Bir insan için en kadim sahici soru, kim olduğu ve nereye ait olduğudur. ‘Kim?’ sorusu varoluşu, ‘nereye?’ sorusu ise mekânı ve yönelişi işaret eder. İnsan, tarih boyunca anlamak ve anlamlandırmak kaygısıyla farklı arayışların eşiğinde yürümüştür. Zira ‘kebed’ içinde yaratılan insan, varlığın yükünü omuzlarında hissederek yaşar. Kendi olarak kalmakla aşmak arasında gidip gelen bu yolculukta, ortada olanı ve ortaya çıkan hâlleri aşkın olana raptederek yürümeye çalışır. Bu arayış, insanlık sürdükçe devam edecek uzun ve çetin bir seferdir.

Bu serüvenin en önemli durağı kimlik arayışıdır. Eski ifadesiyle hüviyet. Eskiden kimliklere verilen bu isim, insanın toplum içinde hukuki bir statüye sahip olduğunun belgesiydi. Daha da önemlisi Arapçada “o” anlamına gelen hüve zamirine dayanır.  İnsanın varlık içinde ‘o’ diye işaret edilmesi, onun Allah tarafından muhatap alınışını ve sorumluluk sahibi oluşunu ifade eder ve bu çok önemli kilit bir noktadır. Önemlidir zira

toplum içinde doğuştan sahip olduğumuz ve bize yüklenen kimlikler arasında hem meşruiyet hem de makuliyet zeminini oluşturur.

“Ben hayatımda hiç insan eli sıkmadım. Elini sıktıklarım ya İngiliz’di ya da Alman’dı.” diye bir söz var. O sebeple kimliklerinden soyutlanmış mücerret insandan bahsedemeyiz. Kitabımız bizleri boylara ve kabilelere ayırdığını, bunun da birbirimizi tanımamız için olduğunu bildiriyor. Kimlik sadece yüklenilen bir husus değil aynı zamanda tarih içinde şekillenen bir vakıadır. Tarihi süreç içinde toplumlar anlam değer dünyalarıyla yer alır ve öylece tanınırlar.

60’lı yılların başında işçi olarak gelen insanımızın ve bugüne uzanan serencamının tahlilini yapmadan önce dikkat etmemiz gereken iki husus var. Birincisi, ilk neslin buraya tarla ve traktör parası kazanmak için geldiğine dair kaba söylemleri terk etmek (özellikle siyasetçilerimizin). İkincisi ise, tahlillerimizi tarihî süreç içinde dünyada gelişen olaylardan bağımsız değerlendirmemektir. Yarım asrı geçen bu süreci zamanından ve zemininden kopararak yapılan değerlendirmeler, çoğu defa bizi kendi bagajlarımızı doğrulama ve karşı tarafı yanlışlama hatasına sürükleyebilmektedir.

Bizlerin (“biz” derken kastettiğimiz Türk toplumudur) burada bir “kimlik” ve “aidiyet” problemi var mı? Niceliği farklı olmakla beraber hepimiz bu soruya “evet” diyoruz. Peki bu problem sadece bizler için mi geçerli, yoksa tüm ülke halkı için mi geçerlidir? Bu soru kanaatimce üzerinde çokça düşünmemiz gereken bir sorudur. Kimlik problemini yaşadığımız ülkeden ve bu ülkede yaşayan insanların tamamından soyutlayarak konuşmak, kendi başına en büyük kimlik ve aidiyet problemidir. Berlin Duvarı’nın yıkılması, Soğuk Savaş’ın bitmesi, “Yeni Dünya Düzeni” söylemleri, savaşlar, iletişim devrimi vb. büyük olayların sebep olduğu değişimlerin beraberinde getirdiği yeni paradigmaları ve ortaya çıkardığı yeni insan tipini görmemiz gerekir. Bu ortamda kaybolan sadece bizim kimliğimiz değil, bizatihi insanın kendisidir. Böyle bir tablonun karşısında bizim kimlik problemimizi bütünü göz ardı ederek konuşmamız, her hâlükârda zihin olarak gettolaşmamıza sebep olacaktır. Problem ve çözüm denklemini bütün bir toplumu hesaba katarak kurmalıyız.

