
Lise yıllarımda okula belediye otobüsüyle giderdim. Meşhur 6 numara otobüs ile sabahın erken vakitlerinde bir curcunanın içinde yol almaya çalışırdık. Otobüs dolmaya başladığında yolun sonuna doğru, şoför geriye doğru ilerlenmesini isterdi. Bazen ne kadar geriye diye şoföre takılırdık. ‘Geriye doğru ilerlemek’ bugün içinde yaşadığımız çağı anlamak için kullanabiliriz. Okul hayatımızda tarih derslerinde bize öğretilen insanlık tarihinin dönemlerine baktığımızda, yaşadığımız çağın modern çağ olarak isimlendirildiğini görüyoruz.
Bu tasnifte en güçlü vurgu ‘ilerleme’ kavramı üzerinedir. İnsanlık tarihi ilkelden her yönüyle daha üst bir seviyeye ulaştığı ve bunun nihai noktasının modern dönem olduğu öğretildi. Bir zamanlar hakim paradigmanın önümüze koyup biat etmemizi istediği “Tarihin sonu” ve “Medeniyetler çatışması” tezlerini herkes hatırlayacaktır. İlerleme, ilerici, modern, çağdaş kavramları üzerinden hem politik hem de düşünce alanında kurulan tahakkümün sonucu olarak ortaya çıkan savaşların, baskıların bir çoğuna biz de maruz kaldık.
Demokratik bir yaşam içinde hâkim düşünce tarafından insanlara tek seçimli bir hayatın dikte ettirildiğini, ilerlemenin nereye doğru olacağına dair endişelerini ifade etmek isteyenlerin ise âdeta barbar olan edildiği dönemler yaşadık ve hâlâ başka şekilleriyle hala yaşıyoruz. Alternatif hayat görüşlerinin ‘orta çağ karanlığı’ olarak yaftalanarak mahkûm edilmesinin ağırlığının altında bizlerde uzun yıllar ezildik. Hayata bakışımız ve kendimizi ifade ederken dayanak noktası yaptığımız inancımızın, hayatın içinde ama her alanda görünür olmasını, acaba bize de aynı muamelede bulunulur mu endişesiyle hâkim düşünceye eklemlenerek açıklama yoluna gittik. Günün sonunda bunun zaman kaybından ve her alana ifsadtan başka bir işe yaramadığını gördük. Emperyalizmin ileri karakolu görevi gören ilerleme söyleminin hiç bir çağda görülmeyen bir yıkıma sebebiyet verdiği apaçık ortadadır. Lanetli bir zaman dilimi olarak yaftalanan orta çağa, rahmet okutacak barbarlıkların gözlerimizin önünde gerçekleştirilmesi ve artık normal karşılanır hâle gelmesi, işin vahametini anlatması bakımından yeterlidir kanaatimce.
Adaletin, siyasi öngörünün, insan olmanın, toplumlar arası iş birliğinin yerini, güçlünün her dediğini istediği şekilde ve istediği zamanda yaptığı ve isimlendirmek istesek uygun bir isim/kavram bile veremeyeceğimiz bir duruma geldik. Bu tarifi mümkün olmayan bir trajedidir. ‘Ben ilerlemek istemiyorum’ diyen insanların sistem dışına itildiği ve ademe mahkûm edildiği bilinen bir durum. ‘Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak’ diyerek ortaya çıkan peygamber soluklu büyüklerimizin bugün, gereçli ve en güçlü değer olana güce ram olan bizler tarafından popüler kültür içinde eritildiği, magazin konusu hâline getirildiği ve değersizleştirildiği inkâr edilemez bir durum. Islah ediciler olması gerekenlerin, hakim sistemin efendilerini ürkütmemek için ve pastadan pay almak için karınlarından konuşuyor olmaları, bizlerin de ifsadın çarkına su taşıyanlarla aynı konuma düşmemize sebep oldu. Bir çıkış yolu var mı?
1447-2026 yılının Ramazan ayını yaşadık. Bu ayın en güzel ibadetlerinden biri olan teravih namazı var. Bizler bu çağın yıkımına dur diyecek en son ve tek otantik medeniyetin mensupları olarak, şu anda bulunduğumuz ve asla kabul edemeyeceğimiz dururumuzun sebeplerinden bir iki tanesini nazarlarınıza varmak isterim. Namaz kılarken safları düzgün ve tek vücut tutamıyoruz ve aralarda getirdiğimiz Salâtu selamlarımızdaki ahenksizlik. Sadece şekil itibariyle bir eksiklikten bahsetmiyorum. Aynı zamanda bu durum, zihin ve zihniyet olarak buharlaştığımızı/akışkan hâle geldiğimizi de gösteriyor. Abarttığımı düşünebilirsiniz. Toplumumuzu diziler, politik diskurlar, futbol ve tarihî hamaset üzerinden, içi boşaltılıp yığın hâline getirilmek istendiği ve bunda başarılı olunduğu inkâr edilemez bir durum. Bizi diri tutacak pek çok davranışı, büyük davalar uğruna küçük görmemiz sebebiyle evdeki bulgurdan da olduk.
Mesele hem basit hem zor. Fakat Allah var. Bütün işler O’nun kudret elindedir. Burada kalıcı değiliz. Adınızı tarihe altın harflerle yazdırmak gibi bir mükellefiyetimiz de yok. Üzerimize düşeni elimizden geldiği kadar yapmak zorundayız. Bir gün can emanetini teslim edeceğimizi yani öleceğimizi, zalimlerinde öleceğini ve hesap vereceğimizi unutmadan elimizden gelen her ne ise onu yapmak zorundayız. Burada rahmete vesile olsun diye yakın zamanda vefat eden Bülent Akyürek’in bir sözünü aktarayım. “Antik Yunan bizim geleceğimiz olacak…” Ama nasıl? Genetik bilimciler biraz daha çalışırsa, dışarıda at kafalı adamlar göreceğiz.” Cuma ve bayram günleri namaz için cemaat camiye girdiğinde genellikle kapıya yakın yerlere yığılır. Her defasında müezzin efendi cemaatin ön saflara ilerlemesi için ikaz eder. Bizim ilerleme adına kabul edeceğimiz tek şey en ön safa doğru ilerlemektir.
Tebrik
Mübarek Ramazân-ı şerîfin hulûlü ile gönüller sürûr, hâneler nûr ile mamûr ola.
Cenâb-ı Hak, bu mübârek ayı bizlere ve âlem-i İslâm’a rahmet, mağfiret ve necât vesîlesi kıla. Ramazân-ı şerîfiniz hayırlı ve mübârek ola.
Behçet Ali Şeker —◄◄
