
Hollanda Müslümanlarının yerleşikleşme sürecinde 90’lı yılları bir geçiş dönemi olarak görebiliriz. Geçiş döneminin en belirgin özelliği, değişim belirtisinin ortaya çıkmasıdır. Kırılmadan hemen önceki durum. Kırılma 11 Eylül saldırılarında ‘çatışmaya’ dönüşüyor. Bu tarihten önce, uyum ve entegre olma süreci hem devam ediyor hem de toplumun çoğunluğunun beklentisi de bu yöndeydi. Çok kültürlü toplum esas. Çatışma ve uyumun mümkün olmayacağı görüşü, aykırı bir görüş olarak, ifade ediliyor. Bolkenstein ve Pim Fortyn gibi.
Bu dönemde Türk Göçmenlerin büyük cemaatleri nasıl bir tutum sergiliyorlar? Herhangi bir katkıları var mı?
Yerleşik toplumda da göçmenlerde de 90’lı yıllardan itibaren Türk ve Faslı göçmenlerin kalıcı oldukları kanaati hâkim oluyor. Geri dönüş beklentisi kalkıyor. Şimdiye kadar İslami kuruluşların temel derdi, beraberlerinde getirdikleri dinî ve kültürel kimliklerini ‘gurbette’ korumak idi. Cemaatler ve İslami kuruluşlar bunun için oluşturulmuştu. Çok kültürlü toplum anlayışı, Hollanda’nın özgürlük ve eşitlik odaklı düzeni, sosyal yapısı ve hukuki zemini buna imkân da veriyordu. Kapalı toplumlar ve keskin kimliklere sahip cemaatler bu ortamlarda oluştu. Hollanda hükûmetleri de geri dönmeyi esas alıyordu. Geldikleri ülkelere döndüklerinde de kaldıkları yerden devam edebilmeleri için. Geçici olarak kaldıkları ‘gurbette’, özgür ve rahat idiler. Dillerini, dinlerini, kültürlerini bir anlamda da dondurdular. Bu ‘rahat’ olma durumunun da göçmenlerle de bir ilgisi yoktu. Hollanda toplumunun hoşgörüsü ve özgürlük anlayışı idi.
Türk ve Faslı göçmenler kalıcı olmaları belirginleştikçe bu ‘rahat’ olma durumunun gerildiğini görüyoruz. Bu hususta farklı yaklaşım da oluşuyor. Yerli kesimlerden bilim adamları, medya mensupları ve pek çok politikacı daha hızlı tutum değiştiriyorlar. Yetmişli yılların ortalarında ‘göçmen sosyolojisi’ çalışan bilim adamlarının, Amerika Kanada deneyiminden çıkarttıkları ‘kültürel dönüşüm ve asimilasyon’ teorileri tekrar gündeme geliyor ve yönlendirici olmaya başlıyor. Yeni sorular soruyorlar ve cevaplar veriyorlar. Onlara göre, ana dil, kültürel ve etnik kimlik sürdürülemez. Üçüncü nesilden sonrası ‘göçmenliğin bitmesi gerekiyor’.
Bu bağlamda Thijl Sunier ‘Türk kültürel kimliği sürdürmek imkânsız’ diye yazıyor ve ‘ancak dini kimliğin bir geleceği olabilir’ diyor. Çok geçmeden yeni sorular, tutumlar ve konular gündeme giriyor. Hollanda toplumu, politikacıları ve medya kuruluşları ‘değişim’ ve ‘uyum’ taraflısı olarak konumlanırken, İslami cemaatler belirgin olarak ‘korumacı’ tutumlarını sürdürüyorlar. Bu tartışma ortamında gerilimler ve taraflar belirginleşiyor. İlerici olan veya tutucu olan tutum daha belirgin olarak karşı karşıya geliyor. Hatta ‘iki yüzlü’ olanlar da ortaya çıkıyor. İçeride ‘dindar’ ve ‘kapalı’ olurken, dışarı da ‘uyumu’ ve ‘değişimi’ savunanlar. İslami tarafta ‘değişim’ ve ‘uyum’ tarafından yer alan istisnalar oluyor. Bu dönemde ‘rol model’ veya ‘makbul göçmen’ gibi tiplemeler de ortaya çıkıyor.
