Hollanda’ya geldiğimde 15 yaşındaydım. Babamın kararı ile geldik. Çok istekli ve heyecanlı olduğumu hiç hatırlamıyorum. Gelmeden önce, babamın bize nereye gittiğimizi anlatıp bizi biraz da olsa hazırladığını hiç hatırlamıyorum. Geldikten üç gün sonra da okula başladım. Dil öğrenmek için. Ancak babam 1964’ten beri Hollanda’da. Hollandaca bilmeden ve gerekte duymadan yaşamış. Çalışmış, para kazanmış. Çok geçmeden bütün Türk ve Faslı göçmenlerin böyle olduğunu fark ettim. Hollandaca öğrenmek yok, bilmek tam bir istisna. Bilmeyenlerin resmî işlerini takip ediyorlar. Böylece babam gibi bilmeyenlerin Hollandaca öğrenmesi gerekmiyor. Onların tek yaptıkları ‘çalışıp para kazanmak’ oluyor. Burada bulunmasının nedeni çalışmak ve para kazanmak olanların Hollandacayı ve toplumu öğrenmeleri gerekmiyor. Zaten bu maksatla gelenlerin ekserisi okur yazar da değil. Okula gitmek, kitap okumak hiçbir şekilde bir imkân ya da seçenek değil. Hollandacayı öğrenmek de ancak pratikte oluyor. Yani yerli bir bayanla evlenmek. Bu şekilde, evlilik yöntemi ile Hollandaca öğrenenlerin çoğu daha sonraları birinci neslin ‘yol gösterenleri’ oluyor. Cami cemiyetlerinin kurulmasına öncülük de ediyorlar. Hollandaca bilmenin faydasını burada görebiliyoruz. Çok geçmeden babamın her iki konuda da oldukça başarısız olduğunu da fark ettim. Ne parası vardı ne de Hollandacası. Altı ay sonra, ben hem Hollandacayı ve hem de Hollanda’yı ondan daha iyi biliyordum ve anlıyordum. Birden babam benim gerime düşmüştü.

İlk neslin durumu böylece belli idi. Her şey ‘çalışmak ve para kazanmak’ etrafında oluşuyordu. Parayla saygınlık kazanmak ve parayla gurbeti çekilir kılmak. Yoksa niçin gurbete gideceklerdi ki? Gönülleri ve hayalleri orada, kendileri burada. Gurbette olmak sürekli belirsizlikti. ‘Geri dönmek’ en büyük hedefleri idi. Döndüklerinde de saygın insanlar olacaklardı.

Fakat ben niçin burada idim? Para için olamazdı! Bu sorunun dil okuluna (ISK) giden herkesin kendisine sorduğu bir soru idi. ‘Para kazanmak için’ okula gitmek ve dil öğrenmek gerekmiyordu. Birinci neslin tecrübesinden bu çıkıyordu. Bu mesele, benimle okula giden öğrencilerin konuştuğu bir mesele olduğunu hatırlıyorum: Biz niçin buradayız ve niçin dil öğreneceğiz? Çoğumuz 18 yaşının altındaydık ve zaten hemen işe başlayamazdık. Hatırlıyorum, pek çok arkadaşın ‘hemen işe başlamak’ istediklerini. Para kazanmak istiyorlardı. Babaların yönlendirmesi de bu istikamette gelişiyordu. ‘Okumak’ öyle kolay değildi, hele bizim gibi göçmen çocukları için. Okuldaki öğretmenler de ya bir meslek okuluna ya da hemen bir işe yönlendiriyorlardı. Göçmen çocuklarının yüzde yetmiş-sekseninin düşük dereceli meslek okullarına yönlendirilmesi ta o zaman başlamıştı. Nasıl birinci neslin Hollandaca bilmesi istisna idi ise, bu yeni neslin de okuması tam bir istisna idi. Beraber okuduğumuz arkadaşlarımın hemen hepsinin yönelişi de bu şekilde oldu. Çalışmak ve para kazanmak. Yaşadığımız toplumu bilmek, anlamak ve ona katkıda bulunmak büyük ölçüde anlamsız oluyordu.

