
Hollanda’ya gelen Türk ve Faslı göçmenler genellikle taşradan geliyorlar. Kültürel açıdan geleneksel ilişkilere, ekonomik açıdan tarıma, sosyal açıdan ise İslam’a odaklı bir yaşamdan geliyorlar. Faslıların yüzde 90’ı Berberi kökenli. Standart Arapçayı bilmiyorlar; bildikleri, Berbericenin yerel bir lehçesi. Türkiye’den gelen göçmenler ise hem dil bakımından hem de dinî ve etnik kimlikler açısından çeşitlilik gösteriyor. Her iki kesimde de okuryazarlık oranı oldukça düşük. Çoğunluğu hiç okula gitmemiş. Büyük bir kısmı köyünü, ailesini ve kabilesini ilk defa terk ediyor.
Faslı göçmenlere kıyasla Türk göçmenlerin merkezi devletle ilgili deneyimleri daha fazla. Türkiye devletinin otoritesi ve siyasi yönelimleri, göçmenlerin geldikleri yerlere yeni yeni ulaşıyor. CHP-DP partileri arasındaki gerilimler üzerinden de bu etkiler hissediliyor. Faslı göçmenler ise 1956’da bağımsızlığını kazanan ve henüz kurulma aşamasında olan devleti pek tanımıyorlar. Devlet onlarda daha çok baskı ve aşağılanma çağrışımı yapıyor.
Her iki devlet de toplumu hızla modernleştirmek istiyor. Halkın dindarlığını hem hurafelerle iç içe geçmiş hem de gelişmenin önünde bir engel olarak görüyorlar. Buna ek olarak, Araplarla Berberiler arasındaki gerilim de dikkat çekiyor. Arap olanlar, Berberileri ilkel, kaba ve saldırgan buluyorlar. Türk göçmenler arasında da kabile ilişkileri belirgin. Her iki kesimin çoğunluğu, modernleştirici ve dönüştürücü devlete güven duymuyor.
Hayat Gerçekliğini Kaybediyor
İlk nesil göçmenler Hollanda’ya geldiklerinde, kendilerini ait hissettikleri toplumsal gerçeklik birden ortadan kalkıyor. Dinî ve kültürel kimliklerini ve pratiklerini destekleyen roller, anlamlar ve kurumlar yok oluyor. Kültürel, ekonomik ve sosyal açıdan hiç tanımadıkları bir toplumun içine ‘düşüyorlar’. Dilini, dinini, tarihini, âdetlerini, davranışlarının işlevlerini ve anlamlarını, hatta isimlerini bile bilmedikleri bir gerçeklikle karşılaşıyorlar. Hayatın rasyonalitesi kayboluyor.
Pek çok araştırmacı bu durumu ‘kültürel şok’ olarak tanımlıyor. Nasıl davranacaksın? Kime güveneceksin? Yolunu yordamını nasıl bulacaksın? Tam bir şaşkınlık hâli. Bilgisayar bağlamında ifade edersek, maddi bir beden var ama yazılımı yok. Ya da mevcut yazılım, yeni toplumsal koşullarla uyumlu değil. Anlaşılmıyor. Sahip olduğun kültürel ve dinî kodlar çalışmıyor; işlevlerini yitiriyor. Hatta yanlış anlaşılmalara neden oluyorlar. Üstelik başka bir referansın da yok.
Bu uyumsuzluk ve anlaşılmama hâli, yerleşik toplum açısından bir mesele oluşturmuyor. Çünkü onlar çoğunlukta ve onların yaşam tarzı esas alınıyor. Örfleri, yaygın davranışları, kültürel kimlikleri, genel kabul görmüş rolleri ve davranış kalıpları yönlendirici oluyor. ‘Normal olan’, ‘takip edilmesi gereken’ ve ‘işlevsel olan’ onlarınki. Kolektif ‘normlar’, ‘ölçüler’ ve ‘referanslar’ onların yaşamında ortaya çıkıyor. Bunlara uymayanlar ise ‘aykırı’, ‘yabancı’ ve ‘uyumsuz’ olarak görülüyor.
