Çağdaş İslam düşüncesinde, Müslüman dünyanın karşılaştığı toplumsal, siyasal ve kültürel krizleri aşmak ve bir çözüm yolu sunmak amacıyla pek çok kavram geliştirilmiştir. Bu kavramların her biri bir problem ve bir çözümü ifade eder. Sözgelimi Pakistanlı düşünür Muhammed İkbal, “İslam’da Dinî Düşüncenin Yeniden Yapılanması” adlı kitabında İslami düşüncenin “Yeniden Yapılanma”sını önerir; İkinci Meşrutiyet’te İslamcılar “Öze Dönüş” hareketini başlatmışlardır. İranlı sosyolog ve düşünür Ali Şeriatı “Öze Dönüş” adıyla bir kitap yazmıştır. Türkiye’de ise, geçtiğimiz günlerde vefat eden Şair-Yazar Sezai Karakoç “Diriliş” kavramı ekseninde Müslüman dünya için çareler önermiştir. Elbette kavramlar bunlarla sınırlı değil, bunların yanı sıra başka kavramlar da düşünce dünyasında geniş yankı bulmuştur. Şimdi bu kavramlarla tam olarak ne anlatılmak istenmektedir, kısa ve özlü bir soruşturma yapacağız.

Klasik dönemde büyük düşünür Gazzâlî çağdaş İslam düşüncesinde de sıkça kullanılacak olan  “İhya” kavramını ortaya atmıştır. Bu kavram, genelde İslam’ın ruhunu yeniden canlandırma, asıl değerlerini topluma kazandırma arayışını vurgulasa da, Gazzâlî bu kavramı İslami ilimler alanındaki bir canlanmayı ifade etmek üzere kullanmış ve meşhur eseri “İhyâ’u Ulmû’id-Din”i

yazmıştır. Ona göre İslami ilimler alanında bir kriz yaşanmaktadır ve bu krizi aşmak için “din bilimlerinin ihya edilmesi” gerekmektedir. Bu eser, onun yaşadığı bireysel krizle ilgilidir. Gazzâlî, nasıl bir kriz yaşadığını ise “El Munkizü Mined Dalal” (Verlost van onzin) adlı kitabında anlatmıştır.

Çağdaş döneme girerken en çok kullanılan kavram “Islah” (Reform) kavramıdır. Kur’an merkezli olarak kullanılan bu kavram, İslam toplumlarının ahlâkî, sosyal ve siyasi açıdan düzeltilmesi gerektiğini ifade eder. Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh gibi isimler, “ıslah” kavramını modernizmle harmanlayarak Müslümanların geri kalmışlığını aşma çabalarına yön vermişlerdir. Başka bir deyişle onlar, “ihya” (canlanma) kavramını, özellikle İslam dünyasının 19. yüzyıldaki sömürgecilik, geri kalmışlık ve iç durgunluk problemlerini aşmak amacıyla kullanmışlardır. Bu iki önemli düşünürün “ihya”ya yüklediği anlam, sadece dini canlandırma değil, aynı zamanda toplumsal ve entelektüel dirilişi ifade eder. Daha somut bir ifadeyle bu kavram, taklitten içtihada geçiş, bilimi ve aklı yeniden merkeze alma, din ile toplumu bütünleştirme ve Batı karşısında güçlü, özgüvenli bir Müslüman kimliği inşa etme amacı taşır. Onların vizyonu, geçmişe nostaljik bir dönüş değil, İslam’ın özündeki dinamizmi bugünün koşullarına uygun şekilde harekete geçirme çabasıdır.

Aynı şeyleri Muhammed İkbal, başka bir kavramla gündeme taşımıştır: “Yeniden Yapılanma”. Yeniden yapılanma (Reconstruction) kavramı, dinî düşüncenin çağın değişen şartlarına ve insanlık tecrübesinin yeni gerçekliklerine uygun olarak yeniden gözden geçirilmesi ve inşa edilmesi anlamına gelmektedir. İslam dünyası, uzun bir entelektüel durgunluk döneminin ardından, modern bilimsel ve felsefi gelişmeler ışığında, kendi dinî düşüncesini yeniden yorumlamak ve yapılandırmak zorundadır. Bu yeniden yapılanma, yalnızca modern hayatın gereksinimlerine uyum sağlamak değil, aynı zamanda insanlığın ruhani ihtiyaçlarına cevap vermek, bireysel özgürlüğü güçlendirmek ve toplumların manevî temellerini yeniden inşa etmek için de gereklidir. Ona göre, modern Avrupa’nın idealist sistemleri, saf akıl yoluyla ulaşılan gerçeklerin, derin bir inanç ateşini ve toplumsal dönüşümü tetikleyemediğini göstermektedir. Din, insanları derinden etkileyen ve onları dönüştüren bir güce sahiptir; bu nedenle dinî düşüncenin yeniden yapılanması, bu gücün çağdaş dünyanın ihtiyaçları doğrultusunda yeniden canlandırılmasını amaçlamaktadır.

