Anneciğimle konuşurken söz, yeni neslin tüketim çılgınlığından; kendi dönemlerindeki hayat zorluklarından ve iktisatlı yaşam anlayışından açıldı. Hatıraların sökün ettiği muhabbetin sonunu şu cümleyle bağladı:

“İnsanlar her şeye kavuşmak istiyor ama hiçbir şeye, en çok da kendilerine kavuşamıyorlar.”

Anneciğimin yaşadığı ve bir kısmına bizzat şahit olduğum zorlukları düşündüğümde, bu tespitin ne kadar yerinde ve sahici olduğunu daha iyi anlıyorum. Anlıyorum da ne oluyor? Bir bilinç, bir dinginlik, bir agâhlık temin ediyor mu? Orası muamma…

Hayatın keşmekeşi içinde en çok kendimizi ihmal ediyoruz. Maddî imkânları bir kenara koyarsak, asıl kendimizi unutuyoruz. Her şeye yetişme telaşı, hep yarını düşünerek yol alma çabası buna sebep oluyor.

“Hayatın keşmekeşi” dedim; oysa hayat, aslında berrak bir su gibi yolunda akıyor. Onu biz bulandırıyoruz. “Nasıl olacak, ne olacak?” dedikçe su daha da bulanıyor. Ölüm haberleri, doğum müjdeleri kısa bir süreliğine bizi kendimize döndürüyor; “Ben ne yapıyorum?” sorusunu sorduruyor ama o da pek uzun sürmüyor.

Efendimiz (as), yeni bir elbise giydiğinde dua ederdi. Okuduğum yeri buraya alayım:

Sahabeden Ebû Saîd el-Hudrî (ra) diyor ki; Resûlullah (as) yeni bir elbise, ayakkabı, çorap ya da gömlek giydiği zaman, giydiği şeyin adını anarak şöyle dua ederdi:

“Allah’ım! Hamd sanadır, bunu bana Sen giydirdin. Senden bunun hayrını ve ne için yapıldıysa onun da hayrını isterim. Bunun şerrinden ve ne için yapıldıysa onun da şerrinden Sana sığınırım.” (Ebû Dâvûd, Libâs 1; Tirmizî, Libâs, 29)

Elbise giyerken dua etmek tavrı bize ne kadar yabancı, değil mi?

“Bir gömlek aldım, dua ederek giyeceğim; ne gerek var, altı üstü bir gömlek” diyeceğiz. Biraz daha ileri gidip, “Bu zamanda böyle şeyler mi kaldı, daha önemli işlerimiz var” da diyebiliriz. Hayatın keşmekeşi, suyun bulanması tam olarak burada başlıyor aslında.

Olması gereken her ne ise onu gözeterek, rıza ile yaşayabilme imkânını kaçırıyoruz. Gömleğin bize gelene kadar geçirdiği serüvenle, onun bizimle devam eden yolculuğunu ve kendi “ben/im” serüvenimizi birbirinden ayırarak bakabilmek… İşte bu üst perde ayrımına vakıf oldukça berraklık artıyor.

Efendimiz’in (as) arı, duru hayatını bu cihetten takip etmek gerekir kanaatimce. Üzerimize boca edilen kurgu bir hayat var ve bu hayat oldukça ağır. Bu ağırlığın altında eziliyoruz; bunu da görüyoruz. Tahakküm altına alınmış bir düşünce ve yaşayış biçimine sahibiz. Bu cendereden, elbisemizi giyerken O’nun gibi dua ederek çıkabiliriz. Elbette Hakk’ın lütfuyla…

Dokunaklı cümleler ne işe yarar bugünlerde? Sahiciliğin ortadan kalktığı bu kalpazanlar çağında… Az da olsa yaşayabilmek çabası bereketi getirecektir.

Bereket ne demekti? Al sana başka bir çıkmaz sokak. Üzerine çokça söz söylesek bereket artar mı? Yoksa bir ihtiyarı ziyaret etmek mi bereketi çoğaltır? Ama yaşlı bakım evlerimiz artıyor diye sevinelim. Beş yıldızlı otel konforunda…

Memleketteydim. Anneciğimin dizinin dibinden ayrılmadım. Bunu, içime yerleşen “her an bir yolculuk varmış” duygusuyla yaptım. Çokça muhabbet ettik; kâh güldük, kâh ağladık. İyi oldu. Bütün bu satırlar, o muhabbetin bir özeti aslında.

Yaşanmışlıklar -ve sizin de kenarından köşesinden şahit olduğunuz yaşanmışlıklar- çok kıymetli. Tecrübe birikimi bakımından değil yalnızca; daha çok, insan olmanın ne muazzam bir şey olduğunun farkına varma imkânı verdiği için…

Gömlek giyerken dua etmek, varlığın ve onu var Eden’in farkına varmak demektir. Gözümüzün önündeki insanların farkına varmak da aynı manaya gelir. Bunu ihmal etmemek gerekir; zira bir kez irtibat kopunca su bulanıyor…

Ahmet Âmiş Efendi’nin (ks) şöyle buyurduğunu okumuştum:

“Olan olmuştur, olacak olan da olmuştur.”

Ya da halkın dediği gibi: “Su çatlağını bulur.”

Bize düşen, berrak akmaya çalışmak…

Behçet Ali Şeker

—◄◄