Tam da bu ortamda, Türkiye’den ve Fas’tan gelen göçmenlerin yaygın ve içselleştirilmiş yaşam biçimleri, inanışları, rolleri, davranışları ve hakikat algıları birden ‘aykırı’, ‘uyumsuz’ ve ‘istisna’ hâline geliyor. Üstelik bu durum, göçmenlerin kendi istekleri dışında ve çoğu zaman ne olduğunu tam olarak anlayamadan ortaya çıkıyor. Bağlamın değişmesiyle birlikte, kaçınılmaz olarak yaşanan bir durum bu. Bu anlamda kimse suçlu ya da yanlış değil. Geleneksel ve taşraya özgü bir yaşam tarzından ileri modern bir topluma geçmek elbette büyük bir adım. Zaman açısından ifade edersek, bu iki-üç asırlık bir değişim. Bir çeşit zaman yolculuğu. Bu adımı atan göçmenlerin geldikleri yerden ürkmeleri, geri çekilmeleri veya ciddi biçimde tökezlemeleri de doğal. Vardıkları toplumda geleneksel, dinî, tarımsal ve kabilevi ilişkiler çoktan ortadan kalkmıştı. Göçmenlerde hâlâ canlı olan bu ilişkiler ve davranışlar, yerleşik topluma geçmişini hatırlatıyordu.
İlk nesil göçmenlerin buraya ‘geçici’ olarak gelmeleri, yerleşik toplum açısından bu ‘uyumsuzluğu’ idare edilebilir kılıyordu. Aynı durum, göçmenlerin geri çekilmesini de anlaşılır hâle getiriyordu. ‘Bizim onların iş gücüne, onların da bizim paramıza ihtiyacı var’ anlayışı hâkimdi. Ancak kısa bir süre sonra durumun böyle olmadığı kendiliğinden ortaya çıktı. Başlangıçta geçici olduğu düşünülen bu ‘geri çekilme’, göçmenlerin kalıcı oldukları anlaşıldıktan sonra da devam etti.
‘Çocuklarımız kimliklerini kaybetmesin, dilimizi ve kültürümüzü unutmasın’ düşüncesi…
Göçmenler, ‘Buraya yerleşiyoruz, gereken adımları atalım, dört elle sarılalım, toplumun bir parçası olalım ve misafirlikten çıkalım’ demediler. Geri çekilme ve modern toplumdan ürkme, aile birleşiminden sonra daha da belirginleşti. ‘Çocuklarımız kimliklerini kaybetmesin, dilimizi ve kültürümüzü unutmasın’ düşüncesi öne çıktı. Kültürel faaliyetlerin artması da bu dönemlerde başladı. ‘Öz kültür’ ve ‘öz kimlik’ gibi yeni ifadeler ortaya çıktı.
Gurbetçilerin ‘uyumu’, bir kimlik kaybı ve asimile olma süreci olarak algıladıkları açıkça görülüyor. Yaygın algıya göre Hollandacayı iyi öğrenen, eğitim gören ve yerli halkla dostluk ilişkileri kuranlar hem uyum sağlıyor hem de kendi kimliklerinden uzaklaşıyorlar.
Sosyal bilimler, uyumsuzluk ve toplumsal soyutlanma sonucunda belirginleşen bu farkı ‘kültürel mesafe’ (culturele afstand) kavramıyla açıklıyor. Göçmenlerin geri çekilmesi ise ‘toplumsal soyutlanma’, ‘gettolaşma’ veya ‘azınlık olma’ şeklinde ifade ediliyor. Doksanlı yıllarda bu durum ‘uçurum’ (kloof) olarak adlandırılmaya başlandı. Böylece kültürel mesafenin etrafında gerilimlerin ve kutuplaşmanın oluştuğu ifade edildi. 11 Eylül saldırılarından sonra ise bu fark, ‘kapatılamaz uçurum’ (onoverbrugbare kloof) ve ‘paralel toplumlar’ kavramlarıyla tanımlandı.
