
Merhaba değerli dostlar,
Dinle dostum, dinle; dinle, anla beni!
Ön yargıyla, zanla değil; ilim, irfan, izan, vicdan, sevgi ve din ile dinle, anla beni. Sonra yargıla…
Ön yargılar…
Bendeniz, 1997-1998 yıllarında askerliğimi Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde yaptım. Özel Görev Kuvvet Komutanlığı’ndan o zamana kadar yalnızca bir şehit vermiştik. O da Abdullah Kayar’dı. Gözü kara, merhamet sahibi, mert bir insandı.
Girdiği çatışmada kahramanca öne atılmış ve vurulmuştu.
Naaşını havalimanında esas duruşta, gözyaşları içinde uğurlarken komutanımız, “Ağlamayı kesin lan! Falanları sevindirmeyin!” diye sert bir şekilde azarlamıştı.
Abdullah’ın babası da oradaydı. Yaşlı gözlerle, çaresiz, perişan ve bitkin bir hâlde tek tek gözlerimizin içine bakıyor, sanki evladını arıyordu.
Sesin ve sözün ötesinde bir yalvarışın, evladını kaybetmenin acısını taşıyan mahzun ve mahcup sessiz çığlığını görmüştüm o garibin hâlinde.
Merhum Abdullah, benden kıdemliydi.
Biz o zamanlar milliyetçi kimliğimizle arkadaşlıklar kurmuştuk. Abdullah yanımızdan geçerken arkadaşlarıma, “Bu kim?” diye sormuştum. Bana, “Bu, (…) (küfürlü bir ifadeyle) komünist, solcu… Adı Abdullah.” demişlerdi.
Aradan birkaç gün geçince kendisiyle yakından tanışma imkânı buldum. O Sivaslı, ben Yozgatlıydım. Bana “Topram” (yani toprağım) diye hitap ederdi.
Aramızda gelişen derin dostluğun ardından, uzun ve sıcak sohbetlerimizin birinde konu dine ve inanca geldi. Bana şöyle demişti:
“Bak Topram, ben İstanbul’da yaşıyorum ama aslımı inkâr etmem. Ben Anadolu çocuğuyum, Aleviyim. Ben anamı başörtüsüyle koluma takarım ve İstanbul’un orta yerinde başım dimdik, gururla yürürüm!”
Böylece yanlış bilginin ve ön yargının, en güzel insanları bile nasıl şeytanlaştırabildiğini fark ettim.
İnsanları sev…
Artık özel sırlarımızı paylaşıyor, dertleşiyor; ayrı bedenlerde tek bir ruh gibi birbirimizi anlıyor, birbirimizle anlaşıyorduk.
Doğusuyla batısıyla memleketin bütün insanlarını kardeş biliyordu. Bir kesimin hor ve hakir görülmesini fark etmiş, tek tipçi ve ırkçı düşünceye karşı tavrını da ortaya koymuştu.
Yine bir gün, kendine has ses tonu ve üslubuyla bana şöyle dedi: “Topram, insanları sev, sev…”
Bu kısa cümleyi hangi konuşmamızın sonunda söylediğini hatırlamıyorum. Ancak Hacı Bektaş-ı Veli’nin, “Topraktan geldiğimi bilince, yetmiş iki buçuk millet nazarımda tek (eşit) oldu.” sözü gibi, bütün insanlara insanca bakma duygusunu aşılıyordu. Ergani’deki çocukların hâline bakıyor, yoksulluklarına üzülüyordu. Yine bir gün şöyle demişti:
“Topram, bu çocuklar daha kola ve çikolatayı bile tanımıyorlar.”
Aynı ülkenin evlatları olmalarına rağmen farklı imkânlarla yaşamanın adil olmadığını vurguluyor, o çocukların durumuna üzülerek isyan ediyordu.
Unutmaktan âlâ intikam mı olur?
Haklarını inkâr edemeyiz. Başımızda çok iyi, merhametli; bizi kardeşleri, evlatları gibi görüp kollayan tim komutanlarımız vardı. Bunlar yalnızca bize karşı değil, bölge halkına karşı da adil ve insanca davranıyorlardı. Elbette istisnaları ayrı tutuyoruz.