20. yüzyıla geçerken Osmanlı’da İstanbul merkezli gelişen İslamcılık, “Öze Dönüş” (Asl’a Rücu) kavramıyla İslam toplumlarının içinde bulundukları siyasi, toplumsal, kültürel ve dinî krizleri aşmak için İslam’ın saf ve ilk kaynaklarına dönülmesini kastetmişlerdir. Bu kavram, özellikle 20. yüzyılda modernleşme, Batılılaşma ve sömürgecilik etkisine karşı bir karşı duruş olarak şekillenmiş ve İslam dünyasında geniş yankı bulmuştur. İslamcı düşünürlere göre, Müslüman toplumların çözümü yeniden Kur’an ve Sünnet’e dönmek, oradan hareketle özgün bir toplumsal düzen kurmaktır. Öze dönüş kavramı, İslamcıların modern sorunlara geçmişin değerlerinden ilham alarak çözüm üretme çabasını simgeler. Ancak bu dönüş, tarihsel bağlamdan kopuk bir şekilde geçmişe dönmekten ziyade, geçmişin özündeki dinamiklerin günümüz koşullarına uygun hale getirilmesini ifade eder.

İslamcılar, dinin tarih boyunca taklitçi yaklaşımlarla (mezhepçi katı kurallar ve eski yorumların sorgulanmadan kabulü) donuklaştığını ve toplumların gelişmesini engellediğini belirtirler. Bu nedenle içtihad (bağımsız düşünme ve yeni yorumlar yapma) kapısının yeniden açılmasını önerirler. İslamcılar, zaman içinde dinin özüyle bağdaşmayan bidatların (sonradan eklenen unsurlar), mezhepçi yorumların ve gelenekçi düşüncelerin İslam’ın temel ruhundan sapmalara neden olduğunu düşünürler. Bu yüzden, Kur’an ve sahih Sünnet’in ışığında İslam’ın temel ilkelerine geri dönülmesini savunurlar.

Çağdaş İslam dünyasında “yeniden düşünme” veya “yenilik getirme” olarak kullanılan “Tecdid” kavramı, dinin özüne bağlı kalarak değişen dünya koşullarına uygun çözümler geliştirmeyi ifade eder. Bu kavram, İbn Teymiyye’den bu yana, özellikle selefi düşünce çevrelerinde yaygın şekilde tartışılmıştır. Ancak çağdaş selefiler tecdid ile İslami düşünceye sonradan karıştırılan şeylerin temizlenmesine daha çok vurgu yaparlar. Bidatlerle savaşım öncelikli bir meseledir.

Sezai Karakoç, “Diriliş” kavramıyla Müslüman dünyanın manevî toplumsal ve medeniyet anlamında yeniden uyanışını ve inşasını kastetmektedir. Bu kavram, yalnızca bireysel bir manevî dönüşümü değil, aynı zamanda İslam’ın öz değerlerine dayanan yeni bir medeniyet tasarımını içerir. Karakoç’un “Diriliş” kavramı, İslam toplumlarının modern çağda yaşadığı kimlik bunalımını, kültürel erozyonu ve medeniyet krizini aşmayı hedefleyen bir bütüncül fikri ve ahlâkî dönüşüm projesidir. O, Soğuk Savaş döneminde yenilikleri ve atılımları ifade etmek üzere kullanılan ve Türkiye’de Kemalizm’in etkisiyle olumsuz bir anlam yüklenmiş olan “Devrim” ve “Devrimcilik” gibi kavramlara alternatif olarak “Diriliş” kavramını öne çıkarmıştır. Ona ait şu sözler onun çizgisinin farklı boyutlarını ifade eder:

“Diriliş, ruhun yeniden Allah ile buluşmasıdır. O ruh buluşunca hayatın her alanında adalet, ahlâk ve düzen kendiliğinden gelir.”

“Diriliş, kalbin sanatla yeniden dirilmesidir. İslam medeniyeti estetik olmadan asla yükselemez.”

“Diriliş, milletlerin değil, İslam’ın ruhunda birleşmiş insanlığın ortak dirilişidir.”

