
Hollanda’ya gelen Türklerin hemen hemen hepsi beldelerden, köylerden ve küçük kasabalardan gelmişlerdir. Geleneksel ve aşiret ilişkilerinin hâkim olduğu yerlerden. Bu, Fas’tan gelenler için de geçerli. Zamanda yolculuk yapar gibi, oldukça geri ve eski olan sosyal ve fiziki koşullardan, bir anda en ileri modern topluma ‘sıçrıyorlar’. Vardıkları toplum hakkında ise hiçbir bilgileri yok. Her ne kadar vardıkları toplum ve düzen aydınlanma neticesinde oluşmuş olsa bile, buraya gelenler için oldukça karanlık ve ‘büyülü’. Önünü görmek bir tarafa, herkes el yordamı ile yol bulmaya çalışmak durumunda. ‘Denize düşen yılana sarılır’, özlü deyimin tam bir tecellisi. ‘Merhametli’ ve ‘yardım sever’ birisi ile karşılaşmak en büyük ‘nimet’.
“Gurbet, İslamlık ve ürkütücü toplum çok hızlı bir şekilde ‘içe dönük’ ve güçlü bağların oluşmasına neden oluyor”
Gurbete tek başına geliyorlar. Ümitle ve iyi bir gelecek için. Gelenler birbirlerini de tanımıyor. Gelenlerin tek bildiği, geldikleri yerdeki ailesi ve kabilesi. Tek güvendikleri de onlar ve onlarla güçlü de bağları var. Sadık ta. Yeni geldikleri yerde kendilerine benzer sadece kendileri var.
Hepsi Türkiye’nin Anadolu köylerinden. Yerlilerle fark ise çok fazla ürkütücü ve garip. Bu durumda gurbetçilerin birbirlerini araması, bulması ve birbirlerine destek, güven ve yardım etmesi başlıyor. Deneyimli olanın, yeni gelene yardım ve rehberlik etmesi durumu oluşuyor. O zor dönemde, tam kaybolduğun anda birisinin sana evini açması, yol göstermesi, seni aradığın adrese götürmesi unutulmaz anlar ve sonsuz dostluklara neden oluyor. Yine aynı koşullarda olan Faslılar Türklerle karşılaşıyorlar. Her iki kesimin Müslüman olması hemen dikkat çekiyor. ‘Gardaş’ ifadesi bu tanışmanın ifadesi olarak ortaya çıkıyor. Anlamında hem ‘gurbet’ hem de ‘dinî bağ’ var.
Bu koşullarda Sünni Türkler, Maliki Faslıların dinî hayatlarını görüyorlar. İslam tarihinde ilk defa. Farklılıklar dikkat çekiyor. Gurbet, İslamlık ve ürkütücü toplum çok hızlı bir şekilde ‘içe dönük’ ve güçlü bağların oluşmasına neden oluyor.
Çok geçmeden, yetmişli yıllardan itibaren hızlı bir ‘toplulaşma’ başlıyor. Genelde yalnız olan bu gurbetçiler, işten sonra, gruplaşıyor. Sosyal ihtiyacın giderilmesi, güven duygusunu hissetmek, ihtiyacını gidermek ve birbirinden öğrenmek için. Bu sosyal gruplaşmalar ilk etapta daha çok hemşeri ve köylü bağları etrafında oluşuyor. Daha sonra bu gruplar daha da genişliyor. Kültürel ve dini bağlar etrafında da gruplar oluşuyor. Türkiye’de veya Fas’ta bireysel kimliğini, geldiği ülkesindeki siyasi veya dinî kamplaşmalar yönünde oluşturmuş olanlar burada da kendini bu kamplara yerleştiriyorlar. Sağcı, solcu, ülkücü, dindar, dinci gibi. Böylece kültürel ve dinî gruplar oluşuyor. Bu şekilde gurbetçilerin sosyal hayatları, geldikleri ülkelerdeki siyasi kamplaşmaların bir yansıması olarak gelişiyor. Seksenli yıllara gelindiğinde, güçlü ‘cemaatler’ var artık. Aile birleşimi ile gelen çocuklar bir taraftan gurbetçi nüfusunu artırıyor ve cemaatleşmeye de ivme kazandırıyor. Gurbetçinin aile olması eğitim ve kimlik meselesini de gündeme getiriyor. Destekleyici sosyal yapıların olmaması, eğitim ve kimlik için gerekli ilke ve ideallerin keskinleşmesini zorunlu kılıyor. Yeni nesli kendi kültürel ve dini geleneğine bağlamak için. Bu koşullarda, birbirleri ile rekabeti keskin ve çoğu zaman düşmanca olan gruplar ve cemaatler oluşuyor. ‘Koruma’ odaklı kimlikler belirginleşiyor. Oluşan cemaatler ve kuruluşlar çok geçmeden kendilerini ülke düzeyinde de organize ediyorlar. Böylece gurbetçiler ‘örgütlenmiş’ oluyor.
