
Avrupa’da son yıllarda birçok şey değişiyor. Ekonomik baskılar artıyor. İnsanlar birbirine daha mesafeli hale geliyor. Popülist siyaset ise bu huzursuzluğu daha görünür kılıyor.
Hollanda da bu sürecin dışında değil.
2025 seçimleriyle birlikte göç, kimlik ve İslam tartışmaları siyasetin merkezine yerleşti. Araştırmalar ise Hollanda’daki Müslümanların önemli bir bölümünün kendini dışlanmış hissettiğini gösteriyor.
Bir zamanlar tartışmalar daha çok eğitim, iş gücü ve entegrasyon üzerinden yürüyordu. Şimdi ise başka bir soru öne çıkıyor: “Bu topluma gerçekten ait misin?”
Üstelik Avrupa’daki Müslümanlar artık geçici topluluklar değil. Bu toplumların içinde doğan, çalışan ve geleceğini burada kuran milyonlarca insandan söz ediyoruz.
Avrupa nasıl bu hâle geldi?
Avrupa uzun süredir ekonomik baskılar, göç tartışmaları ve kimlik krizleriyle uğraşıyor. Böyle dönemlerde toplumlar daha kolay ayrışıyor. “Biz” ve “onlar” dili daha görünür hâle geliyor.
Yıllardır dünya genelinde güvenlik ve terör tartışmaları üzerinden beslenen “Müslümanlar tehlikelidir” algısı, Avrupa toplumlarında da karşılık buluyor. Hollanda siyaseti ve medyası da zaman zaman bu söylemin etkisi altında kalıyor.
Sosyal medya ise korku ve öfkeyi daha da hızlandırıyor.
Oysa Hollanda uzun yıllar farklı kimliklerin birlikte yaşayabildiği bir toplum modeliyle örnek gösteriliyordu. Bugün ise toplum daha gergin ve daha savunmacı.
İnsanlar birbirini tanımadan yorum yapıyor. Ortak yaşam alanları daralıyor. Önyargılar daha kolay sıradanlaşıyor.
“Sen aslen nerelisin?”
Bu değişim sadece siyasette hissedilmiyor. Günlük hayatın içinde de hissediliyor.
Bazen bir isimde.
Bazen iş görüşmesinde.
Bazen başörtülü bir genç kızın hissettiği bakışlarda.
Bazen de havaalanındaki ekstra kontrolde.
Ve bazen çok basit görünen bir soruda: “Sen aslen nerelisin?”
Belki kötü niyetle sorulmuyor. Ama sürekli tekrarlandığında insana şunu düşündürüyor: “Bu toplum beni gerçekten kendinden görüyor mu?”
Birlikte yaşama kültürü neden zayıflıyor?
Bugün yaşananların bir kısmı sadece bireysel korkuyla açıklanamıyor. Bazen doğrudan dışlayıcı bir yaklaşım ortaya çıkıyor. Bazen görünür Müslüman kimliği başlı başına tartışma konusu hâline geliyor.
Hollanda’daki “Toeslagenaffaire” tartışmaları da bunu gösterdi. Çünkü mesele sadece din değildi. İnsanların kökeni, ismi ve aidiyeti üzerinden oluşan sistematik bir şüphe hissi de vardı.
Belki de mesele artık sadece “İslamofobi” değil. İnsanların birbirine olan güvenini kaybetmeye başlaması.
Toplum yeniden birbirini anlayabilir mi?
Meseleye sadece güvenlik, göç veya seçim hesapları üzerinden yaklaşmak, sorunu daha da büyütür.
Bu yüzden daha adil bir dile, daha fazla karşılaşmaya ve ortak yaşam alanlarına ihtiyaç var.
Siyasetin ve medyanın kullandığı dil burada belirleyici. Çünkü normalleşen her dışlayıcı söylem, toplum içindeki ayrışmayı daha da büyütüyor.
Oysa dini ya da kültürel kimlik ile toplumsal uyum birbiriyle çelişen kavramlar değildir.
Asıl mesele Hollanda’nın geleceği
Mesele yalnızca Müslümanlar değil.
Mesele, Hollanda toplumunun nasıl bir ülkeye dönüşeceği.
Dışlayıcı yaklaşımlar kısa vadede bazı siyasi tartışmaları besleyebilir. Ama uzun vadede toplumsal güveni zayıflatır. İnsanları birbirinden uzaklaştırır. Aidiyet duygusunu zedeler.
Oysa insanlar kendini eşit, güvende ve bu topluma ait hissettiğinde birlikte yaşamak da kolaylaşır.
Belki de Hollanda’nın bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şey şudur:
Birbirimiz hakkında konuşmak değil, birbirimizle konuşabilmek.
Tenkit ve Yorumlar İçin:
o.o.elmaci@gmail.com
O. Osman Elmacı —◄◄