‘Ben niçin buradayım’ sorusuna tabi ki ben de cevap bulmalı idim. İyi hatırlıyorum, benim cevabım ‘önce dili öğrenmek ve sonra da bilim adamı olmak’ idi. Gelişimizden birkaç ay sonra bu niyetimi diğer öğrencilerle paylaştığımı hatırlıyorum. Onların tepkisi genelde ‘sen bilmiyorsun neden bahsettiğini’ şeklinde oluyordu. Ancak ben ciddi idim. Çalışmaya hiç niyetim yoktu. Para kazanmak benim hiç aklımda değildi. Okuyacaktım. Dil okulundan sonraki döneme de hazırlık yapıyordum. Bu dönemde ‘bilim’ olarak fizik-kimya-matematik alanına ilgi duyuyordum. Kütüphaneye gidip, fizik ve kimya alanında kitap okuyarak kendimi geleceğime hazırlıyordum. O dönemde Arnhem kütüphanesinde Türkiye hakkında da kitaplar vardı. Hatırlıyorum Toktamış Ateş’in ‘Türk Devrim Tarihi’ kitabı dikkatimi çekmişti. Hemen okudum. Çok okumalıydım. Ancak roman değil. Ciddi kitaplar ve ciddi konular. Gelecek beni bekliyordu. Böyle bir taraftan fizik, kimya, felsefe okuyor diğer taratan da Türkiye tarihini okuyordum. Bilim tarihi, fizik tarihi gibi kitaplar dikkatimi çekiyordu. Madam Curie’nin radyoaktif ışınları nasıl keşfettiğini, elektromanyetik dalgaların nasıl oluştuğunu, atom bombasının nasıl yapıldığını, radyoaktif maddeleri ve Einstein’ın hayatını heyecanla okuyordum. Atomlar modellerini, parçacıkları ve elementlerin sistemini ezberlemeye çalışıyordum. Bilimci ve ilerlemeci bir kafaya sahip oluyordum. İslam’ın bilime engel, terakkiye mâni oluşunu imkânsız görüyordum. ‘Batı’nın ilmini alarak ilerleme’ ilgimi çekiyordu. Bu konudaki suçlama ve eleştiriyi inandırıcı bulmuyordum. Gittikçe İslamcı politik düşünceyi benimsiyordum.

Çok geçmeden, kafamda daha önemli bir soru belirdi: Bunları niçin öğreniyordum, niçin bilim adamı olacağım? Öğrendiklerimi bir perspektife oturtmalıydım. Bunları öğrenmem Hollanda için olamazdı. Hollanda’ya benim de bir katkım olabileceği hiç aklıma gelmedi. Bu soruya verebileceğim tek bir cevabım vardı, o da ‘ben, bunları Türkiye için öğreniyordum’ düşüncesi.

Birinci nesil buraya para için geldi ve Türkiye’ye para götürdü, ben ise ‘bilim’ için gelmiş oluyordum ve Türkiye’ye ‘bilim ve teknoloji’ götürecektim. Bu düşünce ve hayal kafama iyice oturdu. Nitekim seksenli yılların ikinci yarısından itibaren, bütün yönelişim bu yönde oldu. Çok geçmeden en temel meselem ‘niçin biz geri kaldık ve nasıl onlar ileri gitti?’ sorusu oldu. Zamanla bu gerilim beni ‘biz kimiz’ ve ‘onlar kim’ sorusuna götürdü. Zaman ilerledikçe yöneldiğim temel mesele ‘bizim kimliğimiz ve geri kalışımız’ oldu. İyiden iyiye “İslamcı” olmuştum. Mevdudi, Benna, Seyyid Kutup, Ali Bulaç, Yaşar Kaplan, Abdulkadir Udeh gibi İslamcı yazarların yanında Hüsnü Aktaş, Hayrettin Karaman, Halil Güneç gibi yazarları da yoğun olarak okuyordum. Batı’nın kim olduğu, niçin/nasıl ilerledikleri ikincil bir konu oldu. Daha çok bizim geri kalışımıza ışık tutan. Batı’nın bizi yıktığı, sömürdüğü, geri bıraktığını hiç inandırıcı bulmuyordum.