Yirminci yüzyılın ortalarından itibaren medeniyet merkezli tartışmalar yeniden canlanmış ve Cemil Meriç ve Aliya İzzetbegoviç gibi isimler, medeniyetin İslam dünyası için yalnızca geçmişe değil, geleceğe dönük olarak da inşa edilebilecek bir proje olduğunu savunmuşlardır. Onlara göre “Medeniyet inşası” kavramı, İslam’ın entelektüel, kültürel ve bilimsel yeniden canlanmasını ifade etmektedir.

Tüm bu düşünürler ve öne sürdükleri kavramların ortak paydaları şu noktada özetlenebilir:

1) Yenilenme, her şeyden önce İslam düşüncesinde ve İslami ilimlerde başlamalıdır. Entelektüel olarak Batı’ya bağımlılıktan kurtulmak için Müslümanlar kendi özlerine dönmelidirler. Ancak öze dönüş geçmişe ve geçmişin objeler dünyasına değil, İslam’ın asli ruhuna ve ilkelerine dönüştür.

2) Müslüman dünya, kendi ilke ve parametrelerine göre bir medeniyet inşa etmelidir. Medeniyet, topyekûn bir harekettir. Sadece siyasi değişim ya da sadece ekonomik kalkınmayla sınırlı değildir. Hayatın tüm alanlarını kuşatan bir İslamileştirme hareketidir.

3) Bu iki şey yapıldığında Müslüman dünya hem geçmişe ve geleneklere bağımlılıktan (gelenekçilik) hem de Batı’ya ve moderniteye bağımlılıktan (çağdaş emperyalizm) kurtulacaktır. Böylelikle Müslüman dünya gelenek ile modernite arasındaki sıkışıklığı aşacaktır.                                              —◄◄

….

WAT ZIJN DE IMPASSES EN HOE KUNNEN ZE WORDEN OVERWONNEN?

In de moderne islamitische gedachte zijn er talloze concepten ontwikkeld om de maatschappelijke, politieke en culturele crises van de moslimwereld te overwinnen en oplossingen te bieden. Elk van deze concepten vertegenwoordigt zowel een probleem als een oplossing. De Pakistaanse denker Mohammed Iqbal pleitte bijvoorbeeld in zijn boek “The Reconstruction of Religious Thought in Islam” voor de “herstructurering” van islamitisch denken. Tijdens de Tweede Meşrutiyet (Constitutionele Periode) lanceerden islamisten de “Terugkeer naar de Bron”-beweging. De Iraanse socioloog en denker Ali Shariati schreef een boek met de titel “Terugkeer naar de Bron”. In Turkije heeft de recent overleden dichter en schrijver Sezai Karakoç oplossingen voorgesteld voor de moslimwereld rond het concept van “Wedergeboorte” (Diriliş).

Uiteraard zijn dit niet de enige begrippen die van belang zijn, want andere termen hebben ook een brede weerklank gevonden in de intellectuele wereld. Maar wat bedoelen deze denkers precies met deze concepten? Laten we kort en beknopt onderzoeken wat erachter schuilgaat.

In de klassieke periode introduceerde de grote denker Gazali het concept “Ihya” (Heropleving), dat later veel gebruikt zou worden in de moderne islamitische gedachte. Dit begrip benadrukt meestal het hernieuwen van de spirituele essentie van de islam en het herstellen van zijn kernwaarden in de samenleving. Gazali gebruikte de term echter specifiek om de heropleving van islamitische wetenschappen aan te duiden en schreef zijn beroemde werk “Ihya’ Ulum al-Din” (Herleving van de religieuze wetenschappen). Voor Gazali betekende Ihya dat de islamitische wetenschappen een crisis doormaakten, en deze crisis kon enkel worden opgelost door de heropleving van de religieuze kennis.

Bij het ingaan van de moderne periode werd het meest gebruikte concept “Islah” (hervorming). Deze term, die sterk geworteld is in de Koran, verwijst naar de morele, sociale en politieke herstelling van de islamitische samenleving. Jamal al-Din al-Afghani en Muhammed Abduh gebruikten Islah om de islamitische wereld te moderniseren en de achterstand te overbruggen. Zij combineerden het begrip met elementen van moderniteit en zagen Islah als een noodzakelijke stap voor intellectuele en maatschappelijke heropleving.

Hun visie op Ihya (heropleving) ging verder dan louter religieuze revitalisatie. Ze beschouwden het als een middel om de intellectuele stagnatie te doorbreken, de rol van wetenschap en rede te herstellen, en een sterk islamitisch zelfbewustzijn te ontwikkelen tegenover het Westen.

