İnsan kendine “Ben kimim?” sorusunu ötekisiyle karşılaştığında sorar. Ötekinin kendinden farklı olduğunu fark ettiğinde… Benim bu soruyu sormam seksenli yıllarda başladı. Henüz 16-17 yaşlarındayken. Bu dönemde onların benden farklı olduğunu fark ettim. Onların dünyasına bir türlü giremediğimi ve kendimi sürekli “dışarıda” hissettiğimi… Onlar belliydi: Yerli, Hollandalı, rahat, özgür, özgüvenli ve emin. Bir arayış içinde değillerdi. Eğlenmek, gezmek ve neşeli olmak… Ben onları böyle algılıyordum. Yerinde olmayan, kim olduğunu bilmeyen ve sürekli farklılığını fark eden bendim. Yerliler rahattı. Onların “farkı” mesele değildi. Farklı oluşumu, hissedişimi, algılayışımı ve değerlendirmemi tam olarak anlayamıyordum. Farklı yönüm çoğu zaman “aykırılık” ve “eksiklik” olarak ortaya çıkıyordu. Bu husustaki eksikliğim de beni “keskin”, “ciddi” ve “katı” yapıyordu. Belli ki yüzeysellik ve az bilme sorununu bu tutumla gizliyordum. Ya da bu, bir gençlik tutumuydu. Gerçekliği “siyah-beyaz” görmek… Bu da tartışmalarda gerilime ve ajitasyona neden oluyordu.

Benim kendimle ilgili arayışa girmem bu şekilde başlıyor. Çok geçmeden “Ben kimim?” sorusunu cevaplamak için İslam’a yöneliyorum. Belki de “İslam’ı bilirsem hem kimliğimle alakalı soruları hem de çevreden, yerlilerden gelen soruları iyi cevaplarım.” diye düşünüyordum.

Hatırlıyorum, Arnhem Selimiye Camii’nde Abdullah Müftüoğlu’nun vaazına denk gelmiştim. İslam’ın şeriat, şeriatın da İslam olduğunu izah etmeye çalışıyordu. Çok keskin, heyecanlı ve uyarıcı bir tonda… İslam’ın suçlara verdiği cezalar ile namaz, oruç ve zekât ibadetleri aynı şeydi. Bunları ayırt etmek Müslümanlık olmazdı. Hepsi de İslam’dandı ve İslam bütün sorulara cevap, bütün problemlere çözümdü. Heyecanı, keskinliği ve dediklerinin kesin doğrular olduğunu yansıtması dikkatimi çekmişti. Hem ilgimi çekmiş hem de pek çok soru çağrıştırmıştı.

Türkiye’ye izne gittiğimizde çok kitap aldım. Sorularımın cevabını kitaplarda bulabileceğimi düşünüyordum. Bu arada Millî Görüşçü bir grup Arnhem’de Ayasofya’yı kurmuştu; ben de onlara katıldım. Millî Görüş’ün aktivist bir tutumu olduğunu fark ediyordum. Muhalifti ve gidişatı İslam’a aykırı buluyordu. Hâkim gidişatı radikal bir şekilde eleştiriyordu. Alternatif olarak “İslami çözüm” diyordu. Onlara göre “İslam hayatı bütünüyle kapsar, bölünemez; devlet ile dini ayrıştırmak büyük bir cinayettir. Hatta bir küfürdür. Müslümanları uyandırmak bizim cihadımızdır.”

Bu yaklaşım Türkiye odaklıydı. Hollanda ile bir ilişkisi yoktu. Bu arada Arnhem’de küçük bir Millî Görüş cemaati oluşmuştu. Bu cemaatin içinde kendi kimliğimi (sosyal ve dini) oluşturmam da kolay oluyordu. Millî Görüş’ün keskin, katı politik söylemi kendi aramızda oldukça etkili ve ikna edici geliyordu. Özellikle Türkiye tarihi bağlamında anlatıldığında… “Müslüman ve dindar halkı Türk devleti dini hayattan zorla kopardı, toplumu dinsizleştirdi; bu kopuş yeniden aslına döndürülmeli ve düzeltilmeli.” şeklinde bir yaklaşım vardı.

