“Işkun aldı benden beni bana seni gerek seni

Ben yanarım düni güni bana seni gerek seni

Ne varlığa sevinürem ne yokluğa yirinürem

Işkun ile avınuram bana seni gerek seni

Işkun âşıklar öldürür ışk denizine taldurur

Tecellîyile toldurur bana seni gerek seni

Aşkın şarabından içem Mecnûn olup dağa düşem

Sensin dünü güni düşünem bana seni gerek seni

Miskin Yunus biçareyem, baştan ayağa yareyem.

Dost ilinden avareyem, gel gör beni aşk neyledi.” (Yunus Emre (k.s)

Profesyonel İnsan ve Meczup: Pir Seyin’in Ardından

Kastamonu’nun sırlılarından Pir Seyin’in (Hüseyin Ekici) vefat haberi ve cenaze namazı görüntülerini gördüğümde, aklıma ilk gelen, şehir ahalisinin cenazeye gösterdiği iltifatın aslında bir özlem taşıdığı oldu.

Hemen her şehirde bir meczup vardır.

Bazı vilayetlerimizin meczupları ahali arasında itibarlıdır da… (Yazar Zeki Bulduk Bey’in Müstesna Deliler Albümü kitabına müracaat edilebilir.) Hayatta hiçbir şeyin sebepsiz olmadığından hareketle, meczuplar yaşadıkları şehirlerin gıll u gışsız şahitleridir. Malum, şahitlik kilit kelimedir. Nasıl bir şahitlik? Biz bir meczubu görüyoruzdur; peki meczup ne görüyordur ve nasıl görüyordur? Akış yukarıya doğru…

“Meczup” kelimesinin anlamı da bize bir fikir verir: Birine ya da bir şeye doğru çekilmiş kişi.

Pir Seyin’in cenazesine Kastamonu halkı vefa gösterdi. Bunun bir özlemin ifadesi olduğunu söylemiştim. Bu özlem; rütbelerinden, etiketlerinden arınmış, akıllı olmayı kurnazlık saymayan safi insana duyulan özlemdir. Alabildiğine karmaşık hâle getirilen hayatın, ekonomik belirsizliklerin, güven duygusunun yok oluşunun insanda ortaya çıkardığı kederle karışık bıkkınlık, onların kayıtsızlığına bakarak bir nebze olsun teskin oluyor. Bu da iltifata sebep oluyor.

İnsan yorgunuyuz; birbirimizi çok yoruyoruz. Bu hâl artık sistematik ve kurumsal bir mahiyet kazandı maalesef. Bu işleyişin içinde kötü düşünmeyen, minnet etmeyen, çıkar gözetmeyen hâlleriyle meczuplar adeta bize ayna tutuyorlar. O aynada, türlü suretler kılıfında acayip sîretler ayan oluyor.

Bizim bir tarafa çekilecek yahut bilerek bir tarafa gidecek hâlimiz, takatimiz var mı? Profesyonel insan olmanın itibar gördüğü; her şeyin planlandığı; kalbin itibardan düştüğü, kürklü beylerin itibar gördüğü bu çağda bir yere gidebilmek bizim için mümkün mü?

Bu sorulara Efendimiz’in (s.a.v.) şu etkileyici tavrı cevap olabilir. Ümmü Seleme (r.anha) annemiz şöyle rivayet eder: “Resûlullah (s.a.v.) evimden ne zaman çıksa mutlaka bakışını göğe kaldırır ve şöyle dua ederdi: ‘Allah’ım! Sapmaktan ve saptırılmaktan, ayağımın kaymasından ve kaydırılmaktan, zulmetmekten ve zulme uğramaktan, cahillik etmekten ve bana karşı cahillik edilmesinden Sana sığınırım.” (Tirmizî, Daavât, 3427; Ebû Dâvûd, Edeb, 102-103)

Göğe bakmak ve dua etmek… En son ne zaman bile isteye göğe baktım? Ensemden bir el tutmuş, zorla beni bu dünyaya bakmaya mecbur ediyormuş gibi bir his var bendenizde. Başımı çevirmeye yeltendiğimde baskı daha da artıyor.

Efendimiz’in (s.a.v.) Allah’a sığındığı hususlar bugün bütün hayatımızı kuşatmış değil mi? Gerek bireysel gerek cemiyet hayatımızın gözlerimizin önünde ifsad edildiği ve buna karşı sahici bir tepki veremediğimiz artık aşikâr. Kritik eşik şu: Bu dünyadaki varlığım hangi çarkın değirmenine su taşıyor? Bu soruya kendime dönerek cevap vermeliyim.

Kolay olmayacağını biliyoruz. Ama bir yerden başlamalıyız. O yer, başımızı kaldırıp göğe bakmak ve Allah’a iltica etmektir. Bu, büyük bir irade terbiyesini gerektirir.

Fakat burada ayağımıza çelme takan bir husus var: Bu iradeyi göstermeye niyet ettiğimizde abartılı kurumsal kimlik vurgusu bizi manipüle ediyor. Birey, kurum içinde âdeta silikleşiyor. “Profesyonel insan” vurgum buna işaret ediyor. İnsanın özgür olması ve ferdiyetini gerçekleştirmesi imkânı; itaat, cemaat, dava, mefkûre, üstat, lider, başkan kimlikleri önünde ortadan kaldırılıyor. Bu silikleşmeyi aşağıdan yukarıya doğru izlemek mümkün.

Düşünmenin ilk aşaması hayret etmektir; bilgi sonrasında gelir. İnsanın bizatihi varlığı hayret etmeye müsaittir. Kendisiyle irtibatı kopmuş insanın hayret etmesi beklenemez. Böylece insan, kendine kapanarak ve kendini tüketerek hayattan çekilir. “İnsan insanın kurdudur” mottosu bugün işleyen sistemin temelidir. Müşteri olmak ve tüketmek ya da sistemin dışına itilmek arasında bir tercihe zorlanıyoruz. Buna “dur” diyecek sesi arayanların çoğu ise eklemlenmekle yetiniyor; orada olanı buraya, yeşile boyayarak aktarıyor.

Bugün etrafında dolandığımız kuyu, bir delinin bir taş attığı kuyudur.

Kastamonu’da yaşayan ve şehrin sevgilisi olan Pir Seyin’in cenazesi çok kalabalıktı. Ahali hüzünlüydü. Bu dünyadan olmayan, bütün kayıtlarından kurtulmuş bir insanın ardından bu kadar insanın hüzünlenmesi benim için dikkat çekiciydi.

Hem tarihe kayıt düşmek hem de belki rahmete vesile olur ümidiyle bu satırları hizaladım.

Bu vesileyle Pir Seyin’e ve tüm ölmüşlerimize rahmet olsun. Allah bizi muradıyla muradlandırsın. Âmin.

Tebrik

Mübarek Ramazân-ı şerîfin hulûlü ile gönüller sürûr, hâneler nûr ile mamûr ola.

Cenâb-ı Hak, bu mübârek ayı bizlere ve âlem-i İslâm’a rahmet, mağfiret ve necât vesîlesi kıla. Ramazân-ı şerîfiniz hayırlı ve mübârek ola.

Behçet Ali Şeker                                —◄◄