Türk ve Faslı göçmenlerin kalıcı oldukları kesin belli olduktan donra ‘uyum’ odaklı değişim yönlendirici oluyor. Hem uyum odaklı değişimin iyi yönde gelişip gelişmediğini test etmek için. Uyumun için ‘ölçü/norm’ konuyor. Ölçü ve yönelişin kaynağı tabi ki yerli toplumun âdetlerinden, değerlerinden, davranışlarından, tarihsel deneyiminden ve politik düzeninden çıkartılıyor. Yeni nesil bu geleceğe doğru yetişmeli, eğitim almalı. Buradaki dil, meslek, ilişkiler ve kurumlar üzerinden bu gelecek inşa edilmeli. İleri yaslarda Hollanda’ya gelen göçmenler de kendi gelecekleri için dil öğrenmeli, çalışmalı ve ayakları üzerine durma becerisini kazanmalı. Bu yöndeki ilk adım, gelinen ülke ve toplumlarla bağların zayıflaması.
Türk ve Faslı göçmenleri için ilk ‘test’ bu yönelişin olup olmadığı oldu. Hollanda da yerleşik bir kesim olarak yasamak ne demek? Yerli kültürü içselleştirmek mümkün mü? Öz kültüre yabancılaşmak sahibini hasta yapmaz mı? Yerleşik olmak, dini hayat için birtakım değişikler içerir mi? İslam da yerleşik bir dini dönüşür mü? Hollanda İslami, liberal İslam mümkün mü? Yerli olmak, gelinen ülkelerle bağları ne şekilde değiştirecektir? Dinî hayat ile kültürel hayat nasıl yeniden dengelenecektir. Ana dilin bir geleceği var mıdır? Uyumdan ne anlamalıyız? Göçmenlerin entegrasyon, sosyal katilim, asimilasyon, kültürel değişim gibi temel kavramlar hakkında tutumları var mı? Varsa onlar ne istiyorlar, kendi gelecekleri için? Hollanda toplumundan ve hükümetlerden ne bekliyorlar? Kimlik kaybı, yabancılaşmak ne demek? Türkiye’den kopmak mümkün mü? Dini kimliğin kültürel boyutu ile evrensel boyutunu nasıl ayırt edeceğiz? Kültür ve inanç arasındaki ilişki ne ve sınırları nasıl belirlenecek? Bu soruları cevaplamak ve uyumu desteklemek için İslam kürsüsü (Mohamed Arkoun ile) kuruldu. Leiden Üniversitesinde, ‘İslam ve Modern toplum’ arasındaki ilişkileri araştırmak için ISIM kuruldu. Rotterdam belediyesi Tarik Ramadan’ı Hollanda’ya getirdi. Hollanda Müslümanlarını uyum sürecinde önlerini açmak için.
Türk ve Faslı göçmenlere ve onların oluşturmuş oldukları cemaat ve kuruluşlara arasında, ‘kalıcı olmayı’ ifade eden ve hemen sonra da yeni sorulara cevap arayan hangi kuruluşlar ve cemaatler var? Bu ‘test’ edilmede hangi kesim muhatap oluyor? Toplumdan gelecek sorulara kim cevap yetiştirecek? Kimin ifade ettiği görüşler ve tutumlar üzerinden yerleşikleşme sürecine ayar verilecek? Kim ümit olacak? Hangi cemaat, kesim, önder, imam, aydın bu süreçte rol alacak? Böylece göçmenlerin, toplumla arasındaki mesafenin kapadığını gösterecek. Türk göçmenlerde en büyük kesim ‘Diyanet’.
