Merhaba değerli dostlar,

Ömrümüzün ahirinin evvelinden daha hayırlı ve bereketli olması dileği ile söze başlayalım.

Aileden başlayarak içinde bağlı bulunduğunuz tüm aidiyetlerinizi sorgulayıp yanlışları reddetme kıvamına geldiğinizde zincirler gerilmeye başlar. Ya kırarak özgürleşeceksiniz, ya da gevşeterek

acizliğe, gevşekliğe devam edeceksiniz.

Ahlak bilgeliğe, bilgelik ahlâka götürür. Her ikisi ise sizi devrin hurafelerine, zulümlerine karşı sorumlu fakat çağdaş Fir’avn ve  Bel’amlarına karşıda sorunlu hâle getirir. Kitlelere/halklara gelince, Fir’avn ve Bel’amların telkiniyle kolayca kandırıp, ayartarak bir kaç dîni ve millî sloganlarla dilediklerini linç etmeye yetecektir.

Hani eski Türk filmlerinde namussuz bir kaç kişinin hileyle  namuslu bir kadına iftira atarak ve halkı kışkırtıp  “Vurun kahpeye!” çığırtkanlığıyla linç etmeleri var ya..

İşte aynı o rolü oynayan ünlü ünsüz bir sürü namus ve şeref yoksunu var.

Bu herifler “Allah” adına, “din ve milliyet” namına tüm kutsalları istismar ederek avamın cehaletinden de istifa ederek her türlü melaneti yaptıracak kadar hilebaz ve şeytanlığı melek sûretinde / sûreti haktan görünerek yapmaktadırlar.

Fakat bu yobaz ve şarlatanlara rağmen, tarih boyunca baskı, tehdit ve linç edilseler de korku zincirlerini kıran yiğitler de olmuştur. Bunlar peygamberler, sahabeler, havariler, veliler, feylesoflar ve aynı şerefe sahip bazı âsiler.

(Âsiler demem, her biri kendi çağının zalimlerine isyan etmiş,  atalardan kalan batıl inançlara karşı mücadele etmiş toplum tarafından kafir ve hain ilan edilmiş olmalarındandır.)

İlginçtir, bunların çoğu kendi döneminde tekfir ve linç edilmesine rağmen üzerinden bir kaç yüz yıl geçince de aziz ve kahraman olarak saygı ve hayranlıkla yâd edilmiş ve her birinin başına türbeler dikilmiştir.

“Sağlığında nice ehl-i hünerin

Bir tutam tuz bile yoktur aşına.

Öldürüp onu evvel açlıktan

Sonra bir türbe yaparlar başına”

…………….   ……………..

Sevgili Cenap, şimdi anladın mı?..

Madalyon sandığın ünvan ve şöhret boynunda bir bukağı;

künye sandığın mülk ve servet bileğinde bir kelepçe,

halhal sandığın altın, gümüş ve tüm ziynetler de ayağında bir prangaymış meğer.

Övünmenin sırıttığı o çirkinlikten kurtulup bir de övülmeyi beklememek var ya…

Kendini bırakıp unutabilmek…

Meğer esaret zincirlerden kurtulmakmış.

Mü’minlerin aynasından bir bak kendine..

Meğer sırtında kanat sandığın şeyin (kibir) aslında bir kambur olduğunu gördüğünde..

Sürekli ilgi ve övgü dilenciliğinin bele bağlanmış bir taş gibi seni dibe vurduğunu hissettiğinde..

Kendini yüceltmeye çalışırken, çıktığın “zirvelerde” havasız, nefessiz kaldığını fark ettiğinde..

Kazanmanın, başarmanın verdiği gururla (halktan uzaklaşarak) yukarı doğru yükselirken muallakta (boşlukta) garip tek başına yapayalnız kaldığında…

Benlik iddiasını bırak.

Kin ve kahır zincirini kır.

Kibir yükünü at.

Kendini bırak.

Kendinden çık.

Kendini de unut, tüm olan biteni de, kalbine yük ettiğin kötülükleri de.

Tabii/ doğal ol toprak gibi mütevazı.

Aslın toprak senin İblis’in/ şeytanın küçümsediği. Ateşe göre serin, ateşe göre sakin ve engin. Üzerine atılan her kötülüğe (kemreye) karşın en temiz en leziz sebzeler, meyveler, ekinler (ekmek) veren toprak gibi ol.

Aşık Veysel’in ruhu şâd olsun, “Benim sadık yârim kara toprak..” gibi bereketli, kerim / cömert ve üretken ol sevgili Cenâb’ım..

Murad Altun —◄◄