“Bu anlamda burada oluşturdukları ‘cemaat’ ise onların ‘küçük Türkiye’si’, ‘evi/vatanı’ oluyor”
Gurbetçilerin örgütleşmesi iki şeyin ifadesi de oluyor. Her şeyden önce, gurbetçiler geldikleri yerde kalıcı olduklarını gösteriyor. İkincisi ise, geldikleri yere de yabancılaşma veya oradan uzaklaşmanın ifadesi oluyor. Vardıkları yere yakınlaşıyorlar geldikleri yerden de kopmaya başlıyorlar. Türkiye’de yaşadıkları hayattan uzaklaştıkça, Türkiye kalplerine yerleşiyor. Vatan sevgisi, sıla, anavatan gibi duygular üzerinden Türkiye ile bağlarını yeniden oluşturuyorlar. Daha da güçlü. Bu anlamda burada oluşturdukları ‘cemaat’ ise onların ‘küçük Türkiye’si’, ‘evi/vatanı’ oluyor. Geldikleri yerde ise ‘cemaat/öz örgüt’, hakim toplumdan kendilerini koruyan, ayırt edici kimliklerin yaşandığı ve bu kimliğin aşınmasını yavaşlatan sosyal yerler oluyor. Nasıl aile ve çocukların eğitimi kimlik unsurunun odaklaşmasına neden oluyorsa, bu varılan ve yabancı olan toplumda cemaat kimliğinin de odaklaşmasına neden oluyor. Dinî ve kültürel kimliğe odaklanma ise içine kapanma ve toplumdan soyutlanma şeklinde gelişiyor. Doksanlı yıllara gelindiğinde, Türk ve Faslı göçmenlerin oluşturmuş oldukları cemaatler, topluma kapalı, birbirleri ile gerilimli, kendi içinde parçalanmış ve yerli toplumla ilişkisi işlevsel veya istisnai olan ‘getto’ çağrışımı yapan kesimler oluyor.
Modern toplumda devletin gücüne karşı vatandaşın kırılganlığını ve topluma karşı da yabancılaşmasını dengeleyen ‘cemaatler’ olmuştur. Bundan dolayı Hollanda toplumu 19. asırdan itibaren ‘cemaatler’ olarak yapılanmış. Hem yerel ve hem de ülkesel. Sosyal ve kültürel hayatın her alanında. Buna sütunlaşma (verzuiling) da deniyor. Her ne kadar yerli toplumda 1960’lardan sonra, sekülerleşmenin etkisi ile, bu keskin ve kapalı kimlikli cemaatler zayıflamakta ise de pek çok alanda varlıklarını sürdürüyorlar. Buna rağmen, yerli politik ve aydınlar, göçmen Türk ve Faslıların cemaatleşmesini bu bağlama oturtuyorlar. Onlara cemaatleşmeyi toplumsal katılımın ve entegrasyonun bir koşulu ve ‘iyi bir adım’ olarak görüyorlar. Hristiyan Demokrat (CDA) olan Van Aght, Lubbers, Ballin ve Donner gibi politikacılarda bu yaklaşım belirgindi. Çok da etkin bir söylemdi. Çok kültürlülük toplumsal idealleri ile de uyumlu idi.
Doksanlı yıllara kadar bu söylem VVD, PvdA ve D66 gibi partilerde de karşılık buluyordu. Yerli aydınlar, bilim adamları ve medya da Türklerin ve Faslıların entegrasyonu sürecini anlamlandırmada sürekli bu yaklaşımı esas alıyorlardı.