Kendi içimizde bu yaklaşımlar ikna edici gelse bile dışarıda anlatılacak meseleler değildi. Hele benim uğraştığım sorulara cevap hiç değildi. Bu konular, yaklaşımlar ve söylem, Millî Görüş’ün dışında alabildiğine anlaşılmaz oluyordu. Hatta yerlilerle bizim aramızdaki farkları daha da keskinleştirip gerilime neden oluyordu. Topluma karşı mesafe ve güvensizlik oluşturuyordu. Ancak sorularıma da cevap vermiyordu.

Belli ki iki dünya oluşuyordu: Millî Görüş cemaati ve dışarısı. Cemaatin kendi içinde tutarlı ve inandırıcı bir söylemi, ilişkileri ve pratiği vardı; buna karşılık bunlarla alakası olmayan bir dışarısı… Bu iki dünyayı bir araya getirmek, buluşturmak ve bir denge bulmak gerilime neden oluyordu. Dinden “taviz verme”, bu dengeleme ve buluşturma çabası bağlamında karşımıza çıkıyordu. Yerlilerle bu dini-politik söylemi konuşmak, onun “tutarsız”, “yüzeysel” ve “geri” olduğu gerçeğini kendiliğinden ortaya çıkarıyordu. Bir taraftan çok hızlı gerilime neden oluyor, diğer taraftan da kendi içine çekilme mekanizmasına yol açıyordu.

Seksenli yılların ikinci yarısında Wageningen Üniversitesinden bir grup öğrenci bizi İslam hakkında konuşmak üzere davet etmişti. Konu “İslam ve ekonomik kalkınma” idi. “Tam bizim konumuz.” diye düşünmüştük. Ayasofya’nın imamı ve aynı zamanda Hollanda İslam Federasyonunun başkan yardımcısı olan Ömer hocamla (rahmetle anıyorum kendisini) beraber gittik. Ömer hocam konuşacak, soruları cevaplayacak, ben de tercüme yapacaktım.

Çok geçmeden konu, kalkınma ve büyüme için sermaye birikiminin zorunlu olduğuna ve İslam’ın bunu sağlamak için ne gibi önerileri bulunduğuna geldi. Öğrencilerin temel sorusu şuydu: “Faiz ve banka olmadan Müslümanlar bunu nasıl sağlayacaklar?”

Ömer hocam, İslam’ın faiz yasağını, nedenini ve kapitalist düzenin nasıl istismar ve sömürüye neden olduğunu izah etmeye çalıştı. Bize göre İslam’ın kardeşliği, dayanışmayı ve ödünç vermeyi teşvik etmesi sermaye birikimini sağlayabilirdi. İslam’ın ekonomik düzeninde istismarı ve sömürüyü önleyecek değerler vardı.

Ömer hocam ne anlatsa öğrenciler itiraz ediyor ve anlatılanları ikna edici bulmuyorlardı. Onlara göre, faraza sermaye toplandı ve bu sermaye ile yatırımcı kâr yapacak; ancak yaptığı kârdan, ödünç aldığı sermayenin sahibine ana para dışında hiçbir pay vermeyecek. Sermayeyi toplayan ve yatırım yapan zengin olacak, ancak sermayenin asıl sahibi “haram” olduğu gerekçesiyle hiçbir şey almayacak. Bu durumda kimse parasını yatırım amacıyla ödünç vermezdi. Onlara göre İslam’ın bu husustaki yönlendirici ilkeleri istismara da açıktı.

Ömer hocam da ben de artık tıkanmıştık. Cevap veremiyorduk. Öğrenciler, İslam’ın faiz yasağının kalkınmanın ve büyümenin dayanağı olan sermaye birikimini ve yatırımı imkânsız kıldığını ortaya koymuşlardı. Biz de şok olmuştuk.

Ancak ben yine de okursam, tartışırsam ve derin düşünürsem tutarlı, doğru, İslami ve ikna edici bilgiye ulaşabileceğime inanıyordum. Derin, tutarlı ve güven verici bilginin kitaplarda olduğuna inancım kesindi. İslam yüzeysel olamazdı; yüzeysel olan, onun adına konuşanlardı.

