Modern hayatın aileye biçtiği yer ile bizim aileyi konumlandırdığımız yer arasında ciddi bir fark yoktur. Şehirde: “iyi eş olmanın yolları”, “şu kadar adımda ebeveynlik”, çocuk gelişimi, performans ve başarı odaklı eğitimler, ebeveynlik teknikleri, yaşam koçları… Köyde ise atadan dededen devralınan roller, sorgulanmadan sürdürülen kabuller…  Bu sadece aile kurumunun kendisi için değil, öncesinde gençlerin evliliğe bakışı ve hazırlanışı bakımından da aynı.

Ferdin toplum içinde yok oluşunu fark edemiyoruz. Önceliğimizin toplum olması ve bütün işleyişin ona göre tanzim edilmesi bizi bir türlü ferde yani insana intikal etmemizi engellemektedir. En nihayetinde ailenin ve dolayısıyla toplumun dayanması gereken esas ferttir. Bunu ıskaladığımızda yukarıya doğru ailenin ve toplumun sağlıklı olmasını ya modern illüzyonlarla ya da toplumsal kabullerle kotarmaya çalışıyoruz. Bu iki türlü baskının etkisiyle ferd ihmal edildiği sürece aileyi konuşmak, duvarı boyayıp temeli çürük bırakmaktır.

Şu ana kadar söylediklerimizin kastını İmam Cafer-ı Sadık’ın şu sözünde daha net görebiliriz: “Allah’ın bizden bir muradı var, bir de bizimle (var olmamızla) bir muradı var. Bizden olan muradına dikkat ettik, bizimle neyi murat ettiğini ise ihmal ettik.” Allah’ın bizimle muradını ferd olabilmek olarak anlayabiliriz. “Ferd” (fert); tek, eşsiz, biricik, eşi benzeri olmayan beşer anlamına gelmektedir. İslâm düşüncesi, ferdi, genelleme sepetine atmaz, her ferdi yek olarak görür.

Ferd demek yek – bir tane demektir. Oysa Batı’da ‘insan’ bir genellemedir. Batı “Bütün insanlar…” diye başladığı sözleriyle evrensel bir varlık icat etmektedir. Kaderleri farklı olan kişilerin kaderlerini aynılaştırma çabası ‘insan’ kavramının icadıyla ortaya çıkmıştır. İslâm açısından Allah’ın fert sayısınca esmaı bulunmakta, fertlerin her biri de Allah’ın sayısı bilinmez isimlerinden birinin tecelligahı olmaktadır. Fertlerin kaderi de birbirinden farklıdır. Her ferd biricik ve kutsal varlıktır. Hiçbirinin hayatı diğeriyle benzeşmemektedir. Bu nedenle ferd olmak, Allah’ın yarattığı kul olarak onunla yapılmış ahdin muhatabı olmak anlamına gelmektedir.”

Ferd olabilmenin biricik örneği Hz. Peygamber’dir (as). İbnü’l Arabi’ye atfedilen bir sözde şöyle denir: “Cihanda yalnızca bir adam var, elinizde ne varsa aslı da kemali de O’nun eteğindedir, O’na baş eğin.”

Bugün gençlerin evliliğe karşı mesafeli duruşu ve aile kurumunun itibar kaybı karşısında, öncelikli meselemizin ferde yönelmek olduğu açıktır.  İkinci önemli husus ise evlilikte kullanılan teorik dilin, bugünkü karşılığını yeniden sorgulamaktır. Evlilik için arayışta olanların tercihlerinin birinci sırasında  dindar bir insanın olması vardır. Efendimiz (as), eş seçimindeki kriterleri saydıktan sonra dindar olanın seçilmesi gerektiğini bize buyuruyor. Hocalarımızda sağ olsunlar her defasında hatırlatıyorlar. Hatta dindar olmayan aileler bile tercihlerinin başına dindar olmasını koyuyorlar. Peki ‘dindar olmak’ demek ne demektir? Bundan çok uzun süre önce değil iki binli yıllarda kabul gören dindarlık ile bugünkü dindarlık algısı aynı mı? Tesettürlü olmak bir dindarlık belirtisi mi? “Saliha kadın” ve “salih erkek” denildiğinde kriterimiz nedir? Aileler evlilik öncesi ve sonrasında, dinin emrettiği konularımı önceliyor yoksa evlenecek gençler üzerinden bilek güreşine mi giriyorlar? Daha pek çok soru.

Olması gereken ile olan arasında makas açıldığında kriz meydana gelir. Dindarlık, görünür ve ölçülür olmanın adı haline gelmiştir. Ferdin Allah ile kurduğu derin bağın bir sonucu olarak özgürlüğü toplum işleyişinde ve beklentilerimiz sebebiyle etiket hâline gelmektedir. Üzerimize yapıştırılan etiketler ve roller bizi tercihlerinizin hilafına hareket etmeye sevk ediyor. Evlilik adaylarına toplum tarafından roller dağıtılıyor ve oynamaları isteniyor. Hakikat ise tam zıddı. Yaşamak istediği ve yaşamaya zorlandığı hayat arasında kalan insanlar, evliliğin altından kalkılmasının mümkün olmadığını düşünmeye başlıyorlar.

En acı verici olanı ise, evlilik adayı gençlerin sevmesini bilmemeleri. Anne babalar büyüklerinin kurbanı. Sevgi görmeden büyümek zorunda kalmışlar. Çocuklarına nasıl sevilir öğretme imkânından mahrum olarak, sahiplenerek, pasifize ederek görevlerini yapmaya çalışıyorlar çocuklarına. Bu yüzden evli çiftler birbirlerine “Sen sevmeyi kimden öğrendin?” diye sorduklarında, “Annemden, babamdan; onlar da böyle severdi.” diyememektedirler.

Bugün dünyada en büyük problem “kalp krizi” problemidir. Bu problem ne sadece teorik konuşmalarla, ne sorgusuz kabulleri tekrarla ne de realiteyi alternatifsiz kabul ederek ve benzeşerek çözülür. İnsanı yok sayarak ve kendi akışkan aidiyetlerimizi kutsayarak bir çıkış bulamayız. Şu anda konuştuğumuz bu problemin (ki problem hâline geldi) bir yirmi yıl sonra hangi hâle evrileceğini tahmin etmemiz bile mümkün değil.

Elbette ümitsiz olmaya gerek yok. Nur’un göz bebeğine ittiba ile tavrımızı aşikâr ederek başlayabiliriz. Hiç ummadığımız yerden rızıklanacağımız muhakkaktır. Allah bizi güzel insanlarla rızıklandırsın. Amin.

Behçet Ali Şeker       —◄◄