‘Farklı olma’, ‘uyumsuzluk’ ve ‘kültürel mesafe’, artık göçmenliğin zorunlu bir sonucu olmaktan çıkıp siyasi öfkenin ve başkaldırının bir ifadesine dönüştü. Böylece ‘farklı olmak’, özellikle Müslümanlar söz konusu olduğunda, bir ‘tehdit’ olarak görülmeye başlandı.
Bağlamın değişmesiyle ortaya çıkan bu toplumsal mesafenin kapatılması gerekiyor. Özellikle Türk ve Faslı göçmenlerin kalıcı oldukları anlaşıldıktan sonra bu ihtiyaç daha belirgin hâle geliyor. Yaygın algıya göre, mesafeyi kapatmak için gerekli değişimi ve dönüşümü göçmenlerin gerçekleştirmesi gerekiyor. Göçmenler bu konuda oldukça ürkek davranırken, yani geri çekilme refleksi gösterirken, yerleşik toplumun daha hızlı ve cesur hareket ettiğini görüyoruz.
Nitekim ‘uyum politikası’ (integratie), dikkatli bir şekilde ‘toplumsal katılım’ olarak tanımlanıyor. Bunun temel unsurları dil, iş ve eğitim. Göçmenlerin ‘öz kimliklerini’ ortadan kaldırmadan, dil, iş ve eğitim yoluyla toplumsal katılımı sağlamak esas alınıyor. Amaç asimilasyon değil.
‘Köprü’ metaforu, ‘kültürel ve dinî mesafeyi’ hem kabul ediyor hem de koruyordu…
Bu bağlamda ‘köprü’ (brug) ve ‘köprü kurucular’ kavramları ortaya çıkıyor. Amaç, kültürel ve sosyal açıdan kırılgan olan göçmenlerin kamu kurumlarına ve hizmetlerine erişimini kolaylaştırmak. Özellikle sağlık ve eğitim alanlarında bu ihtiyaç öne çıkıyor. ‘Diyalog’ toplantıları da aynı dönemde, kültürel ve dinî mesafeyi azaltmak amacıyla düzenlenmeye başlıyor. Her iki kesimi zaman zaman bir araya getirerek birbirlerini tanımalarını sağlamak hedefleniyor. Bütün bunlar dikkatli ve göçmenleri ürkütmeden yapılmaya çalışılıyor.
‘Köprü’ metaforu, Türk ve Faslı göçmenler açısından da uygun bir ifade. Bu kavram, ‘kültürel ve dinî mesafeyi’ hem kabul ediyor hem de koruyor. İhtiyaç duyulduğunda ait olduğun yerden çıkıyor, kısa bir süre için diğer kesimin arasına katılıyor ve sonra geri dönüyorsun. ‘Köprü’ bağlamındaki katılım genellikle istisnai bir durum olarak kalıyor ve göçmenler arasından az sayıda insan bu sürece katılıyor. Bunlar çoğunlukla iyi Hollandaca bilen ve inançları bakımından da sağlam bir duruşa sahip olan kişiler.
Üçüncü neslin ortaya çıkmasıyla birlikte bu ‘köprü’ metaforu da ortadan kalkıyor. Artık ‘kültürel mesafeyi’ kapatmak amacıyla iki kesimi bir araya getiren ‘köprü kuruculara’ ihtiyaç kalmıyor.
