
2009 yılında, Rotterdam’daki evinde hocam Anton Zijderveld ile yaptığımız sohbeti hâlâ hatırlıyorum. Kendisi sadece Hollanda’nın değil, Avrupa’nın da saygın sosyolog ve siyaset düşünürlerinden biriydi. O gün, yüzünde ciddi bir ifade ile bana şunu söyledi: “CDA üyeliğimi iptal ettim.” Gerekçesini sorduğumda ise elindeki kitabı gösterdi: Populisme als politiek drijfzand (Popülizm: Politik Bataklık). Zijderveld, Hristiyan Demokrat Appel’in (CDA) giderek popülist bir dile kaymasından duyduğu derin rahatsızlığı dile getiriyor, bu bataklığa saplanmak istemediğini açıklıyordu. Onun bu tavrı, bana popülizmin bir düşünür gözünde ne denli yıkıcı bir tehdit olarak görüldüğünü anlatmıştı.
Hollanda siyasetinde popülizmin kökleri aslında 20. yüzyılın son çeyreğine dayanır. 1960’lardan itibaren toplumsal yapı büyük bir dönüşüm yaşamış; sütunlaşma (verzuiling) çözülmüş, sekülerleşme hızlanmış, göç olgusu toplumun gündemine oturmuştu. Bu değişimler, geleneksel siyasi partilerin tabanını daraltırken, “halkın sesi”ni temsil ettiğini iddia eden yeni aktörlere alan açtı.
1990’larda Hans Janmaat ve onun liderliğini yaptığı aşırı sağcı Centrumpartij (Merkez Parti), popülizmin ilk nüvelerini ortaya koydu. Ancak bu hareketler marjinal kaldı. Asıl kırılma, 2000’lerin başında Pim Fortuyn ile yaşandı. Fortuyn, Hollanda’da göçmen karşıtlığını, İslam eleştirisini ve sıradan yurttaşın kaygılarını dile getirerek büyük bir popülist mobilizasyon başlattı. Onun 2002’de öldürülmesi, popülizmin Hollanda siyasetinde kalıcı bir iz bırakmasına neden oldu.
Fortuyn’ün ardından sahneye çıkan Geert Wilders, Partij voor de Vrijheid (Özgürlük Partisi, PVV) ile popülizmi kurumsallaştırdı. Wilders, AB karşıtlığını, göçmen ve İslam karşıtlığını, “elitlere” ve “Lahey’deki siyasetçilere” yönelttiği sert eleştirilerle popülizmi merkez siyasetin ana eksenlerinden biri hâline getirdi. Onun söylemleri sadece PVV’ye oy kazandırmadı; aynı zamanda ana akım partileri de daha sert güvenlik ve göç politikalarına yöneltti.
İşte hocam Zijderveld’in CDA’ya yönelik eleştirisi tam da buydu: Bir zamanlar merkez sağın makul sesi olan parti, popülist dalganın söylemlerini ödünç alarak kendi kimliğini aşındırmaya başlamıştı.
Popülizmin yükselişi, sadece liderlerin retoriğiyle açıklanamaz. Hollanda toplumu, küreselleşme, Avrupa bütünleşmesi ve göçün yarattığı kültürel çeşitlilikle karşı karşıya kaldı. Bir kesim, kendi kimliğinin ve refah devletinin tehdit altında olduğunu düşündü. Bu kaygılar, popülist aktörler tarafından “biz” ve “onlar” karşıtlığına dönüştürüldü. “Halk” ile “elitler” arasındaki mesafe sürekli vurgulanırken, göçmenler ve Müslümanlar âdeta günah keçisi ilan edildi.
Popülizmin en yıkıcı etkisi, siyaseti ortak akıl ve uzlaşı zemini olmaktan çıkarmasıdır. Hollanda gibi koalisyonlara dayalı, konsensüs kültürü güçlü bir ülkede, popülizm toplumsal kesimleri karşı karşıya getirerek bu dengeyi zedeledi. Siyaset, çözüm arayışından çok düşman üretme ve kutuplaştırma sürecine dönüştü.
Bir diğer ifsat edici boyut, siyasal dilin sığlaşmasıdır. Popülizm, karmaşık sorunlara basit çözümler önerir; gerçekliği slogana indirger. Bu durum, seçmenin beklentilerini gerçekçi olmayan bir zemine taşır. Siyasetçiler ise oy kaygısıyla bu dile kapıldığında, kurumların ve politikanın ciddiyeti aşınır.
Toplumsal düzeyde ise popülizm, “öteki”ne duyulan güvensizliği körükler. Hollanda’nın yüzyıllar boyunca övünç kaynağı olmuş çokkültürlü ve hoşgörülü imajı, popülist söylemlerle ciddi bir darbe almıştır. Göçmenler, yurttaşlık kimliğine dâhil edilmek yerine sürekli dışlanan bir “tehdit” olarak sunulmuştur.
Hocam Zijderveld’in yıllar önce dile getirdiği uyarı bugün daha anlamlı hâle geliyor. Popülizm, gerçekten de bir “politik bataklık”tır: İlk bakışta halkın sesini yükseltiyor gibi görünür, ama aslında siyasetin temellerini çürüten bir süreci tetikler. Hollanda’da popülizm, partilerin kimliklerini aşındırmış, uzlaşı kültürünü yıpratmış ve toplumu keskin fay hatlarına ayırmıştır.
