
“Çalabım bir şâr yaratmış iki cihân âresinde
Bakıcak dîdâr görünür ol şârın kenâresinde
Nâgehân ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm
Ben dahî bile yapıldım taş ü toprak âresinde” Hacı Bayram-ı Velî (ks)
“İnsan ötekidir. Öteki yoksa hikâye yoktur. Hikâye yoksa insanda yoktur.” Serhat Mustafa Kılıç’ın (Allah rahmet eylesin.) Bursa’da yaptığı bir konuşmasında bu alıntıyı dinlemiştim. Bu sözden hareketle bir şeyler söylemek istiyorum. Fakat bunun ne işe yarayacağı hususunda, önüme engel olan bir karamsarlık duygusu var. Neden? Kime söylüyoruz bunları? Büyük bir boşluk içinde kendi yankısını dinlemeye mahkûm edilmiş gibi geliyor. Böyle mi gerçekten, yoksa yanılıyor muyum?
İnsan, öteki ile irtibatı nispetinde varlığa gelir. ‘O’ diye işaret edildiği anda kimliğe kavuşur. Bu kimliği yanı başında aynı dili, aynı duyguları paylaştıkları ile bir kimliğe dönüştürür. Bunun ortaya çıkış süreci uzun bir zaman dilimidir. Düz bir çizgi üzerinde olmayan, inişli çıkışlı, acıların ve sevinçlerin bir arada olduğu uzun bir zaman dilimi. Beraberinde bir hikâye ortaya çıkar. Edebiyatın bir türü olan hikâyeyi kastetmiyorum. Toplumsal hafızayı inşa eden hikâye. Bizim hikâyemiz nedir? Her defasında kronolojik olarak yaptığımız anlatılar, istatistikler üzerinden ortaya çıkarmaya çalıştığımız pozisyonlar hikâyemizin neliğine dair bize bir şey söylemiyor. Daha incelikli eğilmemiz gerek: Konu, hangi hikâyenin parçası olduğumuzdur.
İnsanın öteki olmadan anlamını bulamayacağını söyledim. ‘Öteki’ kavramı biraz örselenmiş bir kavram. Ötekileştirmek gibi kullanımlarıyla negatif. Elbette insanların mensup oldukları anlam değer dünyaları sebebiyle tahkir edilmesi, asla ve asla kabul edilecek bir durum değil. Fakat tanış olmanın ve bilişmenin bir ötekine ihtiyaç duyduğu inkâr edilemez. Bugün daha çok toplum mühendisliği şeklinde bir tezgâh kurulup doğal akış, o andaki cari politik çizgi doğrultusunda organize ediliyor. ‘Ne olduğu’ ve ‘Nasıl olacağı’ soruları etrafında dizayn edici söylemler geliştiriliyor. Özellikle azınlık toplumlar için bu, gün geçtikçe daha baskın ve şekli değişerek devam ediyor. Elbette bu kabul edilir bir durum değildir. Fakat bunun üstesinden problemler ortaya çıktıkça verilen reaksiyonlarla gelinemeyeceğini belirtmeliyim. Daha nitelikli, keyfiyeti önceleyen bir değerlendirmeye muhtacız.
Asıl can alıcı mesele, fert olarak ‘benim’ ötekim kimdir? Bu soruyu bu yazı bağlamında şu sebeple soruyorum: Kendimi ötekine ifade ederken veya konumlandırırken, kendimi içimde (enfüsümde) nasıl ifade ediyor ve konumlandırıyorum? Bir hikâyenin objesi olan ben, oraya katılmadan önce kendi içimde nasıl bir hikâyem var? Bir bütünün parçası olarak insanın, özellikle bizim gibi azınlık olan bireylerin bu sorunun üzerinde durması lazım. Beni bir bütünün parçası kılan anlam değer dünyası ilk önce insanın içinde inşa olunur, dışa doğru devam eder. Arada bir sızıntı veya anlam kaybı olmaksızın yol alması hedeflenir. Şimdi önemli bir konu: ‘Ben’i inşa ederken anlam değerleri ile ne kadar barışığım ve ne kadar kendimin bir uzantısı kılıyorum? Daha somut olarak, ortaya koyduğum teklifim ve temsilim ne kadar benim uzantım? “Yoksa teklifim ile temsilim arasında bir uçurum mu var? Ve ben, bu uçurumun kenarında, beni etkileyen olaylar karşısında popülist söylemlerle durmaya mı çalışıyorum?”
Öteki ile karşılaştığımda hikâye başlıyor dedik. Bu karşılaşma aynı zamanda karşılıklı sınırlar çizer. Sınırın olmadığı yerde sağlıklı bir iletişim beklenemez. Bu hikâye bir hafıza meydana getiriyor. Nesiller arasında da aktarılan bir hafıza. Bu pek çok sınanmadan geçerek olgunlaşan hafızanın muhtaç olduğu en önemli husus, dışarıda ete kemiğe bürünmesidir. Kurumlar ve etrafında örgütlenmek. Şimdi burada başka bir mesele başlıyor. Hepimizin ortak hikâyesi mi, yoksa kurum ve kuruluşlarımızın kurumsal hikâyesi mi? En nihayetinde birer araç olan kurumlarımız büyük hikâyenin önüne geçince gündem boşluğu meydana geliyor. Ehem-mühim dengesi kurulamayınca hem bireysel hikâyemiz hem de büyük hikâyemiz, dolayısıyla hafızamız yara alıyor. Bunun ileri aşaması toplumsal demansa kadar gidebilir.
Hafızanın sonraki nesillere aktarılması, özellikle internet öncesi dönemde, daha çok yakın ilişkiler aracılığıyla gerçekleşiyordu. İnternet sonrası bu aktarım başka formlara evrildi. Bugün özellikle yapay zekâ ile daha akışkan ve belirsizleşen ilişkileri, marka düzeyinde kalan bir söylemle kurmamız ve devam ettirmemiz zor gözüküyor. Bundan on yıl, yirmi yıl sonraki kuşakla ilişki kurma şeklimiz, büyük ölçüde temsil üzerinden gerçekleşecek. Müşahhas, canlı bir örnek görmedikten sonra yeni kuşaklar büyük hikâyeye katılmak istemeyeceklerdir. Buna hazır mıyız?
Serhat Mustafa Kılıç’ın (Allah rahmet eylesin.) Bursa’da yaptığı bir sunumunda kullandığı bir cümleden buralara geldik. Başka mühim şeyler de anlatıyordu. Sahnede oynanan bir oyunun hangi taraf için gerçek olduğunu sormuştu mesela. Oyun mu, hayat mı gerçek? Ufuk açıcıydı. Bugün burada güncel karşılaştığımız meselelerin bir mesele olarak nasıl çözüleceğine dair beklentilerimizin, çözüm önerilerimizin bir zemine oturması gerekmektedir. Büyük hikâyenin bir parçası olan her birimiz şimdiye ve buraya gelerek, problemleri herkesin problemi kılarak, çözümleri kendimizin uzantısı kılarak başlayabiliriz diye düşünüyorum.
Dilerim, hikâyemiz hayırlı günlere çıksın.
Behçet Ali şeker -◄◄