Hatta bir gün, dağın başındaki bir ağaçtan erik almak istemiştim. Teğmenimiz buna bile müsaade etmemişti. “Köylünün malını izinsiz alamazsın, haram!” diyerek bizi uyarmıştı.
Ancak bu rütbelilerin arasında Abdullah’ı hor gören, ona zulmedenler de vardı.
Normalde askerler, kendilerine kötü davrananlar için, “Sivilde denk gelirse şöyle yaparım, böyle yaparım.” diye konuşurlardı. Abdullah ise bütün kırgınlık ve kızgınlıklarını içinde taşımak yerine, derin bir irfan ve olgunlukla şöyle demişti:
“Askerlik bitince ben bu adamları hatırlamak istemiyorum. Bunları hiç anmayacağım ve hayatımdan tamamen silip unutacağım.”
“Unutacağım…”
Bu söz ancak büyük ruhlara yakışır. Çünkü insan bazen intikamını hafızasında kin ve düşmanlık biriktirerek değil, kendisine kötülük edenleri hayatından çıkarıp unutarak alır.
Ruhun şad, mekânın cennet olsun sevgili arkadaşım.
Şimdi bu hikâyenin ardından ön yargılı olmanın sakıncalarını ele alalım.
Bir insanla tanışıp konuşmadan, bir toplum hakkında tecrübe sahibi olmadan, bir fikir veya konu hakkında tek bir kitap bile okumadan ahkâm kesmek ne kadar isabetli olabilir?
Bunun içine şahısları, cemaatleri, mezhepleri, meşrepleri ve daha nice inanç ve ideolojiyi koyabiliriz. Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığımız hiçbir kişi veya kurum hakkında peşin hüküm vermeyelim.
“Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ, 36)
Sevgiye gelince…
Sevgi öyle kıymetli bir iksirdir ki dokunduğu her yeri iyileştirir, güzelleştirir.
Sevgiyle büyüyen insan merhametli, anlayışlı, esprili ve insan sever olur. Düşmanlıktan ve kıskançlıktan uzaklaşır. İnsanları kutuplaştırmaz, onların huzur ve mutluluğundan rahatsız olmaz.
Birlikten ve barıştan yana olur; dostluğunu ve kardeşliğini esirgemez, sevinçleri paylaşır. İnsanları incitmemeye gayret eder, herkesi eşit görür. Kibirlenip insanları ötekileştirmez.
İşte bizim sevgi ve sevmekten kastımız budur.
Sevmek, sevmek…
Yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmek…
Bu sevginin köklerinde varoluşun anlamını kavramak; ilim, hikmet ve rahmet vardır. El-Vedûd olan Allah’ın sevgisinin bütün varlığa tecellisi, yine O’ndan dolayı yarattıklarına duyulan şefkat ve muhabbet vardır.
Unutmak…
“Bazı insanlar vardır ki, unutmak için bir kere görmek yeterlidir.” demiş Salih Mirzabeyoğlu.
Bazı insanları gündeminde tutmayacak, kalbine yük etmeyecek; bulunduğun ortamda onları hatırlayıp o ortamın atmosferini bozmayacaksın.
Vefasızları, hayırsızları, nankörleri ve bunlardan gelen bütün cefa ve zulümleri unutmak aslında bir nimet, bir şifadır.
Ancak vefayı, dostluğu, sıla-i rahimi, yapılan iyilikleri ve ihsanları unutmak; nimete nankörlük, namertlik ve hainliktir.
Sosyal medyada bu tür sözlere çok rastlıyoruz. Sitem dolu, öfke yüklü; mesaj verdiği kişiyi umursamadığını, onu yok saydığını dile getiren paylaşımlar…
Madem öyle, yok sayıyor ve umursamıyorsun da (!) bu kadar lafı, sözü neden ha bire paylaşıyorsun? Hem de o kişiler duysun, görsün diye…
Demek ki unutamıyor, affedemiyor, hatta hafife bile alamıyorsun.
Allah yardımcın olsun. Murad Altun —◄◄
