Merhaba değerli dostlar.
Başta tuttuğumuz oruçlarla birlikte Allah tüm maddî ve manevî ibadetlerimizi kabul eylesin inşallah.
Genelde konuşurken yakındığımız konu, “neden namaz kıldığımız hâlde bu ibadetler bizi kötülükten ve fuhşiyattan alıkoymuyor?..”
Ve neden bizim ibadetlerimiz yaşadığımız toplumda bir aksiyona dönüşmüyor?.. Bir inkılab (değiştirme), ıslahat (düzeltme) ve adaletsiz sistemlere karşı kıyam ve direnç sağlamıyor?.. Hâlbuki Allah cc. namazın bu önleyici etkin gücünden de haber veriyor.
(Ankebut 45.) İşte bunun bir örneğini her Kur’an okuduğumda dikkatimi çeken Hz. Şuayb (as)’ın namazında gördüm.
(İleri satırlarda anlatacağız.)

İslam’ı/ tevhidi “Allah’a inanmak” ve “ibadet etmek” gibi anlatmak, eğer bir yanılgı değilse, haince, şeytanca hedef saptırmaktır sadece. Yok saymaktan, yani ateizmden daha beterdir bu söylem.
Çünkü her peygamber kavmine Allah’a kulluğu değil, kullukta eş koşmamayı vurgulamıştır. İbadet etmeyi değil, sadece ama yalnızca Kendine ibadet etmeyi Rabbimiz bize öğretmiştir.(Fatiha 5.)

Hakkı reddetmek veya batılı savunmaktan daha sinsi olanı ‘hakka batılı bulamaktır.’
İşte bu halis/ temiz ve tek olan inanç, efradını cami ağyarını mani- layıkıyla kamil, eksiksiz olduğu gibi lüzumsuz/ batıl olan her şeyi de reddeder, dışarda bırakır.-
Bir din ve ibadet düşünün, kendi mistik âleminde, etliye-sütlüye karışmayan; Allah’ı yaratıcı kabul edip Rab’liğini reddeden; (aile ve toplum hayatında kanun koyma kabiliyeti ve otoritesi olmayan.) bir din; her kafirin saygıyla övdüğü ve örnek olarak gösterdiği dindir.
(Kur’an’da, insanlık tarihinde ve günümüzde örneklerini görüyoruz.)
Siz hakikatini anlamadan veya anlatmadan “İslam, Kur’an, din, iman” dediğinizde buna kimse karşı çıkmaz, ama bu soyut kavramları açıkladığınızda, ete kemiğe bürünür ve fincancı katırlarını ürkütürsünüz. Tıpkı Diyanet İşleri Başkanının eş cinseller hakkında okuduğu hutbenin gündemi etkilediği gibi. Trajikomik olan ise, “Diyanet İşleri Başkanı’nın yanındayız” diyenlerin bir kısmı başka paylaşımlarında “İstanbul Sözleşmesi” gibi buna benzer bir sürü rezaleti yasa hâline getirenleri bir “din kahramanı” olarak savunup hesabını başkalarından sormalarıdır.

Hz. Şuayb’ın (as.) uyardığı Medyen halkı da, ticaretin ve alışverişin yoğun olduğu, refah seviyesi yüksek bir toplumdu. (Hûd 84.)
Fakat Allah’ı -din işlerini- dünyalarına, ekonomi ve politikaya karıştırmıyorlardı.
“Adalet” deyince sadece kendi hakları geliyordu akıllarına. Haksız tutumları adalet mizanına, eksik tartıları teraziye yansımış, ülkede zulüm/ifsat oluşmuştu. (Hûd 85.)
Adam kayırma, ihaleye fesad, fahiş fiyat vs. günümüzde de zaten bildiğimiz meseleler.
Yani biz bugün bütün bunlarla birlikte Lut kavmini de hesaba katarsak, geçmişte helak olma sebeplerinin tamamını uygulama potansiyeli olan bir acayip ahvale sahibiz.
İşte böyle bir durumda bu bozuk düzenin çarkına çomak sokacak bir adam ve o adamı ayağa kaldıracak bir din ancak gerçek dindir.
Atalardan kalan yarı doğru yarı yanlış inançları, onların hatırına kabul edip, ticaret/ekonomi ve siyasette adaleti ayaklar altına alıp, hakkın değil de hevalarının koyduğu kanunları din olarak kabul edenlerin keyiflerini kaçıracak bir Şuayb gerekmektedir…
“Dediler ki: ‘Ey Şuayb, atalarımızın taptığı -putlar veya oluşturduğu yasalardan-, yahut mallarımızdan ne dilersek onu yapmamızdan vaz geçmemizi sana NAMAZIN MI mı emrediyor? Çünkü sen, muhakkak ki (biliyoruz) yumuşak huylu, aklı başında(bir adam)sın.” (Hûd 87.)

