Merhaba değerli dostlar,

Bu ayın konusu çok kapsamlı ve mühim olduğu için biz ancak burada sadece bir kaç noktaya temas ederek külden cüzü anlatmaya çalışacağız.

“Evlilik” kutsal bir kelime..” başlığını, “Ayrılık yaman kelime..” sözlerine nazire olarak yazdık. Öyle mi değil mi bir bakalım ama Allah kimseye ayrılık acısı vermesin.  Bu evlilik kurumu nedir veya ne kadar mühimdir?..

Allah varlık alemini çift (eksi-artı) olarak yaratmıştır. Gökler-yerler, sağ-sol, erkek- kadın vs..

bunların her biri diğeriyle bilinir ve ikmal olur/tamamlanır.

İlk insanı da yaratırken önce erkek cinsi olarak yarattı ve onu da yalnız bırakmadı. İlginçtir, başka bir yerden/ şeyden değil de Adem’in (as.) nefsinden/ özünden onun eşini (Havva annemizi) yaratması sevgi ve arzu bakımından düşünmeye değer bir sırrı barındırıyor.

Böylece tüm nesiller bir erkek ve dişiden var olup sürüp gitmektedir. Bu yaratılış yasasını bilirsek, “evlilik farz mı yoksa sünnet mi?” gibi yapmakla yapmamak arasında tercih olunan namazın farzı ve sünnetiyle karıştırma saçmalığına düşmeyiz.

Evlilik ilişkisi fıtrî ve kutsal bir ibadettir..

Eğer Müslüman bir kişi evlenmeyi zaruri olarak görmüyor ve ciddiye almıyorsa ne reel hayatı ne de dini anlamamış demektir.

Cinselliğe gelince, bu gayet tabii bir şey; ekmek, su ve nefes gibi fıtrî hatta ibadet sevabı olan kulluğun bir gereğidir.

Efendimiz (sav.) “Biriniz ailesi ile cinsi münasebet yapmasında da sadaka ecri vardır.” buyurunca sahabeden birileri (şaşkınlıkla), “Ya Resulallah! Birimiz şehvetini tatmin ederse yine ecre mi nail olur?” dediler. Cevaben: “Ne dersiniz? O kimse şehvetini haramla tatmin ederse ona günah ol­mayacak mı? İşte bunun gibi, helal yolla şehvetini tatmin ettiği zaman da ona sevab vardır.” buyurarak tersinden fakat doğru bir okumayla meselenin dinen gereğini/ değerini bildirilmiştir.

İslam’da Ruhbanlık (sosyal ve cinsel ilişkiden el çekmek) anlayışı yoktur..

Şu örnekle evliliğin önemini, hayatı tanımayı, aile ve toplumla nasıl ilişki kurup yaşanması gerektiğini anlatalım.

Sahabeden üç arkadaş bir karar alır: “Biz dünya işlerine girip günah kirine bulaşıyoruz. Bundan sonra sürekli oruç tutalım, gece-gündüz namaz kılalım, cinsel ve aile ilişkimizi de kısıtlayalım.” meyanında bir yola girmeye niyetlenirler.

Efendimiz (sav.) bunu duyunca onları çağırıp şöyle buyurur: “Bana bakın (bu ibadetleri dindarlık adına yapmak istiyorsanız) ben sizden daha dindarım. Ben bazen oruç tutar bazen tutmam. (Nafile oruçları kastediyor.) Hem ibadet eder hem dinlenirim, uyurum. Eşlerimle (kadın ve erkeğin kurması gereken) ilişkilerde de bulunurum. Meşru daire içinde de yerim içerim. İşte benim yolum/ sünnetim budur ve buna/ bana uymayan da benden değildir!..” buyurarak dünya ve sorumluluk gerektiren işlerde “dindarlık” adına ifrata/ aşırılığa kaçmanın ‘dindarlık olmadığını’ bilakis vazifelerini ihmal ettiklerini şiddetle vurgulamıştır.

Evlilik kriterleri nasıl olmalı?

Evlilik bir kaç günlük aşk macerası değil uzun bir maraton yolculuğudur. Elbette sevgi ve beğeniyle başlar ama bu romantizm ilelebet aynı duygularla devam etmeyebilir. Hayatın binbir türlü hâli var: Ekonomik sıkıntılar, hastalıklar, kültür ve karakter uyumu, yaşadığımız çağda rollerin karışması gibi etkenleri idare edebilecek bir olgunluk gerektiriyor. Burada güzel huy/ ahlâk en önemli ölçü olmalı.

Bu konuyla alakalı Efendimizin (sav.) tavsiyesini (aşağıda) sadece kadın örneği üzerinden değil erkekte de olması gereken bir kriter olarak ele almalıyız: “Kadın dört sebepten biri için alınır: Malı, soyu, güzelliği ve dindarlığı. Sen (diğerlerini geç), dindar olanı seç. (Aksi hâlde) sıkıntıya düşersin.” Buhârî, Nikâh 15, Müslim, Radâ 53.

Burada “dindardan” kasıt, sadece ibadetlerini yapan değil; edep, ahlâk, anlayış sahibi, adalet ve merhametiyle değer ifade eden bir insandır.