Diyanet’in çekirdek kadrosu (idare, imamlar) geçici olarak geliyorlar ve geri dönecekleri kesin. Üstelik Diyanet, dinî, politik ve kültürel olarak kendine has özgün bir kimliğe sahip değil. Cemaat olmaktan daha çok camia. Ve hiyerarşik. Gündeme gelen konularda görüş belirtecek bir kadro da yok, aydın da yok, imam da yok. Tüm ‘avam’, ‘halk’ ve ‘idari’ kadro diplomat ve ‘görevli’. Tümden ‘Fransız’. Bundan dolayı bu dönemde Diyanet ‘kapalı’. Diyanetin, görüşü yok, toplumsal tartışmaya katılma da yok, taraf olması yok. Bu anlamda Diyanet, 80’li ve 90’lı yılları gibi. Diyanet için zaman durmuş ve her şey ‘konserve’ olmuş. Taban var ama ortak kimlik yok.
İbrahim Görmez, Arif Yakışır, Emin Ateş gibi önderlerin çalışmaları (İslami Medya Kuruluşu (IOS) gibi) bireysel çalışmalar. Bu adımlar Diyanet’e ait bir kimlikten de türemiyordu. Yok çünkü. Pragmatik, stratejik ve sloganik. Şahıs odaklı. Diyanet halen ‘kapalı’. İç kritik yasak, dış kritiğe, test edilmeye kapalı. O kadar imkâna rağmen, donanımı da yok, oluşmuyor da. Nitekim bu yerleşikleşme ve uyum sürecinde hiçbir rolü, konumu, katkısı olmadı.
Benzer bir durum Süleymanlı cemaat için de geçerli. Cemaat olarak gün yüzü görmemişler, dışarı ile muhatap olmamışlar. Türkiye’de bastırılmışlar ve Hollanda’da bu ‘bastırılmış refleksleri’ hâkim olmuş. Herkese kapalı, herkese güvensiz. Kendi içlerinde de dışarıda da ‘özgür’ olma ihtiyacı yok. Dışa kapalı ve içte bağları güçlü bir ‘tarikat/tekke’ olmuşlar. Tebliğci ve davacı da değiller. Devlete ve kamu otoritesine güvensizlik onları iyice ürkek de yapmış. Süleymanlı cemaatin bu yeni yönelişle ve sorularla baş edecek kadrosu da yok. Onların da doksanlı yılları, seksenli yılları gibi. Güçlü bağları olan, kimliği belli, yönü belli, ilişkileri belli, pratiği sabit ‘kardeşlik’ cemaati. Değişime de dönüşmede ihtiyaç yok. Test edilmeye deneyimi de yok, donanımı da. Sorudan, eleştiriden ve gerilimden kaçan ve bundan dolayı da Hollanda Müslümanlarının yerleşikleşme ve uyum surecinde hiçbir katkısı olmayan.
Geriye Millî Görüş kalıyor. Politik-İslamcı bir söylemi olduğundan, dışarıya daha açık, daha toplumsal ve daha tebliğci. Türkiye politik dünyasında ‘muhalif’ olması söylemini hem güncel ve aleni/şeffaf olmasına neden oluyor. Kimliğini anlaşılır kılması için rasyonel gerekçelere dayama zorunluğu var. Bu arka plan Hollanda’ya da yansıyor.
Millî Görüş’ün politik, İslami ve muhalif ‘kimliği’ Hollanda da yetişen göçmen yeni genç nesilde de karşılık buluyor. Donanımlı ve Hollanda toplumunu, göreceli olarak, iyi düzeyde bilen gençler. Millî Görüş’ün 80’li yıllarda gençlere yönelik yaptığı çalışmaların da bir neticesi olarak. Bu gençler, yerleşikleşmenin muhtemel sonuçlarını cesurca tartışıp, kuruluşların ana yönelişini ve pratiğini yeniden düzenlemeyi öneriyorlardı. Ana yönelişi Türkiye’den Hollanda’ya kaydırmak. Buradaki gelecek için. Bu bağlamda Tevfik ve İsmail Taşpınar, Veli Yücesan, Mehmet Akbulut oldukça önemli idi. Onlara göre, yerleşikleşme, Türkiye odaklı dinî-kültürel kimliğin bırakılıp, Hollanda merkezli bir dini kimliğin inşa edilmesi gerekiyordu. İyi bakıldığında pragmatik ve stratejik. Daha çok, Hollanda’nın toplumsal yapısının sunduğu imkânları daha iyi kullanamaya yönelik. Önerlilerin dinî ve kültürel kimliğin dönüşümü ve uyum/entegrasyon süreci hakkında olmuyordu. Bu gençlerin İslam geleneğinde derin donanımları da yoktu. Dikkat çeken donanımları, birinci nesle nazaran, bulundukları toplumu ve fırsatları tanımaları. Ancak iyi bir adım.