Ayetin sonuna dikkat ederseniz, belki biraz alay veya şaşkınlıkla; “noldu sana, sen aklı başında halim selim yumuşak huylu bir adamdın. Bu itiraz, bu aykırılık senden beklenmezdi. Senin şu kıldığın NAMAZ ve inandığın din mi böyle anormal (!) hareketlere seni sevk ediyor ey Şuayb” diyorlar.
Namazın bir mefhumu (kılındığı şekli), bir de muhalif mefhumu -karşıt manası- vardır. Allah’a eğilip secde ederken zımnen başka hiçbir otoriteye de eğilmediğini, boyun eğmediğini gösteriyor ve ‘Allah-u Ekber’ sözüyle de yine sadece Allah’ın büyük olduğunu söylemiş olmuyor, aynı zamanda gayrının da küçüklüğünü ilan ediyorsun.
Bu hac, oruç, zekât vs. ibadetlerde de böyledir. Hepsinden önce gelen asıl Kelime-i Tevhid’e bakalım… Terk ve ret (inkâr) kabulden (ikrar) önce gelir.
“LA İLAHE!!!…” “Reddediyor, tanımıyorum!” Tüm tağutları tekfir/inkâr ve protesto ediyor, boyunda eğmiyorum demektir. (Bakara 256.)
Kime, neye?..
Allah’ın rolüne soyunan tüm sahte tanrılar ve kahramanlara… Allah’tan bağımsız, Ona alternatif olan, Ona rağmen hüküm koyan her türlü otorite yasa, din vs. kişiler, kurumlar, âdetler, töreler, tabular ve kanunların cümlesine(Tağut rejimlerine) “LA” Hayır!… dedikten sonra, “İLLALLAH!!!..” Ancak ALLAH’tır bunlara layık olan” demektir Kelime-i tevhid.
“Sür çıkar ağyarı dilden (yabancı olan her şeyi kalpten çıkar.) Tâ tecelli ede Hakk, padişah konmaz saraya hâne mâmur olmadan.”

