Gönlümü put sanıp da kıran kim?…

Merhaba değerli dostlar,

“İbrahim, Asma bahçelerinde dolaşan güzelleribuhtunnasır put yaptı,ben ki zamansız bahçeleri kucakladımgüzeller bende kaldı.İbrâhîm,gönlümü put sanıp da kıran kim?.. (Asaf Halet Çelebi)

Değerli okuyucu kardeşime sevgi ve saygılarımla…

Bazen gönül yoruluyor ve her şeyden boşalıyor. Yazacak konu çok belki ama yazmaya hâlimde yok yüzümde.

“Bâri bu ay yazmayayım” diyordum ya..

Neyse, neyse.. fetret dönemi mi yaşıyoruz ne…

Ruhumuz, fikirlerimiz yıldızlar gibi, bir dönem parlayıp sonra sönüyor, eskiyor ve kayıp gidiyor tıpkı hayatımız gibi. Bizi hayata bağlayan şeyler veya yaşamak zorunda olduğumuz bir davamız yoksa, o zaman yaşamanın da bir anlama yoktur zaten. Çünkü, “Yaşamak için bir nedeni olan insan her türlü nasıla katlanabilir.” demiş Nietzsche.

Bu ayın yazısını da gönül kırgınlığı olanlara atfedelim.

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- bir gün:

“Yâ Rab! Seni nerede arayayım?” diye niyazda bulunmuştu. Allâh Teâlâ da:

“Beni kalbi kırıkların yanında ara!..” (Ebû Nuaym, Hilye, II, 364) buyurdu.

“Kalbi kırıklar.” ne demek?.. Gerek yakınlarından gerek toplumdan yeterli sevgi ve destek görmeyen itilmiş kakılmış, hor görülmüş her bir fakir ve garib kişiler değil mi?..

Ebû Hureyre’den nakledilen bir hadis-i kudsîde de Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

“Kıyâmet günü aziz ve celil olan Allâh şöyle buyuracaktır: “Ey âdemoğlu! Ben hasta oldum, Beni ziyâret etmedin!”

Kul diyecek: “Ey Rabbim, Sen Rabbü’l-âlemîn iken, ben Seni nasıl ziyâret ederim?”

Cenâb-ı Hak buyuracak: “Bilmedin mi, falan kulum hastalandı, fakat sen onu ziyâret etmedin. Bilmiyor musun, eğer onu ziyâret etseydin, yanında Beni bulacaktın!..”

Allâh Teâlâ buyuracak: “Ey âdemoğlu!.. Ben senden yiyecek istedim, ama sen Beni doyurmadın!”

Kul diyecek: “Ey Rabbim, ben Seni nasıl doyururum?! Sen ki, âlemlerin Rabbisin!”

Cenâb-ı Hak buyuracak: “Benim falan kulum, senden yiyecek istedi. Sen onu doyurmadın. Bilmez misin ki, eğer sen ona yiyecek verseydin, onu, ben yanımda bulacaktım.”

Rabbimiz buyuracak: “Ey âdemoğlu! Ben senden su istedim, Bana su vermedin!”

Kul: “Ey Rabbim, ben Sana nasıl su içirebilirim? Sen ki, âlemlerin Rabbisin!” diyecek.

Bunun üzerine Allâh Teâlâ: “Falan kulum senden su istedi. Sen ona su vermedin. Bilmiyor musun, eğer ona su vermiş olsaydın, bunu Benim yanımda bulacaktın!” buyurur. (Müslim, Birr 43)

Tüm peygamberler (halk kahramanlarıdır aynı zamanda.) ezilmiş garibanları kula kulluktan/ kölelikten kurtarmaya çalıştıkları için ilk karşı çıkanlarda şımarık zengin ve yönetici kesimler olmuştur. Kur’an bunlara “Mel’e” veya ‘Mütrefîn” der.