Aynı dönemde, Türk ve Faslı göçmenleri de oldukça şaşırtan başka bir imkân ortaya çıkıyor. Üstelik bu, büyük ölçüde tesadüfen gerçekleşiyor. Hollanda toplumunun nasıl işlediğini ve ne tür kurumlara sahip olduğunu öğrenen az sayıdaki göçmen önderi —bunlar genellikle köprü liderler— kendilerinin de ‘yayın hakkına’ ve ‘okul açma’ hakkına sahip olduklarını keşfediyorlar. Yerli halkla yaptıkları görüşmelerde, bu hakları kullanmanın son derece kolay olduğu ortaya çıkıyor.
Bu keşif, yeni bir farkındalık da oluşturuyor: Müslümanların dinî kimlikleri ve yaşam biçimleri, yerli toplumdaki dinî kesimlerin (Katolikler, Hristiyanlar ve Yahudiler) durumuna benziyor. Bu kıyastan hareketle, yerli toplumun bazı kesimleri ve merkezde yer alan siyasi partiler —Hristiyan demokratlar, demokrat sol ve liberaller— ‘yerli dinî kesimlere tanınan imkân ve haklar Müslümanlara da verilmeli’ görüşünü dile getiriyorlar.
Böylece Müslümanlara ‘verilen haklar’ ifadesi ortaya çıkıyor. Seksenli yıllarda yenilenen Anayasa’nın ayrımcılığı yasaklayan ve eşitliği esas alan birinci maddesi, bu kıyaslamadan kaynaklanan hakları hukuki açıdan güçlendiriyor.
Ancak bu ‘verilen haklar’, kesinlikle Müslümanların kendi mücadeleleri sonucunda elde ettikleri bir kazanım değil. Bu hakları hazır buluyorlar. Hollanda tarihinde söz konusu hakların oluşmasında solcuların ve liberallerin payı oldukça büyük. Hristiyanlar ise bu hakları, zaman içinde yavaş yavaş geri çekilerek ve tavizler vererek elde ediyorlar. Bir anlamda geriye kalan son kaleleri de böylece terk ediyorlar.
Çok geçmeden Hollanda’daki Müslümanlar bu ‘verilen hakları’ kullanmaya başlıyorlar. Yerleşik toplum açısından bu hakların kullanımı, ‘uyum’ bağlamında değerlendiriliyor. Müslümanlar hakları kullandıkça uyum sağlıyor, uyum sağladıkça da bu hakları daha iyi kullanıyorlar. Sonuçta ortaya ‘uyum’ çıkıyor.
Başka bir deyişle, bu hakların kullanımı uyum sürecini kolaylaştıran bir işlev görüyor. Uyum ve katılım politikaları açısından bunun, ‘köprü’ seçeneğinden daha etkili olacağı düşünülüyor.
Bu hakların kullanımı sırasında Müslümanlar yerli halkla birlikte, genellikle eşit koşullarda çalışıyorlar. Tarafları hukuken eşit kılan kanunlar olsa da uygulamada daha bilgili ve profesyonel olan taraf daha etkili oluyor. Bu durum, Müslümanları da bilgili ve profesyonel olmaya zorluyor. Bu koşullara uymayanlar, sahip oldukları hakkı kaybedebiliyorlar.
İkinci olarak, hakların kullanımı yürürlükteki kanunlar ve kurallar çerçevesinde gerçekleşiyor. Bu süreçte Müslümanlar mevcut kanunları, kuralları ve toplumsal hedefleri öğreniyor, içselleştiriyor ve bunlarla uyumlu çalışmayı öğreniyorlar. Bunu başaramayanlar sistemin dışında kalıyor ve söz konusu hakları kullanma imkânını yitiriyorlar.
Belki de bunlardan daha önemlisi, bu hakların kullanımı sırasında Faslı, Türk ve Surinamlı Müslümanların birlikte çalışmak zorunda kalmaları. Ortak çalışmayı başaramayanlar da bu hakları kaybedebiliyorlar.