Türk ve Faslı cemaatlerin önderleri ‘cemaati/öz örgütleri’ bu bağlamda konumlandırmayı bu yerli parti kesimden öğrendi. Bu söylem cemaatler için meşrulaştırıcı da oldu. Onları güçlü konumlandırdı ve kendilerini ‘kapalı’, ‘keskin kimlikli’ ve ‘içe dönük’ kalmalarının imkânını da oluşturdu. Seksenli yıllardan itibaren Hollanda toplumunun daha ileri düzeyde sekülerleşmesi, Hristiyan dini cemaatlerin zayıflaması ve vurgunun bireyin eşitliğine ve özgürlüğüne kaymasından dolayı ‘cemaat’ olgusunun anlamının gittikçe olumsuz çağrışımlar yapmasına neden oldu. Bir ideal olarak çok kültürlü toplum söylemi çöktü ve yerini ‘milliyetçi-ulusal kimlik’ odaklı söyleme bıraktı. Farklılık zenginlik olmaktan çıktı ve yerine ‘farklılık’ bir aykırılık, ajite eden ve düzeni bozan bir görüntüye dönüştü. Aşırı sağ farklılığı, Hollanda’nın öz ve saf kimliğini ‘bozan, kirleten’ yabancı bir unsur olarak konumlandırıldı. İşte bu kaymadan dolayı ‘cemaat’ artık ‘getto’, ‘kapalı ada’ ve ‘tehdit’ oldu. Toplumun sağa kaymasına bağlı olarak, İslami cemaatlerin, bir taraftan öz kimliğin özgürce yaşandığı diğer taraftan da üyelerinin topluma entegrasyonunu koşullarını oluşturan ‘köprü kuruluşlar’ olmaktan çıktığını görüyoruz. Yeni binyıl geldiğinde cemaatler, üyelerine baskı uygulayan, uyuma direnç gösteren, alanlarını daraltan, donanımlarını körelten, hatta onları topluma yabancılaştıran ve ‘dış güçlerin’ güdümünde çalışan ‘yabancı’ unsurlar olarak konumlandılar. Bu aşırı sağ söylemin 2010’dan sonra bütün siyasi partilerde, medyada ve toplumda karşılık bulduğuna şahit olduk.
1979 yılında Hollanda’ya geldiğimde, Türklerin ve Faslıların cemaatleşme sürecinin tam ortasına düştüm. Ve çok geçmeden, 1984’ten itibaren taraf oldum ve cemaatlerin oluşum ve kimliklerinin inşasına katkı yaptım. Hatırlıyorum, Hollanda’da kalıcı olmak yerleşikleşme anlamına geliyordu. Bana göre yerleşik olmak asimile olmak anlamına gelmiyordu. Hollanda toplumu zaten çok kimlikli bir toplumdu. Kalıcı, dengeli ve bilinen kimlikler bunlar. Hristiyan, Yahudi, ateist, agnost, hümanist falan. Bir Türk veya Faslı asimile olduğunda hangisi olacak? Ve niçin? Bu sorunun cevabı yok. Herkes kişi olarak hayatında öğrenir, değişir, dönüşür. Bu bireysel bir süreç olduğundan, göçmenler için ‘asimile’ olmak diye bir şey yoktu. Benim için ‘yerleşik’ olmak vardı. Tıpkı Mekke’den kaçmak zorunda kalan muhacirlerin, Medine’ye ‘yerleşmesi’ gibi. İlk aşamada muhacir, ancak bir nesil geçmeden “muhacir” diye bir kesim yok. Herkes Medineli. Üstelik, peygamberimizin, Muhacirlerin hızlı bir şekilde yerleşmesi için aktif politika uyguluyor. Boddy-rehber ilişkisi oluşturuyor. Muhacirler yaşam tarzlarını değiştiriyorlar. Mekke’deki örf ve adetleri Medine örf ve âdetleri ile değiştiriyor, toplumdan ayrışmıyorlar. Medine’de yaşayan diğer yerli kesimle anlaşma yapıyor. ‘Tümümüz bir ümmetiz’ temelli olarak. Bununla da kalmıyor. Müslümanlar Medine’ye yerleştikten sonra, Allah da vahyi bu yeni durumla uyumlu yapıyor. Hem içerik hem şekil ve hem de hitabet bakımından. Muhacirler de, Peygamber de ve İslam da uyum odaklı. Bana göre bu uyum odaklı, intibakla tutum çok belirgin.
