Olan oldu. Önceki yazımda izah ettiğim gibi, vatana geri dönme hayali patladı. Nasıl buraya kalıcı olarak gelip, başarılı ve saygın bir hayat kurmanın pek örneği yoksa, geri dönüp ana vatanda başarılı bir hayat kurmanın da pek örneği yok. Gurbetçi zaten ‘iyi’ bir hayat kurma donanımına ve imkânına sahip olsaydı, vatanını ve ailesini terk etmezdi. Gurbetçinin yapacağı en doğru iş, ya vardığı yere uyum sağlayıp yerleşikleşmek ya da geldiği yere dönmek. Gurbetçilik kalıcı olduğunda veya kalıcı bir kimliğe dönüştüğünde ise tam bir afet. Dönme seçeneği kalktıktan sonra, Türkiye’ye dönük bir gelecekte bitti. Türkiye ve İslam dünyası hakkında diyecek bir şeyim yok. Geri kalmaları da başlarının beladan kurtulmaması da kendi meseleleri idi. Bu konularla ilgilenmek anlamlı da değildi.

Artık, geleceğim Hollanda’da olacaktı. Hollanda’ya sarılacaktım, sahiplenip buralı olacaktım. Kök salarak ve katkı yaparak. Hatırlıyorum, doksanlı yılların sonlarında ‘buraya asimile olmak perspektifim’ olmalı diye düşünmeye başlamıştım. Yusuf peygamberin deneyimi ilham vermişti. Mekke’den kaçıp Medine’ye sığınan muhacirlerde iyi bir örnekti. Medine toplumuna kısa zamanda tam uyum sağlamışlardı. Üzerimdeki, ‘göçmen’ olmanın bütün izlerini silmeli idim. Burada kalıcı ve mukim olmak geleceğimiz ise, bu konuda düşünmek gerekliydi. Gerekirse bedel de ödenmeli idi. Hangi donanımlar bu toplumda avantaj oluşturuyordu? Hangi tutumlar ise insanı tökezletiyor ve topluma mesafeli yapıyordu? Bireysel ve kolektif yerleşik olmanın anlamını iyice düşünmeliydim. Özellikle dini kimlik açısından yerleşik olmak ne anlama geliyordu? Yerleşik dini gelenekler iyi bir deneyim sunabilirdi. Artık okumalarımın odağında Hollanda toplumu nasıl ilerledi sorusu olmalı idi.

“Nasıl oluyor da en ileri toplumda yaşayan Hollanda Müslümanları ‘geri olmayı’ devam ettiriyorlar ve ‘gelişim sıçraması’ yapamıyorlardı?”

Şimdi yeni bir gelecek bulmalı idim. Gerçekçi ve ulaşılabilir. Burada yasayan Müslümanların da yerli Hollandalılara nazaran ‘geri olmaları’ vardı. Bu çok belirgin idi. Ana yönelişim Hollanda’daki Müslümanların ‘geri oluşları’ olacaktı. Bunu kapatmak için katkıda bulunmak ve bunu dert edinmek.

Nasıl oluyor da en ileri toplumda yaşayan Hollanda Müslümanları ‘geri olmayı’ devam ettiriyorlar ve ‘gelişim sıçraması’ yapamıyorlardı? Halbuki ‘ilerleme’, ‘terakki’, ‘öğrenme’, ‘gelişme’, ‘güçlenme’ en tahsilsiz Müslümanın dahi ideallerinde yeri olan yönelişlerdi. Müslüman neden korkuyor da bu sıçramayı yapamıyordu? Hollandaca öğrenmeyi ve okumayı bir fırsata çeviremiyordu.