Şunu bütün inanç ve samimiyetimle söylüyorum, sadece şu iki kelimeyi, geniş açıklama yapmadan bile olduğu gibi tercüme etselerdi yer yerinden oynardı. Ama devrin cahil, menfaatçi ve korkak hocaları nasıl çevirdi bu kelimeyi: “Allah’ın varlığı ve birliğine inanmak” dediler, öylemi?..
İşte bu sahte çeviri hiç bir zalimin sömürdüğü düzene karışmadan, el sıkışarak, vaziyeti idare ederek, (ŞİRK’et) hâlinde ortaklaşa bugüne kadar geldiği gibi bu kafayla kıyamete kadar da gider. İşte bu yüzden Şuayb (as.) ve tüm peygamberler, (ruhlarına selam olsun) tevhid akidesinin mücadelesini verirken, anlaşma, (şirk) pazarlığına girmeyen, zor ve “uyumsuz” insanlardı o dönemin yöneticilerine göre.
Hâlbuki peygamberlikten önce emin, ümit vadeden, yumuşak huylu, kendi hâlinde insanlardı. Şuurlanma ve görev almanın neticesi kişiyi dava sahibi yapar, davası olan kişi de batıla karşı kıyam eder/ayağa kalkar.
Bugün bize düşen görev ise, Kur’an’da anlatılan helak olmuş bu toplumların hâlinden ders çıkarıp, düştükleri aynı akıbete düşmemektir.
Bu konuyla ilgili Mesnevî’den bir hikâye dinleyelim: “Bir gün, aslan kurt ve tilki avlanmak için dağa çıkarlar. Avlanırken geniş arazide daha çok av yakalamak için birbirlerine yardım etmek için aralarında sözleşirler. Aslanın kurt ve tilkiyle arkadaşlık yapmak zoruna gitse de, yoldaşlığını ikram ve lütuf olarak görür.
İşleri rast gider. Bir yaban öküzü, bir dağ keçisi, bir de tavşan avlarlar. Avlarını kanlar içerisinde sürükleyerek ağaçlık bir su başına getirirler. İyice yorulmuşlar ve acıkmışlardır. Özellikle kurtla tilkinin, ağzının suyu akmaya başlar, paylarını bir an önce almanın hırsı içerisindedirler.
Ormanlar padişahının, bu avları adaletle paylaştırmasını beklerler.
Aslan, kurtla tilkinin açgözlülüklerini fark eder fakat sesini çıkarmaz. Yüzlerine gülerken, kendi kendine, “Dağıtacağım paya, adaletime güvenmeyene ben ne yapacağımı bilirim” diye düşünür.
Aslan, “Ey tecrübeli ve ihtiyar kurt, avladığımız hayvanları aramızda adaletli bir şekilde paylaştır. İyi bir adalet ortaya koy, vekilim sensin.”
Kurt, “Padişahım! Sizin büyüklüğünüze, iri ve büyük olan bu yaban öküzü yakışır. Çevikliğinize ve semizliğinize uygun düşer. Keçi, orta boyda ve irilikte, o da bana uygun düşer. En küçüğümüz tilki olduğuna göre, avımızın en küçük parçası olan tavşan da onun hakkıdır” der.
Aslan bu paylaştırma karşısında kızıp kükrer, “Ey kurt! Nasıl paylaştırdığını pek anlayamadım. Ey kendini bilmez eşek! Yaklaş ve karşıma geç de bir daha söyle” der. Yanına yaklaşınca bir pençe vurarak kurdu parçalar.
Aslan tilkiye: “Ey tilki! Şimdi bu avları adaletli bir şekilde sen paylaştır bakalım” der.
Tilki önce aslanın önünde saygıyla eğilir, yeri öper sonra, “Bu semiz yaban öküzü, efendimizin kuşluk yemeğidir, güne bunu yiyerek başlarsınız. Şu keçi de aziz padişahımıza, öğle yemeği için güzel bir yahni olur. Lütuf ve kerem sahibi sultanımızın akşam yemeğindeki çerezi de tavşan olsun” der.
Aslan, “Ey tilki, adaletin ışığını sen yaktın. Tam hakça paylaştırdın. Söyle bakalım, bu taksimi kimden öğrendin?”
Tilki kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırıp kurnazca gülerek, “Kurdun başına gelenlerden efendim, kurdun başına gelenlerden” der.
Aslan, “Alçak kurdun başına gelenlerden ibret alıp hikmetle davrandığın için, bütün avları sana bağışlıyorum” diyerek tilkiyi ödüllendirir.
Paylaştırma işi önce kendisine verilmiş olsaydı, kurdun akıbetine uğrayacak olan tilki, avların taksimini kurttan sonra yapmış olmaktan dolayı yüzlerce kere şükreder.”
(Mevlânâ – Mesnevî 1 / 3013)
—–
Bizler de, dünyaya sonradan geldiğimiz için şükredelim. Geçmiş nesillerin helak olma sebeplerinden ibret alıp kendimizi koruyalım.
”Yeryüzünde gezin, dolaşın, peygamberlerini yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün” (Al-i İmran 3/37 —◄◄