Bu yönelişle önce mühendisliği okudum. Yetmedi. Sorularıma tam cevaplar bulamamıştım. Eindhoven Teknik Üniversitesinde ‘Kalkındırma Bilimleri Bölümü’nü okudum. Yeni bir alandı. Kalkınma, ilerleme, bilim, teknoloji, kültürel ve sosyal değişim önemli temalardı. Tam benim aradığım sorular ve cevaplar. Mezun olduğumda sanki anladım gibi: ‘Onların ürettiği bilim ve teknoloji öyle pek de karmaşık değil, onlar bu bilimi iki-üç asırda sindire sindire, çatışa çatışa üretmiş, biz bunu daha iyi yaparız’ gibi. Bizim alacağımız bilim ve teknoloji önümüzde duruyor.

Bilimsel ve teknolojik bilgi önümüzde dururken, biz halen geri olmamız çok garip. Üstelik bu bilgi sürekli gelişiyor ve yenileniyor. Ancak bizim taraf 19. asırda üretilen bilgiyi ve teknolojiyi dahi alamıyor. Eskiyi alamıyoruz, yeniye yetişemiyoruz. Yoksa anlamıyor muyuz? Niçin ve biz kimiz? Acele etmemiz de gerekiyor. Yoksa kimliğimizi de kaybedeceğiz. ‘Batı-Doğu’, ‘Biz-Onlar’ gibi paradigmasal gerilimler, benim hangi tarafa ait olmam, hangi sorunları/konuları odak yapmam bu dönemde oluştu.

İslam dünyasının geri kalmışlığını, bilimden uzak oluşlarını, anlayamamalarını temelde idare edenlerin yanlışlığında buluyordum. Osmanlının 19. asrı bunun en iyi örneği idi. Orduyu yenilemesi bir buçuk asır sürmesi anlaşılır gibi değildi. Yeni silahla donatmasını ve yapılanmayı bir türlü beceremiyor. Sonra Tanzimat’la sosyal yapıyı değiştirmeye çalışıyor. Zorlama değişim gerilimi artırıyor, çöküntüyü hızlandırıyor. Çözümler ve öneriler kolektifleşemiyor. Yenileşme paralel yapı olarak oluşuyor. Eski ve yeni yan yana. Toplum kendi problemlerini çözme yetisini kaybediyor. Ortaya çıkan problemler birikiyor, karmaşıklaşıyor, gidişat tıkanıyor ve çöküyor. Yeni Türkiye kökten her şeyi değiştiriyor, zorla. Atatürk ‘Osmanlıdan bize kalan dini veya kültürel kurumlarla ilerlemek mümkün değil’ diyor. ‘Ya yeni hâl ya da izmihlal’ diye düşünüyor. Kafasına göre, bilimin ışığında, yeni bir toplum inşa ediyor. Yine olmuyor. Batı’nın bilimi Türkiye’ye akacağına, Türkiye buraya akmaya başlıyor. Karın tokluğuna. El açmaya. Çok onur kırıcı bulduğumu hatırlarım.

Bu konu bizim evde büyük çatışmaya neden oluyordu. Babama göre gelişme ve ilerleme ‘geleneksel tutumlarla, İslami kurumlarla olmazdı, Osmanlı bundan dolayı çökmüştü’. Atatürkçü ve ilerlemeci bir tutumu vardı. Ona göre ‘İslam bireysel olarak ve gerçeklikle uyumlu şekilde yaşanmalı ve politikadan da uzak tutulmalı idi’. Bense, İslam’ın rehberliğinde ilerlemeyi savunuyordum. Batı taklitçiliğine gerek yoktu. Bana göre, ‘Osmanlı da Türkiye de İslam’a rağmen veya İslam’a sırt dönerek ilerlemeyi denemeleri yanlıştı. Bozulma, tökezleme ve kokuşma buradan geliyordu ve İslam kalkınmaya mâni değildi’. Dört-beş sene bu konuda gerilimimiz oldu. Birbirimizi ikna edemedik. Bu gerilimler ve tartışmalar beni geliştirdi okumaya teşvik etti. İsmail Cem’in ‘Türkiye’nin geri kalmışlığının tarihi’ önemli idi. Bu tartışmalar beni hem kendimize yöneltti ve hem de eleştirel de yaptı. Hollanda ve Batı’ya diyecek bir şeyim yoktu. Müslüman dünyasından gelen Bati eleştirisi bana hiç ciddi gelmedi.