“Bu süreç, toplumdan soyutlanmak yerine, toplumla barışık ve etkileşim içinde gidecekti”

Göçmen/muhacir/gurbetçi kimliğinin yok olup, yerleşik olan bir kimliğe evrilmesi gerekiyordu. Sosyal katılım ve kültürel uyum ise yerleşikleşmenin bir süreci. Bu sürecin sonu ise yerleşik toplumun kültürel ve politik değerleri ile uyumlu sürdürülebilir bir dini kimlik. Yerleşik dini geleneklerin bu süreçlerini nasıl yaşayıp kendilerini dönüştürdükleri ise önemli bir kaynak. Böyle bir dönüşümün tabi ki bir bedeli ve de bir kazanımı olacaktı.  Bedeli, bazı pratiklerin bırakılması veya dönüşümü iken, kazanımı İslam’ın Hollanda da kalıcı, eşit, özgür ve saygın olması olacaktı. Üstelik bu süreci Hollanda Müslümanları yerli kesimle iletişim ve dayanışma içinde yapmalı idi. Kolektif olarak. Yoksa Müslümanların ‘stratejik’ ve ‘faydacı’ bir dini kimlik üretme riskleri çok fazla idi. İki binli yılları geride bıraktığımızda, bu düşünce bende iyice oluşmuştu.

Bu dönüşümün oluşmasının en elverişli ortamının İslami okullar olduğu açıktı. Zaten başlangıçtan beri orada idim. Benim görüşüme göre İslami okullar üç perspektifi dengelemek durumunda idiler: mevcut kanuni çerçeveye uymak, yaygın eğitim yöntemleri ile çalışmak ve bunlarla uyumlu bir yöntemle İslami kimliği yeni nesillere aktarmak. Böylece İslami okullar sürdürülebilir ve uyumlu İslami pratiğin temellerinin atıldığı ortamlar oluyordu. Bu okullara giden çocuklar bir taraftan, güçlü öz güven duygusu ile, Hollanda toplumu ile uyumlu sosyalleşecek, donanacaklar ve böylece kendi geleceklerini bulacaklardı. Gelecek için de yaşadıkları bu topluma güveneceklerdi. İslami okulların temel vaadi bunu diğer okullara nazaran daha iyi yapacaklardı. Bu süreçte tabi ki ‘gerilimler’, ‘çelişkiler’, ‘farklılaşma’ ve ‘tökezlemek’ olacaktı. ‘Koruma ve itaat pedagojisi’ yerini gittikçe ‘donatma pedagojisine’ bırakacaktı. Bu süreç, toplumdan soyutlanmak yerine, toplumla barışık ve etkileşim içinde gidecekti. Bu dönüşüm sürecinde en önemli soru: “Mevcut dinî pratikler ve referanslar buna ne kadar imkân veriyordu?” Ya da “ne kadar esneklik alanı vardı?” İslami okullar, yerli toplumla uyumu geliştirmek için yerli toplumdan ne kadar öğrenebilirlerdi? İslami okular bu süreci kolektif olarak yasayabilirler mi? Yeni araçlardan edinmekten daha ilerisi mümkün mü idi?

İslami okullar kurulmuştu. Doksanlı yıllarda sayısı 20-30 olmuştu. İdarecilerin ciddi bir kısmının ne idari alanda deneyimleri ve donanımları vardı ne de Hollanda eğitim düzeni hakkında. Ciddi bir kısmı Hollandaca dahi bilmiyordu. Çocuk eğitimi, okul idaresi, eğitim yöntemleri, gelişim psikolojisi gibi konular tamamen yeni ve bilinmez alanlardı. Ancak bu alanlar hakkında hem konuşacaklar ve hem de karar vereceklerdi. Üstelik bu idareciler, yüksek okul mezunu öğretmen ve müdürleri idare etmek durumunda idi. Sorumlulukları ağır, donanımları ve bilgileri yok denecek kadar azdı. Analitik, bilgiye dayalı ve hedef odaklı düşünmek oldukça nadir oluyordu. Hele otantik olmak daha da zordu. Ortak bir eğitim vizyonu, idealler ve maslahat yoktu.

