Yaz sezonunu, “Bağımlılıklara Karşı Farkındalık” seminerlerimizin son durağı olan Amersfoort’ta tamamladık. Katılımcıların büyük çoğunluğunu annelerin oluşturduğu bu buluşmada, bağımlılığın yalnızca madde kullanan bireyi değil, tüm aile sistemini etkileyen çok boyutlu bir süreç olduğunu ele aldık. Seminer boyunca en sık dile getirilen duygu ise suçluluktu.

“Acaba yeterince iyi bir anne olamadım mı?”

“Nerede hata yaptım?”

“Bunu engelleyebilir miydim?”

Bu sorular, bağımlılık alanında çalışan bir çok uzmanın sıklıkla karşılaştığı ebeveyn ifadeleridir. Özellikle anneler, çocuklarının yaşadığı güçlükleri kendi ebeveynlik yeterlilikleriyle ilişkilendirme eğiliminde olabilmektedir. Oysa bağımlılık; biyolojik, psikolojik, sosyal ve çevresel etkenlerin etkileşimiyle ortaya çıkan karmaşık bir hastalıktır. Tek bir nedene ya da tek bir kişiye indirgenerek açıklanması mümkün değildir.

Buna rağmen ebeveynler çoğu zaman, kontrol edemedikleri bir sürecin sorumluluğunu da üstlenmeye çalışırlar. Danışmanlık görüşmelerde bu durumun, yoğun suçluluk, çaresizlik ve tükenmişlik duygularını beslediği sıklıkla gözlemlenir. Özellikle anneler, çocukları söz konusu olduğunda kendilerine karşı son derece eleştirel davranabilmektedir.

Kısa bir süre önce, esrar bağımlılığıyla mücadele eden genç bir kızın annesiyle gerçekleştirdiğimiz danışmanlık görüşmesinde bu tablo bir kez daha belirginleşti.

Seans boyunca en çok üzerinde durduğu soru şuydu:

“Acaba ben nerede hata yaptım? Ben kötü bir anne miyim?”

Aslında bu soru, yalnızca bir annenin değil; bağımlılıkla mücadele eden pek çok ebeveynin ortak arayışını yansıtmaktadır.

Psikolojik danışmanlık sürecinde amaç, ebeveynlerin sorumluluklarını inkâr etmelerini sağlamak değildir. Aksine, gerçekçi sorumluluk ile gerçekçi olmayan suçluluk duygusu arasındaki farkı görebilmelerine yardımcı olmaktır. Çünkü sağlıklı ebeveynlik; her sonucu kontrol edebilmek değil, sevgi, güven, rehberlik ve destek sunabilmektir.

İnsan gelişimi çok sayıda değişkenin etkisi altındadır. Genetik yatkınlıklar, akran ilişkileri, travmatik yaşantılar, ruh sağlığı sorunları, sosyal çevre, kültürel faktörler ve bireysel seçimler bu sürecin önemli bileşenleridir. Bu nedenle bir çocuğun bağımlılık geliştirmesini yalnızca ebeveyn tutumlarıyla açıklamak bilimsel açıdan yeterli değildir.

Danışanın talebi doğrultusunda görüşmemizde dinî referanslara da yer verdik. Kültürel ve manevi değerlerin, bazı danışanlar için psikolojik dayanıklılığı destekleyen önemli kaynaklar olabileceği bilinmektedir. Bu yaklaşımın temelinde herhangi bir inancı yönlendirmek değil, bireyin kendi değer sistemini terapi sürecinde destekleyici bir unsur olarak kullanabilmesi yer alır.

Bu bağlamda Kur’an’da yer alan Hz. Nûh (a.s.) ve Hz. Yakûb (a.s.) kıssaları üzerinde konuştuk. Hz. Nûh’un oğlunun kendi tercihini yapması, ebeveyn sevgisinin her zaman bireyin seçimlerini belirleyemeyeceğini gösterirken; Hz. Yakûb’un uzun yıllar süren evlat hasreti karşısındaki sabrı ise belirsizlik içinde umudu koruyabilmenin güçlü bir örneğini sunmaktadır.

Bu örnekler, danışan açısından suçluluk duygusunu yeniden değerlendirebilmesine imkân tanıdı. Uzun süren sessizliğin ardından gözleri dolarak şu cümleyi kurdu:

“Demek ki ben kötü bir anne değilmişim.”

Bu ifade, sorumluluğun reddedilmesi değil; kendine yönelik acımasız yargının yerini daha gerçekçi ve şefkatli bir bakış açısının almaya başlaması anlamına geliyordu.

Bağımlılık tedavisinde ailelerin sıklıkla yaşadığı bir diğer güçlük ise değişimi kontrol etmeye çalışmaktır. Oysa danışmanlık deneyim, kişinin değişime hazır olmadığı dönemlerde dışarıdan yapılan yoğun çabanın çoğu zaman sınırlı sonuç verdiğini göstermektedir. Değişim, kalıcı olabilmesi için bireyin içsel motivasyonuyla desteklenmelidir.

Bu nedenle ailelere yalnızca bağımlılıkla mücadele eden bireyin değil, kendi ruh sağlıklarının da korunmasının önemini vurguluyoruz. Gerektiğinde sınır koyabilmek, bir adım geri çekilebilmek ve profesyonel destek almak; vazgeçmek değil, sürdürülebilir bir destek ilişkisi kurabilmenin önemli parçalarıdır.

Bu yaklaşım, Mehmet Âkif Ersoy’un şu dizelerinde ifade edilen tevekkül anlayışıyla da örtüşmektedir:

“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol;
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.”

Önce gayret etmek, ardından sonucu kontrol etme çabasını bırakabilmek…

Psikolojik dayanıklılık açısından bakıldığında da bireyin kontrol edebildiği alanlara odaklanması ve kontrolü dışında kalan durumları kabullenebilmesi, iyilik hâlini destekleyen önemli beceriler arasında yer almaktadır.

Bağımlılıkla mücadele eden annelerin en çok ihtiyaç duyduğu şey, kusursuz olduklarının söylenmesi değildir. Hiçbir ebeveyn kusursuz değildir. Ancak birçok annenin duymaya ihtiyaç duyduğu gerçek şudur: Çocuğuna sevgiyle eşlik etmiş olman, her sonucu belirleyebileceğin anlamına gelmez.

Bazen iyileşmenin ilk adımı, kişinin kendisine şu cümleyi söyleyebilmesidir:

“Ben kötü bir anne değilim. Elimden geleni yaptım ve gerektiğinde destek istemek de iyi bir ebeveyn olmanın parçasıdır.”

Bu yazı; bağımlılığın yalnızca bireyi değil, tüm aileyi etkileyen görünmez yükünü taşıyan, çoğu zaman sessizce mücadele eden ve umudunu korumaya çalışan bütün anne ve babalara ithaf edilmiştir.

Esma Küçük

Uzman psikolojik danışman, Handboek POH-GGZ kitabının eş yazarı.
“Bağımlılıkla Mücadele: Sağlıklı Bir Gelecek İçin Birlikte Adım Atalım” projesi yürütücüsü.