“Batı, İslami toplumları önce sömürmüş sonra da çökertmişti. Ezmiş, çiğnemiş, parçalamış ve aşağılamıştı”
İlk dönemde ben de ‘uyumun’ imkânsız olduğunu düşünmüştüm. Batı, İslami toplumları önce sömürmüş sonra da çökertmişti. Ezmiş, çiğnemiş, parçalamış ve aşağılamıştı. Birbirine düşman olmuşlardı. Bu anlamanın tek taraflı olduğu çok belli idi. Bunun nedeni, içinde yaşadığım toplumun fiili durumundan ziyade, geçmişte olan-biten politik tarihi olayları bugüne projekte etmemdi.
Ön yargılı ve tek taraflı. Birazda ideolojik. Yani geçmişle geleceği belirliyordum. Doksanlı yıllarda, üniversite eğitimi dönemimde bu anlayışın yüzeysel, çocukça, çelişkili yanlış bir tutum olduğunu gördüm. Üniversiteyi bitirdiğimde burayı ve Batıyı iyice anladığım sonucuna vardım. Bu anlamama bağlı olarak Müslümanların hallerini açıklamada ve geri kalmalarından kaynaklanan sorunlarını çözmede odağım Müslümanlar oldu. İyi hâl için Müslümanların kendisi esastı, çözüm için sorumlu olanlar Müslümanlardı. İçinde yaşadığım toplumu böyle (düşmanca veya sorumlu) görmem her şeyden önce benim için müthiş bir yanlıştı. Böyle bir ikilemde yaşamak kesin olarak insanı hasta, psikopat, güvensiz ve şizofreni yapardı. Bana göre kendini böyle konumlandıran, hemen vatanına geri dönmeli idi. Her şeyden önce kendisi için.
Bu dönüşümü yaşamamda en etkili neden, tarihsel deneyimlerle beraber oluşmuş ve bize kadar gelen İslami düşüncenin ve kollektif dini pratiklerin temelde modern kültüre ve hayat tarzına direnecek tutarlılığa ve derinliğe sahip olmadığı sonucuna varmam. İslami düşünce ve gelenek, bireyin itaatini ve teslimiyeti esas alıyor. Buna karşı Modern kültür ve hayat ‘özgün tercihi’ ve ‘özgürlüğü’ esas alıyor. İslami geleneğin esas ve yönlendirici olduğu toplumda bireyin ‘itaat’ etmesi veya ‘teslim’ olması gerilimlere neden olmuyor. Ancak bireyin ‘özgün tercihi’ ve ‘özgürlüğün’ esas ve yönlendirici olduğu toplumda, ‘itaat’ ve ‘teslimiyet’ zorunlu olarak anlam kaymasına neden oluyor. İslami toplumda (Allah’a, kutsala, otoriteye) ‘itaat’ en yüksek değer olurken, Hollanda toplumunda ‘itaat’, her nasıl ve kime olursa olsun, çocukça, sahte, irrasyonel ve stratejik olarak anlam kazanıyor. Bu durumda ‘itaat’ bireysel özgürlüğün tam karşısında konumlanıyor. Böylece Müslüman ‘özgür’ de olamayan ‘özgün’ de olamayan insan oluyor.
‘Yerleşikleşen’ Müslüman böyle bir dönüşüm geçirmeli idi. Cemaatten dışarı çıkarak. ‘İtaat’ ve ‘teslimiyet’ odaklı İslami kimlik arka plana giderken, ‘özgün tercihe’ ve ‘özgün bağlanma’ öne çıkmalı idi. Cehennem veya Allah’ın gazabından korkudan değil. Daha çok anlamlı toplumsal ve bireysel bir hayat için. İslam’ın zaman ve mekânsal olarak kendini evrensel olarak nitelemesi ve Kur’an’ın pratik hayata dair detaylı olmaktan kaçınması bunun mümkün olduğunu çağrıştırıyordu. Başka bir deyişle, bizim çalışmamız, cesur olmamız, derin düşünmemiş ve düşündüklerimizi kolektifleştirmemiz gerekiyordu. Bana göre bizim halimizden ancak biz sorumlu idik. ‘Dış güçlerin’ veya Müslüman olmayanların bu hususta hiçbir rolü yoktu. Ancak başka tercihler yaparak başka bir gerçeklik oluşturabilirdik. Bunun esası bana göre uyumdu.
(Devamı gelecek sayıda)
Raşit Bal —◄◄