Wageningen Üniversitesi öğrencilerinin sorularına cevap veremeyen bizdik. Diğer taraftan, “kaynak odaklı” gerekçelendirmenin hayatta her zaman karşılık bulmadığını ve tıkandığını da tecrübe ettim. Kaynağın arkasındaki “akıl” ise bizim için ulaşılamazdı. “Allah’ın hikmetinden sual olmazdı.” İnsanların İslam’ın emirlerinin illetlerini bilme çabaları spekülatif bir çaba idi. Ve emirlerin statüsü açısından herhangi bir anlamı olamazdı.

Yine bu dönemde ve buna benzer tecrübelerden dolayı, İslam’ı Müslüman olmayanlara tebliğ etmenin hiç de anlamlı olmadığını fark ettim. Önce biz kendimizi ve kimliğimizi anlamalıydık. Artık benim odağım kendimize yönelik olacaktı.

Geri kalmış isek bunun bizdeki karşılığını bulmak gerekti. Diğerleri bizi işgal etmiş ise bizim de işgale elverişli olmamız söz konusuydu. Diğeri bizi çökertti ise bizim de çökmeye elverişli olmamız vardı. Nedeni hep diğerinde görmek, hem kendini avutmak hem de geri kalmaya devam etmek anlamına geliyordu.

Doksanlı yıllara geldiğimizde, bu tutarlı ve akli İslami bilginin Millî Görüş’ün dini-politik söyleminde olmadığını iyice fark ettiğimi hatırlıyorum. Türkiye koşullarında ortaya çıkan Millî Görüş dini-politik söylemi, tabii olarak “ideolojik”, “şekilci” ve “polemik” olmak zorundaydı. Daha çok nelere karşı olunduğu üzerine kurgulanmıştı.

Zulme ve sömürüye karşıydı. Bağımsızlık istiyordu. Uluslararası güçlere karşıydı. Antisemitistti. Yahudi ve Siyonist odakların dünyayı idare ettiklerini ve çok güçlü olduklarını söylüyor, buna karşı uyarıyordu. Bütün güç odakları İslam düşmanıydı ve Millî Görüş’ün iktidarına engel oluyorlardı. Çökertilmiş İslam medeniyetini yeniden diriltecekti.

Ağır sanayi, adil düzen, Batı karşısında dik ve özgüvenli durmak, faiz ekonomisinin sömürü hortumlarını kesmek bu söylemin sloganlarıydı. Söylemin temeli, muhalif ve düşman olanların yanlışları üzerinden kendi söylemini oluşturuyordu. Ne istemediğini iyi biliyordu. İçeride olanlara bu söylemin oldukça inandırıcı, gerçek ve heyecan verici geldiği belliydi. Küçük veya büyük bütün toplantılar coşkulu oluyordu.

Temel maksat Türkiye’de iktidara gelmekti. Ne istediğini iktidara geldikten sonra icraatıyla ortaya koyacaktı. İktidara yaklaştıkça hareket “askeri disiplinle” idare ediliyor, politik söylemin dili keskinleşiyordu. Önder insanlarla kendi içimizde tartışmak, olanı biteni değerlendirmek, daha iyi anlamaya yönelik sorular sormak dahi pek mümkün olmuyordu. Özel görüşmelerde dahi…

İyi hatırlıyorum; A. Şener, R. T. Erdoğan, O. Asiltürk, B. Zengin, S. Kazan, B. Arınç ve diğer milletvekilleri ile görüşmelerimizde de bu oluyordu. Hep bizde hayranlık oluşturmaya çalışıyorlardı. Türkiye’de “dava” ve “kadro”, bizde ise “para” vardı.

Bu keskin ve sloganik söylemin bana uygun olmadığını gittikçe daha belirgin bir şekilde fark ediyordum. “Siz düşünmenize gerek yok, biz biliyoruz; soru sormayın, itaat edin. Her şeyi bilmiyorsunuz, her şeyi size anlatamayız. Siz asker, biz komutan.” tutumları benim tabiatıma uygun değildi.

