
Modern dünya, uzun süre klasik kolonyalizmin geride kaldığı, onun yerini daha dolaylı ve daha karmaşık bir tahakküm biçimi olan emperyalizmin aldığı düşüncesiyle okundu. Bu anlatıya göre eski sömürgecilik, doğrudan işgal, yerel iradeyi açıkça askıya alma ve dışarıdan yönetme pratikleriyle tanımlanıyordu; sonraki dönemde ise büyük güçler, aynı hedeflere çoğu zaman finans, diplomasi, askerî üsler, yaptırımlar, vekâlet savaşları ve uluslararası kurumlar üzerinden ulaşıyordu. Nitekim emperyalizm, yalnızca toprak ilhakı değil, başka toplumlar üzerinde siyasal ve ekonomik denetim kurma pratiği olarak tanımlanır. Bu yüzden yakın geçmişte birçok kişi, insanlığın artık kolonyalizmi değil, onun daha incelmiş biçimi olan emperyalizmi tartıştığını düşündü. Ancak bugün yaşananlar, bu çizginin tersine döndüğünü ve dünya siyasetinin yeniden açık kolonyal yöntemlere yöneldiğini gösteriyor.
Bu dönüşün ayırt edici özelliği, müdahalenin artık yalnızca nüfuz kurma ile yetinmemesidir. Yeni dönemde büyük güçler, hedef aldıkları toplumları yalnızca yönlendirmek istemiyor; onların siyasal yapısını parçalamayı, yönetim kapasitesini felce uğratmayı, doğal kaynakları ve coğrafi konumlarını doğrudan denetim altına almayı, hatta yerel halkın kaderi üzerinde dışarıdan karar verme hakkını kendilerinde görmeyi normalleştiriyor. “Demokrasi götürmek”, “terörle mücadele”, “insanî müdahale”, “rejim değişikliği” ya da “önleyici güvenlik” gibi söylemler, çoğu zaman bu yeni kolonyalizmin meşrulaştırıcı dili hâline geliyor. Böylece modern hukukun ve egemenlik ilkesinin gerisine düşen bir siyaset tarzı ortaya çıkıyor: Güçlü olanın, zayıf olanın toprağına, iktidarına ve geleceğine müdahale etme hakkını fiilen kendinde görmesi.
Irak bunun erken ve çarpıcı örneklerinden biriydi. 2003’te ABD öncülüğündeki koalisyon Irak’ı işgal etti; ardından kurulan Koalisyon Geçici Yönetimi, ülkenin siyasal ve kurumsal düzenini dışarıdan yeniden şekillendirmeye girişti. Bu yalnızca bir savaş değil, dışarıdan yönetim tecrübesiydi. İşgal, devlet aygıtını dağıttı, orduyu tasfiye etti ve ülkeyi uzun süreli bir kırılganlık sarmalına sürükledi. Afganistan’da da benzer bir çizgi görüldü: 2001’de başlayan ABD öncülüğündeki savaş, Taliban rejiminin devrilmesiyle başlayıp yirmi yıllık dış askerî varlık ve devlet inşası denemesiyle sürdü; fakat 2021’de Taliban’ın yeniden iktidara dönmesi, bu projenin kalıcı bir toplumsal meşruiyet üretemediğini gösterdi. Her iki örnek de emperyal nüfuzdan öte, “başka bir toplumu dışarıdan yeniden kurma” iddiası taşıdığı için yeni kolonyal mantığın habercisiydi.
Gazze soykırımı bu mantığın daha sert ve daha çıplak bir biçimini görünür kıldı. Uluslararası Adalet Divanı 26 Ocak 2024’te, Gazze’deki Filistinlilerin Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki haklarının makul biçimde risk altında olduğuna hükmederek geçici tedbirler kararı verdi. Sonraki süreçte Birleşmiş Milletler verileri, on binlerce insanın öldüğünü, geniş ölçekli yıkım yaşandığını ve kitlesel yerinden edilmeyi ortaya koydu. Bu tablo, sadece askerî bir çatışma olarak değil, bir halkın yaşama alanının sistematik biçimde daraltılması, toprağının yaşanmaz hâle getirilmesi ve geleceğinin dışarıdan tayin edilmesi olarak okunabilir. Tam da bu yüzden Gazze, çağımızın en sarsıcı yeni kolonyal laboratuvarlarından biri gibi görünmektedir.
Yakın dönemde Venezuela ve İran etrafında gelişen hadiseler de benzer bir yönelime işaret ediyor. ABD, 3 Ocak 2026’da Venezuela’da askerî operasyon düzenledi, Nicolás Maduro’yu ele geçirdi ve Trump ülkenin “güvenli ve uygun bir geçiş” sağlanana kadar ABD tarafından yönetileceğini söyledi. Bu, klasik emperyal baskının ötesinde, egemen bir ülkenin yönetimine açık müdahale anlamına geliyordu. Bugünlerde yaşamakta olduğumuz İran örneğinde de önce (2025) İsrail’in askerî ve nükleer hedeflere saldırıları, ardından ABD’nin İran’ın başlıca nükleer tesislerine yönelik doğrudan saldırıları, bölgenin büyük güçler eliyle yeniden dizayn edilmesi eğilimini derinleştirdi. Şimdi de İran ABD ve İsrail askeri ittifakıyla doğrudan bir saldırı altındadır. Amaç İran’da bir rejim değişikliğini gerçekleştirmektir. Burada mesele yalnızca güvenlik değil; hangi devletin ne kadar egemen kalabileceğine dışarıdan karar verilmesidir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz şey, emperyalizmin kolonyal çekirdeğini yeniden görünür kılmasıdır. Güçlü devletler artık sadece etki etmek istemiyor; kimi coğrafyalarda doğrudan hükmetmek, sınırları fiilen anlamsızlaştırmak, yerel iradeyi askıya almak ve halkları yönetilecek nesneler gibi görmek istiyor. Bu yüzden önümüzdeki dönemin temel sorusu, dünyanın emperyalizmin ötesine mi geçeceği değil, kolonyalizmin hangi yeni biçimler altında kalıcılaşacağı sorusudur. “Kolonyalizme dönüş” tam da bu nedenle bir benzetme değil, giderek somutlaşan tarihsel bir teşhistir.
Kadir Canatan—◄◄