Cimrilik, aşırı kıskançlık, meşru özgürlüğünü kısıtlamak ve bu zorbalıkları yaparken de dini kalkan olarak kullanıp yanlış yorumlarla hayatı zehir etmek “zulüm ve din yobazlığı” değil de nedir?..

“Başa kakılmış bir hayat zillettir…”

Hadisinde işaret ettiği gibi, caiz olmasına rağmen kişinin zenginliğinden, soyu veya statüsünden, güzellik veya yakışıklılığından dolayı evlenmekte bence çok zaman faydadan çok zarar verir. Çünkü bu imtiyazlar (iyileri tenzih ederim) bazılarını şımartıp eşini küçük görüp rencide ederek kibirli davranmasına sebep olabilir.

Huzur ve sevginin adresi…

“Onda ‘sükun/ huzur bulup durulmanız’ için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.” (Rûm sûresi 21.)

Ayette önce “sükun” bulma zikredilmiş. Yani, kişinin evinde eşiyle huzur bulup rahatlaması. Gereksiz kaprisler ve küslük, lüzumsuz tartışmalar ve eşini hayat arkadaşı değil de başının belası gibi görüp “sen -ben” rekabetine girmek yuvayı cennet olmaktan çıkarıp cehennem azabına çevirir. Daha yolun başında bu tavırla başlamak devamında “sevgi” ve “merhametin” hatta fedakârlığın yerini çatışma, nefret ve sonuç olarak travmalar veya ayrılıkla bitiriverir.

Erkek evde kadını ilgilendiren işlere karışırsa, kadında nezaket ve saygısını yitirip eşine âsi olursa burada “aile, karı koca, hayat arkadaşı” kalmaz, sadece resmî kuru bir “Evlilik Cüzdanı” kalır.

Bu vebal bizi iflah etmez..

Bugün evlenecek gençlerin önünde en büyük engellerden biri de düğün masrafları. Daha önceki yazılarımda da belirtmiştim; “Allah’ın emri ve peygamberin kavliyle..” başlayan süreç düğüne doğru şeytanın emri ve Firavunların sünnetine/ hayat tarzına benzer bir riyakârlık, israf ve şatafatla devam ediyor. Bu ağır masrafları (israf demeli) temin etmek için ya ağır borç batağına gireceksiniz yada evlenemeyeceksiniz. Bunu İslam şiddetle reddediyor ama “el âlemden eksik kalmayalım” mantığı, saçma uyduruk adetler ve bu konuda kadınların baskın kararı Müslüman türkü toplumunu ifsat ediyor.

Darısı bizimkilerin başına…

Belki de sadece bu masraf ve israflardan dolayı değildir ama son senelerde kıydığımız nikahlara bakıyorum da Türk gençlerinin önemli bir kısmı Hollandalı veya başka uyruktan kızlarla evleniyorlar. Yine müşahede ediyoruz ki bu kızlar ve aileleri damada hiç bir külfet yüklemeden “sevgi dilekleriyle” yetiniyor ve mutluluklarını paylaşıyorlar.

Evlilik uzun ve sabırla sürdürülecek bir maraton yolculuğu dedik ya…

Bilinçaltına boşanma duygusunu koyarsak en küçük tartışmalar talak/ boşanmayla sonuçlanır.

Şu ayetlere bakar mısınız, bizler en küçük meseleleri büyütüp, çoluk çocuğu perişan etme pahasına boşanmak için mahkemeye giderken, iki peygamber eşlerinin ihanetine rağmen -boşanmamış veya şartlar müsaade etmemiş boşanamamış- ve eziyetlerine katlanmışlardır:

“Allah, inkâr edenlere Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misal vermektedir: Onlar kullarımızdan iki erdemli kişinin nikâhı altındaydılar ama onlara ihanet ettiler. Dolayısıyla kocaları da Allah’tan gelen cezaya karşı onları koruyamadı ve kendilerine, “Haydi, diğer girenlerle birlikte girin bakalım ateşe!” dendi.” (Tahrim 10.)

Burada da tam tersine mü’mine bir kadın (Asiye annemiz) ve onun kafir zalim kocası. O da onun işkencesinden kurtulup ayrılamamış.

Allah iman edenlere de Firavun’un karısını misal vermektedir: O, “Rabbim!” demişti, “Yüce katında, cennette benim için bir ev yap; beni Firavun’dan ve yaptıklarından kurtar ve beni bu zalimler topluluğundan da selâmete çıkar!”(Tahrim 11.)

Hasılı kelam, tüm istişare, tedbir ve tecrübeleri seferber ettikten sonra artık evlenmek gerek. Kavun değil ki koklayıp da bilesin. Tercih mi, şans mı dersin, baht mı, kader mi, kısmet mi desin. Ne dersen de Sokrates’in tespitine göre her hâlükârda (zararda değil) kârdasın.

“Ne pahasına olursa olsun, evlenin. Karınız iyi çıkarsa mutlu olursunuz, yok fena çıkarsa o zaman da filozof olursunuz.” Sokrates

Murat Altun—◄◄