Doksanlı yılların ikinci yarısında böyle düşünüyordum. Birinci nesil para için gelmişti ve Türkiye’ye para götürmüşlerdi, ben de ‘bilim için gelmiştim’ ve Türkiye’ye bilim götürmenin zamanı gelmişti. Ben artık hazırdım. Türkiye’yi kalkındırabilirdim. Artık anlıyordum, çözümleri tek tek hazırlamıştım. En önemli mesele ise önünde duran kendi problemlerini çözme ve bunun için de ‘iş birliği’ idi. Onların ilerlemesinin nedeni problemlerini çöze çöze olmuştu. İlerleme, büyüme, güçlü olma önüne çıkan problemleri çözmek ile oluşuyordu. Çözümler dışarıdan, başka toplumdan gelemezdi. Oturup, konuşmak, tartışmak, birbirinden öğrenerek problemleri çözmek. Kendi problemini görmek, çözebileceğine öz güven duymak gibi şeyler. Yani problemsiz çözüm yok, çözümsüz problem yok. Tam mühendis kafası.

Ben dönüp Türkiye’yi kalkındırmaya hazır olduğumda, Türkiye’de de ‘bizimkiler’ iktidara gelmeye başlamışlardı. Önce İstanbul, Konya, Kayseri gibi şehirler sonra da Türkiye. Refah-Yol hükûmeti kurulmuştu. Bizimkiler yetişmiş kadro arıyorlardı. İhtiyaç büyüktü. Ancak çok kısa zamanda böyle bir beklentinin benim için saçma sapan ve gerçekliği olmayan bir hayal olduğunu fark ettim. Benim tutumumun gerçeklikten çok uzak bir şey olduğunu anladım. Bir ihtiyaç olsa bile, niçin ben olacaktım ki? Benim bu niyetle okuduğumu, bu alanda uzman olduğumu ve iyi bir katkı yapabileceğimi kim bilebilecekti ki? Yapmam gereken doğru insanları, doğru kanalları bulmak idi. Bu ise, benim hiç yapmadığım, yapmaktan da ürktüğüm bir şeydi. Fark ettim, bütün gayretim sadece öğrenmek olmamalı idi.

Türkiye’de 28 Şubat darbesi oldu. Benim buradan oraya ‘bilim ve teknoloji’ götürme hayalim de çöktü. Geri dönüş bir seçenek olmaktan çıktı. Artık dönemezdim. Türkiye ve İslam dünyasının, bir perspektif olarak, benden uzaklaştığını hissediyordum. Yeni bir gelecek ve yeni bir neden bulmalı idim. Ve bu Hollanda’da olmalı idi. “Acaba Hollanda’da yaşayan bir milyona yakın Müslümanın geleceği benim için bir perspektif olabilir mi?” Her ne kadar onlar ‘ileri/modern’ bir toplumda yaşasalar da onlar ileri/modern değiller. Çoğunluğu köylü, okuryazarlık oranı düşük, kırılgan ve belirsiz. Modern toplumla yüzleşecek donanıma sahip değiller. Göçmen olarak geldiler ancak zamanla yerleşik olacaklar. Yerleşikleşme, dönüşerek olacak. Bazı şeyleri terk edecekler, bazı şeyleri kazanacaklar. Kendilerinde önceki göçmenler gibi.

İki binlere geldiğimizde, belki bana burada yeni bir gelecek olur diye düşünmeye başlamıştım.

Raşit Bal  —◄◄