Hâlbuki kalkınma bilimlerinde yüksek mühendis olmuştum. Bilim tarihi, kalkınma politikaları, kalkınmada teknolojinin etkinliği, modern toplumların oluşumu gibi konulara iyice vakıftım. Ve bu konularda tartışmak istiyordum.

Millî Görüş söylemindeki anti-Batıcı, anti-Hristiyan ve anti-Yahudi tutumu yadsıyor, abartılı ve gereksiz buluyordum. Batı, bilim ve aydınlanma kültürü sayesinde kendini dönüştürdü. Bunun neticesinde zengin oldu, bilgili oldu, endüstri devrimini yaptı, güçlü oldu ve dünyada belirleyici, işgalci ve sömürgeci oldu.

Bana göre bu hep böyle idi. İnsanlık tarihinde güçlü olan her zaman işgalciydi. Bundan Müslümanlar da müstağni değildi. Müslümanların Medine şehir devletinden çıkıp Viyana’ya, Çin’e, Fransa’ya ve Afrika’nın içlerine kadar niçin genişlediğini düşünüyordum. Bu genişlemeye Müslümanların “fetih” demesi olanı değiştirmiyor. Güçlü olduğun için başkasının yurduna geliyorsun ve “Artık burası benim oldu.” diyorsun. Karşı çıkanları da öldürüyorsun. Müslümanların Batı ve Hristiyanlara yönelik bu kadar yoğun eleştirisini anlamsız buluyordum. Tam bir propaganda idi.

Batı dünyasının göreceli güç üstünlüğü olağanüstü ve avantajlı. Kendisine alternatif güçlerin oluşumunu da istemiyor. Muhtemel oluşumları da sabote ediyor. Olağan olan da bu. Devletlerin genelde “eşit” koşullara sahip olduğu 15. asırda değiliz. Açık bir dünyada yaşıyoruz. Bilgi, teknoloji, sermaye ve insan kaynaklarının mobil olduğu koşullar hâkim.

Bu ortamda Müslümanların “güce” odaklanması bana sorunlu geliyordu. En zayıf olduğun alanda çatışmaya giriyorsun. Yerleşik ve güçlü olanların tabii ki dikkatini çekiyorsun. Söylemin ve hareketin tehdit kaynağı oluyor. Bana göre bu yaklaşım, Batı eleştirisinin çok fazla abartılmasından kaynaklanıyordu.

Üstelik bu odaklaşma Müslümanları “Batı taklitçisi” yapıyordu. Batı’nın güçlenmesinin nedenlerine dair algı, Müslümanların “kalkınma” ve “güçlü olma” söylemlerine neden oluyordu. Bu kimi zaman “top-tüfek”, kimi zaman “düzenli ordu”, kimi zaman “fen”, kimi zaman “sekülerleşme”, kimi zaman “teknoloji”, kimi zaman “ağır sanayi”, kimi zaman “adil düzen”, kimi zaman da “savunma sanayii” oluyordu. Ancak hiçbir zaman umduğuna da ulaşamıyordu.

Bu yaklaşım Müslümanları ve liderlerini hem Batı hakkında yüzeysel, sloganik ve önyargılı yapıyor hem de İslam, tarih, toplum, öz kaynaklar, stratejik konum ve avantajlar hakkında yüzeysel, sloganik ve şekilci hâle getiriyordu.

Kendi rolüne, dezavantajlarına, kendinden kaynaklanan engellere, kendi katkısına ve imkânlarına yönelemiyordu. İçeriyi ya dışarıdan aldıklarıyla dönüştürmeye çalışıyor ya da içeriyi dönüştürmek için “ötekinin” zıddıyla hareket etmeye yöneliyordu.

Ben bu dönemde “kendine yönelik” dönüşüm imkânlarına odaklandığımdan, benim yaklaşımımın karşılığı yoktu. Dönüşüm zorunluydu. Ancak bunun başlangıcı “öz eleştiri” ile başlamalıydı. Kendimize ve dönüşüme yönelik…

Bu aşamada Batı’dan bize ne idi? Doksanlı yıllarda da iki binli yıllardan sonra da bunun imkânı ve ortamı hiç olmadı. Dolayısıyla da hiçbir şey değişmedi.…        —◄◄