklerin kendine has karakteristik özellikleri de vardır.

Türkler misafirperver, x sülale mülayim, y sülale geçimsiz olarak, z sülale suça meyilli olarak tanınır.

İnanın, aynı durum şu yaşadığımız Hollanda toplumunda da geçerli. Her şehirde bazı soy isimleri suça en çok karışanlar olarak bilinir. Yani bizim köy, kasaba ve şehirlerle de tıpa tıp örtüşüyor.

Daha da ileri gideyim: Hollanda’da bildiğiniz en çok hırsızlık yapıyor diye adı çıkan bir azınlık grubu araştırın, emin olun çok büyük bir ihtimalle böyle bir sülaleden geliyorlardır ve böylelikle bütün bir grubu töhmet altında bırakıyorlar. Oysa belki o toplumun %0,5’ine tekabül eden bu etiket, %99’u da içine alarak  insafsızca bir algı oluşturuyor.

Oryantalistliğin ağababası Hollanda, dışardan ucuz iş gücü getirirken acaba bugünleri önceden görselerdi, herhâlde en önce bu tür antropolojik ön araştırma yapar ancak ondan sonra dışardan o zamanın sorunsuz sülalelerinden migrantları/yabancıları getirirlerdi. O zaman biz de üst kimliğimizden yorumlayalım: “Allah’ın takdiri buymuş” demek ki diye yorumlamaktan başka çaremiz yok.

Kendimizi Nasıl Tanımlarız?

Umreye gidiyorum ve uçakta yan yana oturduğumuz birisi ile nasıl tanışıyoruz? Uçak zaten Medine’ye gittiği için ve karşımdaki sakallı, cellabeli olduğu için, üst kimliği kolaylıkla geçtik. Oysa aynı kıyafet olmasına rağmen eğer Hollanda’da olsaydık, onun belki Hintli olma ihtimali, bende ise ne sakal ne de bıyık olmayınca her ne kadar acı da olsa Müslüman olmama ihtimalim de söz konusu olacak ve o yüzden en önce üst kimlikten başlamamız gerekecekti.

Fakat uçakta doğrudan alt kimlikten giriş yaptık. ‘Bangladeşliyim ama İngiltere’de  yaşıyorum 20 yıldan fazla’, dedi. ‘Türküm ve ben de 30 yıldan fazla Hollanda’dayım,’ dedim. Akabinde ise umreye gittiğimiz için hep üst kimlikten konuştuk: İslam, Müslümanlık, yaşadığımız ülkelerdeki Müslümanların pozisyonu, umrede ne kadar kalacağımız, neler yapacağımız vs. vs. Yani üst kimlik ile paydaşız ama alt kimliklerde ortak hiç bir noktamız yok.

Aynı konuşmayı, hem Türk, hem Yozgatlı, hem de Sorgunlu birisiyle yapsaydık ve aynı yolun yolcusu olsaydık, üst ve alt kimliklerin en cafcaflısı olurdu: hem aynı dine inan, umreye giderek aynı sevdaya da tutul, sonra üstüne aynı memleketin alt gruplarında da birleşince teşbihte hata olmasın, ‘Nur Üstüne Nur’ olmuş gibi gelir insana.

Hani kendimi biraz “dünya vatandaşı” olarak tanımlıyorum ya, aynı konuşmayı, çocukluğumun geçtiği semtlerde büyüyen, aynı okula giden birisiyle de yapardım açıkçası.

Bu alt kimliklerin çekiciliğini Rasulullah’ın hayatında da görüyoruz. “Arabları sevmeyi öğütleyen” hadisleri var. Hangi kavmin ne tür özellikleri var, bunları da Hz Ebubekir’den öğreniyor. Bu bilgiyle onlara muamele ediyor. Yanına gelen süt annesini hiç bir zaman boş göndermiyor. Mekke ve Kabe’ye girerken, bir anlamda torunu olan Usame bin Zeyd’i çok seviyor ve yanından ayırmıyor, Kabe’ye bile beraber giriyorlar.