Kast sistemi yeni değil Nuh (as.) nebiden beri devam ediyor. Nuh’a (as.) ne dediler o zamanın kodamanları: “…Yine ilk bakışta, sana inanıp peşinden gelenlerin ancak bizim bayağı görüşlü (rezil) ayak takımımızdan ibaret olduğunu görüyoruz.” (Hûd 27.)

Hz. Muhammed (sav.) ve Ona inananlar için de aynı kibirli bakış ve onun neticesi olarak ahmakça bir kıyaslama yapıldı. Ebu Cehil gibi nüfusu ve Mekke yönetiminde etkili olanlar şöyle dediler: “Eğer Muhammedin dininde hayır olsaydı, bizim gibi asil, zengin ve âkil insanlar dururken aşağılık köleler ve zayıflar tâbi olmazdı.”

Peki “din” ve “peygamber” deyince insanların aklına ne geliyor?..

Bana göre en saçma ve onursuz olan, dinin ve onun pratiğini ortaya koyan peygamberlerin “Eşitlik ve sosyal adalet” için yaptığı tüm mücadeleye rağmen dini ve itikadî bu “sosyal-siyasal, hak ve hukuk” mevzularından koparıp sadece mücerret inanca indirgeyip hayatın dışına kutsayarak itmektir.

Bakınız dinin sosyoekonomik meseleye verdiği önem o kadar mühim ve hayati ki, Kur’an’da onlarca yüzlerce yerde farklı ifadeler ile bundan bahsedilir: Zekât, sadaka, infak, ihsan, yardım, vermek, mallar ile cihad vs.. gerek isim gerek fiillerle sürekli emir ve tavsiye edilir. Hz. Ebu Bekir’in (ra.) hilafeti döneminde fakirlerin hakkı olan zekâtı vermeyenlere “savaş ilan etmesi” gücün ve yetkinin haklıdan ve zayıftan yana tavır aldığını gösteriyor. İşte din ve onu temsil eden yüce şerefli bu anlayışı -bu icraat ile anıp öykünmek varken- bir takım ruhbanlık sıfatında tasavvur etmek ancak yobazların şiarıdır.

Hayatın can damarı olan bu yapıyı dinin esası olarak görmeyenlerin hâlini görüyoruz: Ezilmiş halkların mücadelesini sadece solcuların ideolojisi sanıp, kendilerini kayıtsız otoriteye /güç yönetim merkezine teslim etmek. “Halika isyan etse de..” beyat ve itaat edip zulümlerine ortak olmak. İşte en kötüsü de bu ya.. Yeni yeni putlara boyun eğip başkalarının dünya ikbali için kendi ahiretini berbat etmek.

“İbrâhîm, içimdeki putları devir, elindeki baltayla kırılan putların yerine yenilerini koyan kim?..” dediği gibi şairin, dünyalık kaygı ve korku putlarını, ‘el âlem ne der’ putlarını, “atalarımızdan böyle bulduk” putlarını vs.. maddî ve sembolik tüm güç yetkilerini, yani yeniden konulan tüm bu putları kırarak silerek tevhide/imana varabiliriz ancak.

Yukarıdaki hadise dönecek olursak, Allah’ın yakınlık ve rızasının ancak fakirler, hastalar ve tüm muhtaçlara yapılacak hizmet ve dostlukta olduğunu anladık değil mi?..

Allah cc. Efendimizin (sav.) şahsında bize de öğüt veriyor: “Öyleyse yetimi sakın ezme, El açıp isteyeni de sakın azarlama.” (Duha sûresi.) diyerek hem haksızlık ve kibirden, hem de cimrilikten bizi men ederken tüm nimetin Ondan geldiğini hatırlatıyor ve aynı sürenin sonunda da: “Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an.” buyuruyor.

Varsın birileri şımarık zenginlerin, ünlülerin ve kodamanların yanında yer almak ve aynı karede bulunmak için çırpınsın. Biz kenarda köşede unutulan, garip ve kırık kalplilerin dostu olmaya çalışalım.

Selam ve dua ile..        Murad Altun                     —◄◄