Seninle dağları delip ardına varsaydık, oğlum. Ben böyle beklemezdim; dağlar altında kaldım. Çiçekler derseydim sana, çiçekler içinden çiçekler beğenerek en çok seni seçseydim.

Seni severken kendime bir babalık gönenci gelseydi… Bu gurbet hayatının pençesinden koparsaydım iyi baba olmayı. Kardeşler arasında sen boynunu uzattın felek kasabına. Yetişip elini kavrayamadım. Göğe bakıp, “Rabbim, bir koç oğlum yerine…” diyemedim. İbrahim olamadım, oğlum. Annen Hacer yükünü hep taşıdı. Seni kalbinin yanına bir kalp gibi sığdırdı. Her kalp atışında annen seni yaşattı. Biz cenazeye durduk, herkes gördü. Annen basübadelmevt mevte durdu. Topuğuyla hayatın damar suyunu arar gibi… O buldu, ben kuraklık sakası oldum. Ben böyle bilmezdim, oğlum.

Yüzümün asık olduğuna bakma sen. Sert duruşuma aldırma. Hayata çok sorular sordum; cevaplarını bulmak için çabalarken seni ihmal ettim. “Böyle olsun istemezdim.” cümlesini şimdi kurabiliyorum. Sen gittikten sonra kalan boşluğun içinde düştüm. Bir kuyu gibi… Her yerim yara bere. Kendime dönüp, “Ben varım.” diyebildim. Ama sen yoksun, oğlum. Zamanı geri çevirebilmek mümkün değil. Senden geriye kalan elbiselerine yüzümü sürdüm. Gözlerim açıldı ama sen gittin, oğlum. Gözlerimin önünden ağır ağır düşen bir kar tanesi gibi gittin, oğlum…

Annene ne diyeceğim? Yangın yerine dönen kalbini, dinmeyen gözyaşlarını nasıl dindireceğim? Nazenin gelin geldiği günden bugüne çok şeyler yaşadı, kalbini çok kırdım. O, her defasında içine döndü; hep içine. Yanına varmaya mecalim yok. Hani bir gayretle varsam, “Hatun, yapma etme.” desem, beni görür mü? İçinden çıkıp sesime ses verir mi? Ah oğlum, yokluk, gurbet derken yıpranmış ama her zaman dağ gibi ardımızda durdu annen. Şimdi benim sesimi duymayan annenin karşısına çıksan, yüzünü ellerinin arasına alsan, her şey birden hallolur gibi… Seni dinler annen, oğlum. Ama sen gittin, ardında bakakaldı annen…

Seni mi çok sevdim, yoksa kardeşlerini mi? Ayırdım mı seni? Babaları için bütün evlatlar birdir, oğlum. Korku dolanır babaların kalbinde; yetememek, eksik kalmak korkusu. Güçlü olmak zorundaydım. Sendelediğimde bile güçlü görünmek için çabaladım. Kardeşlerini ayırmadım, hayır, asla. Onların yüzlerinde seni görüyorum. Sesin geliyor kulağıma; sesini kardeşlerinin sesinden ayırmadan dinliyorum. Her sofraya oturduğumuzda bir tabak eksik. Kardeşlerin yuvadan uçtular. Şimdi tek başıma dört duvar arasında bir başımayım.

Hâlimi görsen ne kadar içlenirdin…

Babalık evlat yaşarken öğrenilirmiş. Sana söylemek istediklerim içimde dolaşıyor. “Daha sonra konuşuruz.” dediğim her şey karşıma çıkıyor, içim içimi yiyor. O “biraz sonra” hiç geri gelmeyecek. Ben de yavaş yavaş tükeniyorum, oğlum.

Ben de bir hayat yaşadım, oğlum. İnsanlar arasından geçtim. Yokluk, gurbet gördüm. Pişmanlıklar… Ah, o vicdanımı kanatan pişmanlıklar. Bileği bükülmez benim, belimi büktü.

Yakın zamanda annen de beni bırakıp gitti. O sessiz, hep geride derinden akan, kahrımı çeken annen de beni bırakıp gitti. Ciğerlerime gelip oturmuş hırıltı, saatin tik tak sesi gibi zamanımı eksiltiyor. Yardımsız ayakta duramıyorum, oğlum. Sana kavuşacağım günü beklemekten başka elimde bir şey kalmadı. Sıramı bekliyorum. Hayat akıyor. Başımı yastığa her koyduğumda hatıralar sökün ediyor, her şeyi yeni baştan yaşıyorum. Günler böyle geçip gidiyor.

Oğlum, Fuad’ım. Sen gittiğin o gün bütün dünyam yıkıldı. Hayatı yaşadım ama gel bir de bana sor. Artık annen de yanında, yalnızlık çekmeyeceksin. “İzine gitmeseydim, o yolları geçmeseydim.” diyerek çok dizlerimi dövdüm. Bağışla beni, oğlum. Böyle olmasını istemezdim. Annene selam söyle, oğlum; benim çileli hatunuma. İçimden böyle geldi. Belki bana kalbi kırık olanlar beni affeder.

Oğlum, dört nala koşuyor zaman. Günün birinde kavuşacağız.

Behçet Ali Şeker           —◄◄