Bu sorunu çözmek için ülkesel kuruluş olan ISBO idareci kursları düzenliyordu. Benim için oldukça heyecan verici idi bu kurslar. Çok şeyler öğrendiğimi fark ediyordum. Bu kurslarda diğer idarecilerin tutumları dikkatimi çekmişti. Kursu veren hoca, gündemdeki konuyu işlerken, hangi konu olursa olsun, idareciler her seferinde ‘a bu bizde de var, deyip Kur’an’daki, hadisteki veya sünnetteki olanı gündeme getiriyorlar ve onu hocaya izah ediyorlardı’. Kurs hocası da saygı belirtisi olarak, dinliyor idarecilerin katkılarına müsaade ediyordu. Hocanın anlattıkları her seferinde çağrışımsal olarak bizim idarecilerde Kur’an ve sünnette olana yönlendiriyordu. Hoca bize değil biz hocaya öğretiyorduk. Buna bağlı olarak da hocalar anlatacaklarını bir türlü bitiremiyorlardı. Ben bundan çok fazla rahatsız oluyordum. İslam okulları idarecilerinin bu tutumları ile bir türlü yeni şeyler öğrenemedikleri kanaati oluştu. Bu kurslar çok hızlı bir şekilde ‘biz de daha iyisi var’ tutumuna dönüştü. Bizim idareciler için ortak kurslar anlamsız oldu. Okul idarecilerinin daha çok içlerine ‘kapandıkları’ ve ‘müstağni’ olduklarını gözlemledim. Bizim dışımızdaki deneyimleri, beklentileri, algıları ve bilimsel perspektifleri kavrayıp kendi pratiğimizi yansıtmak oldukça zor görünüyordu. Oldukça yorucu ve ümit kırıcı bir sonuç oldu, benim için.

Doksanlı yılların başlarında yapılan kanuni değişiklikten dolayı okul açmak oldukça zorlaştırılmıştı. İyi lobi yapmak ve bunun için iyi bir söylem gerekiyordu. Yoktu böyle bir şey. ISBO’dan bir heyet bu okul açabilme konusunu görüşmek üzere bir belediye de görüşmesi vardı. Yolda heyet, belediye başkanı bayan olduğu için, belediyeye telefon ediyor ve ‘biz tokalaşmayız’ diye bildiriyor. Belediye gerekli görüşmeleri yaptıktan sonra heyete geri dönüyorlar ve ‘gelmenize gerek yok, görüşme iptal edildi’ diyorlar. Heyet geri dönüyor ve okul açma süreci kesiliyor. Halbuki heyette karşı cinse el veren de var vermeyende. Vermeyenler o kadar keskin konuşuyorlar ki, verenler dahi ürküyor. Kimse ‘sen verme ben veriyorum’ diyemiyor. Ancak ISBO da bu bir iç krize dönüşüyor. Vermeyenlerin verenleri ikna etme çabası baskınlaşıyor. ISBO’nun kamplarında ve idare toplantılarında ‘el vererek taviz veremeyiz’ tutumu önemli bir mesele oldu.

“Uyum taraftarı olmak, dinden taviz vermek, dinî pratiği bozmak veya zayıf iman anlamına geliyordu”

Hatırlıyorum, Fas’tan bu mesele için bir fakih ilahiyatçıya davet edildi. Heyetin deneyimi kendisine izah edilerek. âlim hoca, ‘olmaz’ dedi ve karşı cinse el vermenin haramlığını güçlü bir şekilde izah etti. Ben yine gerilmiştim. Hocanın tutumunu çok katı idi ve bize hiçbir hareket alanı bırakmıyordu. Halbuki itikatta esneklik olmazdı, ancak pratikte bu mümkündü. Ulema arası ihtilaf bunu gösteriyordu. Hoca bunu görmezden geldi. Bundan dolayı hocaya ‘tokalaşma usul’dan mı yoksa furu’dan mı’ diye sormuştum. Hoca ‘usul’ dedi. Faslı hocanın tutumu ISBO’nun idaresi için yönlendirici oldu. Tavizsiz dindar olmanın, güçlü imana sahip olmanın belirtisi oldu, karşı cinsle tokalaşmamak.

Faslı âlimin bize sunduğu seçenek ya toplumdan soyutlanacaksın ya da taviz vererek günah isleyeceksin oldu. Benim gibi dini esnekliği/ihtilafı ‘uyum’ için bir imkân görenlerin tutumu oldukça zor oluyordu. Uyum taraftarı olmak, dinden taviz vermek, dinî pratiği bozmak veya zayıf iman anlamına geliyordu. Bu duruma düşmek istemiyorsan, kendini ifade etmekten kaçınmak en doğru tutumdu. Benim en kötü olduğum husus tam da bu tutumu idi. Üstelik bu tutum okulları da idareciler de ‘faydacı’, ‘fırsatçı’, ‘stratejik’ ve ‘yüzeysel’ yapıyordu.