Toplumumuzun göç hikayesinin tarihi serencamı herkesin malumu. Bunun etrafında hatırı sayılır bir araştırma ve terminoloji oluştu. Elbette daha fazla çalışmalar yapılmalıdır. Özellikle ilk günden bugüne kadar topluma yön veren kurumlarımızın tarihlerinin yazılması çok önemli olsa gerek. Bu henüz yapılmadı.

Bir toplumun içinde azınlık olmak çoğu zaman beraberinde hem maddi hem manevi gerilimler getirir. Bu ilk bakışta menfi gözükebilir fakat aynı zamanda avantajlarda barındırır. Daha çok popülist politikalar sebebiyle azınlıkları tahkir eden, ötekileştiren bir atmosfer, yoğunluğu değişmekle beraber her zaman vardı. Akşam televizyonda kendisi ve kültürü hakkında olumsuz tezviratın ardından, sabah işe giden bir insanın ‘ben nereye aitim?’ diye kendisine sorması kimlik çatışmasının başladığı yerdir. İlk neslin “tutunmak” çabası bugünkü nesiller için tutunarak var olmak hâline gelmiştir.  Bu noktada meseleyi sadece kültürel muhafaza olarak görmek eksik olur. Çünkü aidiyet sadece kültür ve dil ile ilgili değildir. Aidiyet, hayat tasavvuru, anlam değer dünyasıdır. Bunu yaşayabilmek ve sonraki nesillere aktarabilmek en önemli husustur. Bu olmadığı takdirde merkezden çevreye sıkıştırılmış, bazı kültürel öğelerinin var olmasını savunan insanlar kümesi hâline gelinir.

Bir yandan gettolaşma, bir yandan asimilasyon… Bu iki yönlü tazyikten kurtulmak için ihtiyaç duyduğumuz şey, bulunduğu topluma katkı sunabilen; fakat kendi varoluş iddiasını da kaybetmeyen sahih bir kimlik bilincidir. Mesele artık yalnızca burada kalıp kalmama meselesi değil; nasıl bir insan ve nasıl bir toplum olarak var olacağımız meselesidir.

Burada küçük bir örnek vererek devam edeyim. Görünürlüğümüzün en yoğun olduğu yerler  camilerimizdir. Eskiden, kiralanan binaları mescide çeviriyorduk. Bugün müstakil camiler inşa ediyoruz. İnşa ettiğimiz bu camiler içinde mimari yönelim olarak buraların izini taşıyan kaç camimiz var? Hem yapı tekniği ve hem biçim olarak buraya ait ve bizden bir cami mimarimiz var mı? Şunu artık açık yüreklilikle dile getirmeliyiz. Kendimizi direkt anlatmaktan vazgeçmeliyiz. Devamlı surette olanı eleştirip olması gerekeni anlatmak, belirli bir zaman sonra bıkkınlık meydana getirir. Bu muhatap alınmayı ortadan kaldırır. Dolaylı anlatıma yönelmeliyiz. Bu mimariden sanata, akademiden edebiyata geniş yelpaze üzerinden olmalıdır. Artık meseleyi yalnız gurbet nostaljisine hapsetmeyip insanlığın genel krizine odaklanmalıyız.

Peki bunu kotarabilir miyiz? Tercihlerimiz belirleyici olacak. Sadece kişisel önceliklerimizi değil aynı zamanda kurumlarımızın önceliklerini de gözden geçirmeliyiz. Var olmak bir mekânda var olmak olduğuna göre, burada oluşumuzu kahır olarak değil bir lütuf olarak görmeliyiz. Sonrasında bu lütuftan herkesin nasiptar olması için, bütün medeniyet müktesebatımızı harekete geçirmeliyiz.

Belki de artık şu soruyu yeniden sormanın vaktidir: Biz burada neyi muhafaza etmeye çalışıyoruz? Sadece kimliğimizi mi, yoksa insanın kaybolan anlamını mı? Eğer ikinci sorunun cevabını verebilirsek, buradaki varlığımız bir misafirlik değil; millet olarak tarihin omuzlarımıza yüklediği bir sorumluluk olarak görünecektir.

            Behçet Ali Şeker —◄◄