Verilen haklardan bir diğeri de ‘İslami okullardı…
Tarihsel olarak bu hakların başında ‘yayın hakkı’ geliyor. İslami Yayın Vakfı (IOS) kuruluyor ve 1986’da yayın hayatına başlıyor. Hak, kanunla düzenlenmiş ve güvence altına alınmış durumda. Sorun ise Müslümanların ortak çalışma konusunda yaşadıkları sıkıntılar.
Bu mesele, daha ilk andan itibaren ciddi bir engel oluşturuyor. Yerleşik toplumun temsilcileri, bu hakkın kullanılabilmesi için Müslümanları birlikte çalışmaya yönlendirmek amacıyla büyük çaba harcıyorlar. Ancak başarılı olamıyorlar. NMO ve NIO gibi girişimlerde bulunulmasına rağmen, sonuçta bu hak geri alınıyor. Geriye yalnızca iş birliği yapamayan Müslüman yöneticilerin birbirlerini suçlamaları kalıyor.
Verilen haklardan bir diğeri de ‘İslami okullar’ imkânı. İlk iki İslami okul 1988’de açılıyor. Burada da hak, kanunla düzenlenmiş ve kullanıma hazır durumda. Yerli kuruluşlar herhangi bir engel çıkarmıyor; ne ilkesel ne de pratik açıdan. ‘Buyurun’ diyorlar. Hatta Müslüman olmayan öğretmenler bile bu okullarda çalışmak için sıraya giriyorlar.
Sorun yine Faslı, Türk ve Surinamlı Müslümanlar arasındaki iş birliği ve idari denge meselesi. Yerleşik toplum açısından Hollanda’daki Müslümanlar, İslami okullar aracılığıyla topluma uyumlarını kendileri sağlayabilirler. Kimlik, kültür, davranışlar, iş birliği deneyimi, değerler ve idari yapı bakımından gerekli ‘denge’ ve ‘uyum’, bu eğitim pratiği içinde, dışarıdan bir zorlama olmaksızın oluşacaktır.
Seksenli yıllardan itibaren bu hakların kullanımında büyük bir genişleme yaşanıyor. Bu kapsamda SPIOR, ISBO ve CMO gibi kuruluşlar; helal kesim, bayram tatili, iftar yemekleri, belediye okullarında din dersleri, ezan ve cami inşaatı gibi pek çok hak ve imkân ortaya çıkıyor. Yerleşik toplumun deyimiyle tam anlamıyla bir ‘sütun’ (zuil) oluşuyor.
Bu hakların ve imkânların kullanılması, Hollanda toplumu ile Hollanda’daki Müslümanlar arasındaki mesafenin kapanmasına yardımcı oluyor. Müslümanlar bir anlamda toplumun yerleşik bir parçası hâline geliyorlar. Her ne kadar bu hakların elde edilmesi ve kullanılmasında Müslümanlar çoğunlukla ‘tüketici’ konumunda olsalar da bu haklarla gelen imkânlar, zamanla onları daha ‘fırsatçı’ da yapıyor. Şekilcilik ve yüzeysellik buradan kaynaklanıyor. Pek çok yönetici, bu hakların kullanımını bir ‘kazanç kapısı’ olarak da görüyor.
Yerleşik toplum bu hakların kullanımını ‘uyum’ çerçevesinde değerlendirirken, Hollanda’daki Müslümanlar aynı hakları daha çok ‘dinî kimliğin korunması’ bağlamında ele alıyorlar. Müslümanların uyum yerine korumayı öne çıkaran tutumları, bu hakların kullanımı sonucunda ortaya çıkan uygulamalar ve kurumlar, hakları tanıyan yerleşik toplum açısından yeni paralellikler, uyumsuzluklar ve istismar ihtimalleri çağrıştırıyor.
Son on yıldaki toplumsal tartışmalara baktığımızda, bu nedenle ‘verilen hakların geri alınması’ önerisinin giderek daha fazla öne çıktığını görüyoruz.…
Raşit Bal