“Politikanın ve medyanın bütün baskılarına rağmen, İslami okullar, aralarındaki güvensizliğe de rağmen dimdik ayakta. Hem sayıları artıyor hem de öğrenci sayısı”

Aşağı yukarı 2010 yılına kadar İslami okullar genellikle Müslüman olmayan öğretmenler ve müdürlerle çalışıyorlardı. Bu eğitim kadrosu İslam ve çocukların dini kimliklerinin oluşumu hakkında bihaberlerdi. Eğitilmemişlerdi. Bu durum eğitim kadrosu ile okulların idaresi arasında ciddi mesafe oluşmasına neden oluyordu. Okul idarecilerinin, İslam ve İslami eğitim hakkındaki yetersizlikleri de dikkat çekiyordu.

Bu konulardaki bilgi ve donanımları sloganik, kuralcı, güvensiz ve savunmacı olmaktan ileri gitmiyordu. Soru olduğunda da Türkiye’de veya Fas’taki hocalara danışıyorlardı. Toplum (politik, eğitim müfettişliği, medya, belediyeler) ve İslami okullar arasında da böyle bir ‘mesafe’ vardı. Taraflar birbirlerini sürekli yanlış anlıyordu ve güven oluşmuyordu. Bu durumda nasıl ‘uyum’ olacaktı? Bilakis gidişat tam bir uyumsuzluk şeklinde gelişiyordu.

“Dışarı içeri gelirse, anlaşılır, bu da uyumu sağlayabilir, içeri dışarı çıkarsa anlaşılır ve güven artırır”

Bu kadar mesafenin olduğu durumda, topluma güvenin olmadığı ortamda uyum ve yerleşiklik nasıl olacaktı? Bunun için yine de hangi adımlar atılmalı idi? Uyumu, dayanışmayı ve ortak olanı arayan birisi olarak ne yapabilirdim?  Okul idarecilerinin iş birliği yapmaları ve kolektif bir deneyim oluşturmalarının koşullarını oluşturmak oldu. Diğer bir hususun ise ‘dışarı’ ile ‘içeri’ arasındaki irtibatı sağlamak ve canlı tutmak olduğunu fark ettim. Çok sınırlı da olsa.  Dışarının değerlerinin, ölçülerinin, referanslarının, kaygılarının içeriye gelmesi, içerinin ise dinî kimliği ile ilgili gerilimleri, korkuları, kaygıları ve beklentilerinin dışarı yansıması idi. Dışarı içeri gelirse, anlaşılır, bu da uyumu sağlayabilir, içeri dışarı çıkarsa anlaşılır ve güven artırır diye.

Ancak gelişmeler böyle olmadı. Her iki hususta da başarısız oldum. Güvensizlik iyice oturdu ve içselleştirildi. Hem kendi aralarında ve hem de bana karşı. Beni ‘dışarının adamı’ olarak görenler dahi oldu. Okul idaresi dışarının sosyal baskısına ve resmî/kanuni denetimine dayanaklığını artırdı. Bu konuda iyice mahir oldu. Uyumda ve gelişmede değil, kanuni haklarda güven buldu.

Eğitim kadrosunun genellikle Müslüman olması bu tutumu iyice pekiştirdi. Üç sene önce, ISBO’ya döner gibi yaptığımda, okullar arası ilişkilerin ne kadar gerilimli olduğunu bir daha gördüm. İş birliği, dayanışma, güven, birbirinden öğrenme gibi hususların izi dahi yoktu. Politikanın ve medyanın bütün baskılarına rağmen, İslami okullar, aralarındaki güvensizliğe de rağmen dimdik ayakta. Hem sayıları artıyor hem de öğrenci sayısı. Politik ve sosyal baskı da.

Uyum, etkileşim, yerleşikleşme gibi perspektifler de anlamlarını yitirdiler. Pek yapacak katkımın olmadığını da gördüm. Orada da tutunamazdım ve koptum.

Raşit Bal   —◄◄