Millî Görüş bu ‘yenilikçi gençleri’ hızlı bir şekilde etkisizleştirdi. Bu gençlerin çoğunluğu da İslami okullara kaydılar. Yerelleşmede ilk şans bu şekilde kaçırıldı.
Millî Görüş Teşkilatlarının iki bölgeye bölünmesi de bu döneme denk (1997) gelmekte. Sancılı bir süreçten sonra. Bir şekilde ‘Kuzey’ daha ‘açık’ ve ‘liberal’ olarak nitelendirdi.
Üzeyir Kabaktepe ve Hacı Karacaer önderliğinde Kuzey Millî Görüş dışarıya açıldı. Basına, topluma, sivil kuruluşlara ve devlete ‘uyum’ ve ‘yerlileşme’ sürecinde muhatap oldu. Ümit verdi, ‘örnek cemaat’ oldu. Karacaer de ‘örnek lider’.
Millî Görüş’ü modernite ile buluşturan ve uyumlu yapan. İnşa edilmek istenen Amsterdam Ayasofya camisinde bu tutum için odak oldu. Çok geçmeden bu dışarı açılmanın büyük gerilimlere neden olduğunu gördük. Karacaer’in cemaatte karşılığının olmadığı ortaya çıktı. ‘File dans ettiremedi’. Değişim söylemi hem kendi şahsi görüşleriymiş hem de stratejikmiş. Ve hem de sloganik. Ayasofya inşaatı da yerelleşmenin değil tam bir güç kavgasının tiyatrosuymuş. Böylece bu şans da kaçırılmış oldu. Türk göçmenlerin kuruluşları halen kapalı, bereketsiz, verimsiz. Çöl gibi. Oldukları yerden bir milim bile kıpırdamadılar.
Türk-İslami cemaat ve kuruluşların bu ‘kapalı’ ve ‘donanımsız’ durumlarından dolayı, yerleşikleşmenin muhtemel sonuçları hakkında katkı yapmak, zor sorulara cevap vermek ve Hollanda Müslümanların sesi olma görevi daha çok Fas kökenli gençlere düştüğünü gördük. Bir avuç ‘bağımsız gençler’. Hollanda da sosyalleşmişler, okumuşlar. Hollandacayı iyi ve seri konuşabiliyorlar. İslami ilimlerde, tarihte ve gelenekte derinlikleri yok. Faslı Müslümanların güçlü örgütlere, hiyerarşik yapılara ve keskin, kolektif kimliklere sahip olmamalarının avantajı burada ortaya çıktı. Hollanda toplumu bu sözcüler üzerinden Hollanda Müslümanlarının ve İslam’ın ‘önerileri’ ile tanıştı. İslam’ın sözcüleri onlar oldu. İslam’ın kuralları, hakikatleri, Hollanda toplumuna muhtemel katkısı bu gençlerin önerileri ile test/kritik edildi. Anlaşılması, önyargıları gidermesi, yapıcı olması, zenginleştirici olması, tehdit olması, falan.
Gelecek sefer, bu dönemde benim tutumum, uyumla ilgili düşüncelerimin nasıl oluştuğunu ve bu sorulara hangi cevapları verdiğimi analiz edeceğim.
(Devamı gelecek sayıda)
Raşit Bal—◄◄