Mohammed Iqbal bracht soortgelijke ideeën naar voren, maar onder de noemer “herstructurering” (reconstruction). Dit concept hield in dat de islamitische gedachte opnieuw bekeken en aangepast moest worden aan de veranderende omstandigheden van de moderne tijd. Iqbal stelde dat de islamitische wereld, na eeuwen van intellectuele stilstand, haar religieuze denksystemen moest herzien in het licht van de moderne wetenschappelijke en filosofische ontwikkelingen. Deze herstructurering moest echter niet alleen gericht zijn op het voldoen aan de eisen van de moderne samenleving, maar ook op het beantwoorden van de spirituele behoeften van de mensheid en het versterken van individuele vrijheid en morele fundamenten.

Aan het begin van de 20e eeuw, toen het Ottomaanse rijk nog bestond, ontwikkelden islamisten het concept “Terugkeer naar de Bron” (Asl’a Rücu). Dit concept richtte zich op de terugkeer naar de oorspronkelijke en pure bronnen van de islam, namelijk de Koran en de Soenna, als reactie op de gevolgen van modernisering, westerse invloed en kolonialisme. Voor islamitische denkers was de oplossing voor de problemen van de moslimwereld gelegen in het opnieuw opbouwen van een authentieke samenleving gebaseerd op de oorspronkelijke islamitische waarden.

De terugkeer naar de bron betekent niet simpelweg een nostalgische terugkeer naar het verleden, maar het benutten van de dynamiek van de islamitische traditie om hedendaagse problemen aan te pakken. Islamisten benadrukken daarbij het belang van Ijtihad (onafhankelijke interpretatie) en verwerpen het blind navolgen van traditionele interpretaties (taqlid).

In de moderne islamitische wereld verwijst het begrip Tajdid naar het ontwikkelen van oplossingen die trouw blijven aan de kern van de islam, maar aangepast zijn aan veranderende wereldomstandigheden. Dit begrip, dat teruggaat tot Ibn Taymiyya, wordt vooral in salafistische kringen besproken. Salafisten leggen bij Tajdid de nadruk op het uitzuiveren van de islam van innovaties (bid’a) die later aan de religie zijn toegevoegd. De strijd tegen bid’a staat centraal in hun benadering.

De Turkse dichter en denker Sezai Karakoç gaf met zijn concept van “Diriliş” (wedergeboorte) een nieuwe dimensie aan het islamitisch denken. Hij zag de wedergeboorte niet alleen als een individuele spirituele transformatie, maar ook als een project voor de opbouw van een nieuwe beschaving gebaseerd op islamitische waarden. Karakoç’s visie was een reactie op de negatieve connotaties die aan begrippen als “revolutie” en “revolutionair” kleefden door de invloed van het kemalisme in Turkije. In plaats daarvan stelde hij “Diriliş” voor als een alternatief dat zowel vernieuwing als continuïteit omvat.

Enkele uitspraken van Karakoç die zijn visie samenvatten:

  • “Wedergeboorte is de hereniging van de ziel met Allah. Zodra deze hereniging plaatsvindt, volgen gerechtigheid, moraal en orde vanzelf.”
  • “Wedergeboorte betekent dat het hart opnieuw tot leven komt door kunst. Een beschaving zonder esthetiek kan niet bloeien.”
  • “Wedergeboorte is geen nationale, maar een universele menselijke heropleving, geworteld in de geest van de islam.”

Denkers als Cemil Meriç en Alija Izetbegović hebben betoogd dat de islamitische wereld een nieuwe beschavingsopbouw nodig heeft die niet alleen naar het verleden kijkt, maar ook naar de toekomst. Voor hen betekent “beschavingsopbouw” een intellectuele, culturele en wetenschappelijke heropleving.

Conclusie: De gemeenschappelijke kernpunten van deze concepten

  • Vernieuwing moet beginnen in de islamitische gedachte en wetenschappen. Moslims moeten hun intellectuele afhankelijkheid van het Westen doorbreken door terug te keren naar de oorspronkelijke geest van de islam.
  • De moslimwereld moet een beschaving opbouwen op basis van haar eigen principes. Beschaving betekent een allesomvattende beweging die verder gaat dan alleen politieke of economische hervormingen.
  • Wanneer dit bereikt wordt, kan de moslimwereld ontsnappen aan de afhankelijkheid van zowel traditie als moderniteit. Zo kunnen ze de spanning tussen traditie en moderniteit overstijgen en een onafhankelijke koers varen.