Sonuçta “Allah birbirimizle tanışalım” diye mükemmel bir estetikle bizleri farklı farklı görünüşler, kültürler, diller, karakterler ve kıyafetlerle yaratıyor.

Peki üst ve alt kimlikler muhafaza edilebilir mi, zamanla etkisini kaybeder mi, yoksa kendisini daha da geliştirebilir mi?

Belki bunun tahlili küçük ve orta ölçekli gruplar için yapılabilir ama sağlıklı sonuçlar çıkarabilmesi için de istatistiki bilgilere de bakmak gerekiyor. Örneğin “Z Kuşağı” denilen kültürel değişim acaba gerçek mi yoksa bir algı mı? “Dinler etkisini kaybediyor” derken bu nasıl bir veriye dayanıyor, akraba ilişkileri zayıflıyor derken de, sınırlı kendi aile ortamımızdan mı yoksa genele haiz bir değişim midir bu?

Medya dili ile oluşturulan belli algılar üzerinden düşünmemeye özellikle dikkat etmek gerekiyor. Bunun için de bize kadar gelen bilgileri enine boyuna araştırmak daha sağlıklı sonuçlara götürecektir. Tarih bize şunu gösteriyor ki, özellikle fitne durumlarında çok hızlı şekilde bir algı oluşturulup ortalık bilinçli olarak toz duman hâline getiriliyor. Rasulullah da “böyle durumlarda müdahil olmayın, sessiz kalın” diyor. Yani insan kendi kimliğini böyle durumlarda muhafaza edebilme maharetini gösterebilirse başarılı olabilir.

Peki el yordamı ile özellikle üst kimlik muhafaza edilebilir, hatta geliştirilebilir mi? Alt kimlikle kıyaslandığında üst kimlik dinamik, alt kimlik ise statiktir, diyebiliriz. Yani dini inancımız, dünya görüşümüz üzerine sürekli tuğla koyabiliriz, ya da daha da geriye giderek bağları zayıflatabiliriz. Oysa alt kimlikler, Türk ve Yozgatlı olmak gibi, statik, yani değişmez. Bazı insanlar bunu da inkâr ederler mi? Evet ediyorlar, ama bu daha çok kendi kabuğunu beğenmemekle alakalı bir tercih diye düşünüyorum. Ama sonuçta onun Türk ve geldiği memleket gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Son Cümle

Okuduğum hadislerde kıyamet âlametlerini incelediğimde, Müslümanların dinle bağları zayıflayacak, örneğin Mekke ve Medine’ye hiç kimse itibar etmeyecek. Bugün bunu tahayyül dahi edemiyoruz ama belki 1000 yıl sonra olacak bir şey. Namaz kılanların sayısı mı azalıyor, bazı dinî liderler vefat edip yerine gelenler daha mı az ihlaslı, eskilerine bakarak daha mı gösterişe meraklı? Bir sonraki gelen nesil İslam’a daha az itibar edip insanlar sadece çalışmak, para kazanmak, gezmek girdabına girip ulvi amaçlarla hiç alakası olmayacak mı? İşte bunlar kıyamet alametleri çerçevesinde sanki doğal bir gidişat gibi geliyor.

Mekke-Medine cazibesini kaybedecekse, demek ki din yavaş yavaş hayat sahnesinden çekilecek, üst kimlik zayıflayacak. Peki bunun yerini ne alabilir?  + ile – gibi tam zıt bir dünya hayal ediyorum. Yani din yoksa zevküsefa, dünya hazları sahneye çıkacaktır herhalde çünkü başka açıklamamız yok. Herkes kendi özel dronuna binecek istediği yere ucuz elektrik enerjisiyle gidecek, başkasına bağımlı olmayacak, videocall ile eğer hâlâ bayram bilinci kalırsa anne-baba ile bayramlaşılacak, hatta anne babalar da bunu normal karşılayacak çünkü onlar da bu süreçten gelmiş olacaklar.

Üst kimlik zayıflayacak, alt kimliğin ise bir hükmü olmayacak böyle giderse…       –

Ergün Madak–◄◄