Hollanda siyaseti, demokrasinin asıl gücünün popülizmin kolaycı söylemlerinde değil, çoğulculuğu ve uzlaşıyı koruyan ilkelerinde yattığını yeniden hatırlamak zorundadır.
Aksi hâlde, popülizmin ifsat edici etkileri sadece bugünün değil, geleceğin de en büyük tehdidi olmaya devam edecektir.
Kadir Canatan —◄◄
NL
HET FENOMEEN DAT DE NEDERLANDSE POLITIEK CORRUMPEERT: POPULISME
Ik herinner me nog goed het gesprek dat ik in 2009 in het huis van mijn docent Anton Zijderveld in Rotterdam had. Hij was niet alleen een gerespecteerde Nederlandse socioloog, maar ook een denker van Europees formaat. Die dag zei hij met een ernstige blik: “Ik heb mijn lidmaatschap van het CDA opgezegd.” Op mijn vraag waarom, liet hij mij zijn nieuwe boek zien: Populisme als politiek drijfzand. Volgens hem was het CDA steeds meer afgezakt in populistisch vaarwater en hij wilde niet meegesleurd worden in dat moeras. Dat moment liet mij zien hoe groot de dreiging van populisme voor een denker als Zijderveld was.
De wortels van populisme in de Nederlandse politiek gaan terug tot het laatste kwart van de twintigste eeuw. Sinds de jaren zestig onderging de samenleving een ingrijpende verandering: de verzuiling viel uiteen, de secularisering zette door en immigratie werd een permanent thema. Deze veranderingen deden de traditionele partijen hun vaste achterban verliezen, waardoor er ruimte ontstond voor nieuwe actoren die beweerden “de stem van het volk” te vertegenwoordigen.
In de jaren negentig waren het figuren als Hans Janmaat en zijn Centrumpartij die de eerste contouren van populisme zichtbaar maakten. Toch bleven deze bewegingen marginaal. De echte breuklijn ontstond begin jaren 2000 met Pim Fortuyn. Fortuyn bracht immigratiekritiek, islamkritiek en de zorgen van de gewone burger naar het centrum van het politieke debat. Zijn moord in 2002 gaf het populisme een blijvende plaats in de Nederlandse politiek.
Na Fortuyn trad Geert Wilders naar voren met zijn Partij voor de Vrijheid (PVV). Hij wist het populisme te institutionaliseren. Wilders combineerde EU-scepsis, immigratie- en islamkritiek met felle aanvallen op “de elite” en “de Haagse politiek”. Daarmee maakte hij het populisme tot een vaste as van het politieke bestel. Zijn retoriek leverde niet alleen stemmen op voor de PVV, maar dwong ook gevestigde partijen tot een hardere koers inzake veiligheid en migratie. Precies dat was de kritiek van Zijderveld op het CDA: een partij die ooit het redelijke geluid van het politieke midden belichaamde, begon zich steeds meer het vocabulaire van het populisme eigen te maken en zo haar eigen identiteit uit te hollen.
De opkomst van populisme kan niet alleen door de retoriek van leiders verklaard worden. De Nederlandse samenleving werd geconfronteerd met globalisering, Europese integratie en culturele diversiteit door immigratie. Een deel van de bevolking kreeg het gevoel dat hun identiteit en verzorgingsstaat onder druk stonden. Populistische politici wisten deze gevoelens te vertalen in een scherpe tegenstelling tussen “wij” en “zij”. Het volk tegenover de elite, autochtonen tegenover migranten – een simplistische maar effectieve scheidslijn.
Het meest destructieve effect van populisme is dat het de politiek wegvoert van overleg en consensus. In een land als Nederland, waar coalitievorming en compromis altijd de basis waren, ondermijnt populisme dit evenwicht door bevolkingsgroepen tegenover elkaar te zetten. Politiek wordt zo geen zoektocht naar oplossingen, maar een strijd om vijanden te benoemen en tegenstanders te verketteren.
Een ander corrumperend aspect is de verschraling van het politieke discours. Populisme biedt eenvoudige antwoorden op complexe problemen en reduceert de werkelijkheid tot slogans. Daardoor verschuiven de verwachtingen van de kiezer naar een irreëel niveau. Wanneer gevestigde partijen zich hieraan aanpassen uit angst voor stemmenverlies, gaat de ernst en geloofwaardigheid van de politiek verloren.
Op maatschappelijk vlak vergroot populisme het wantrouwen tegenover “de ander”. Het beeld van Nederland als een tolerant, multicultureel en open land – eeuwenlang een bron van trots – is door populistische retoriek aangetast. Migranten worden niet opgenomen in een gedeelde burgerschapsidentiteit, maar keer op keer neergezet als bedreiging.
Wat mijn docent Zijderveld jaren geleden waarschuwde, is vandaag actueler dan ooit. Populisme is werkelijk een “politiek drijfzand”: het lijkt de stem van het volk te verheffen, maar in werkelijkheid ondermijnt het de fundamenten van de politiek. In Nederland heeft populisme partij-identiteiten uitgehold, de consensuscultuur aangetast en de samenleving langs scherpe breuklijnen verdeeld.
De Nederlandse politiek moet zich herinneren dat de ware kracht van democratie niet ligt in de gemakzuchtige retoriek van het populisme, maar in de beginselen van pluralisme en compromis. Doet men dat niet, dan zal de corrumperende werking van populisme niet alleen het heden, maar ook de toekomst blijven bedreigen.
Kadir CANATAN
