Anlasak da anlamasak da siyaset, günlük hayatımızda her şeyimizi ilgilendiriyor. Dar bir açıdan bakıldığında, “Siyasetin bana ne faydası var?” düşüncesinin toplumun kalabalık bir kesimi tarafından benimsendiği görülmektedir.

Sormak gerekmez mi? Şayet siyaset öyle basit bir konu olsaydı, “Bana ne?” denecek kadar önemsiz olsaydı; demokrasinin olduğu ya da olmadığı ülkelerde neden seçimler yapılıyor ve bu seçimler için milyarlar harcanıyor?

Siyaset; geçmişimizi, bugünümüzü ve geleceğimizi ilgilendiren, bu alandaki gelişmelerden ve çalışmalardan kaçınmanın mümkün olmadığı bir gerçektir. İçtiğiniz suyun şekillendirilmesinden, aldığınız havanın kalitesine kadar birçok konuda siyaset, belirleyici rol oynar. Doğmamış bebeğinizin geleceğini ve öldüğünüzde nerede defnedileceğinizi dahi dolaylı olarak siyaset etkileyebilir. Hayatın A’dan Z’ye her alanını ilgilendiren siyaset, acaba “bana ne?” denecek kadar basit bir konu mudur?

Siyaset konusunda şu düşünceyi kendimizde bir hak olarak görmemiz gerektiğine inanıyorum: Eğer yaşıyor ve etrafımızda cereyan eden olaylar hakkında yerel veya genel siyasetçilerin konuştuğunu, yarıştığını ve kararlar verdiğini görüyorsak; biz bu tablonun neresindeyiz? Dönen bu çarkta payımız nedir? Dört yılda bir önümüze gelen sandık neyi içeriyor ve bizim o sandıkla olan ilişkimiz hangi seviyededir?

Sandığa gidiyorsak;

Şayet siyaset geçmişimiz ve geleceğimizle ilgilenen bir mekanizma ise, bu mekanizmada nasıl yer almalıyız? Hangi altyapı ve bilgi birikimiyle bu sürece katılmayı denemeliyiz? Vereceğimiz bir oyun dört yıl boyunca sonuçlarını taşıyacağımızı ve meydana gelecek olumlu ya da olumsuz gelişmelerde bizim de payımız olacağını düşünmeliyiz.

Bu açıdan konuya bakacak olursak, toplumumuzdan siyaseti bilen ve takip eden bazı ileri görüşlü kişilerle yaptığım telefon görüşmelerine de değinmeden geçmeyeyim. Yapılan görüşmelerde herkesin hemfikir olduğu konu, sandığın ihmal edilmemesi gerektiğidir. Çünkü azınlıkların ve inanç yönünden farklı olan kesimlerin mevcut sistemden dışlanmaması, sistem içerisinde eşit şekilde temsil edilebilmelerinin yollarının aranması gerekir.

Güçlü olan görüş ise, mevcut partiler içerisinde yer alarak azınlıkların veya inanç farklılığı bulunan kesimlerin sorunlarının yalnızca bir partinin değil, bütün partilerin gündeminde olmasını sağlamanın toplum açısından daha faydalı olacağı yönündedir.

Sandığa gitmiyorsak;

Bu konuyu iyi açmak gerekir. Çünkü oldukça kapsamlı ve uzun süre tartışılabilecek bir meseledir. Aslında ilk kuşak insanlarımız Hollanda siyasetinde o kadar da geride değildir. Son yıllarda sandığa gitme oranlarında bir miktar düşüş görülse de katılım hâlâ iyi seviyelerde görünmektedir. Bu bizler için olumlu bir durumdur.

Ancak olumlu olan bu katılımın, temeli sağlam olmayan yönlendirmelerle şekillenmesi, toplumun gelecekte giderek siyasetten soğumasına neden olabilecek bir risk taşımaktadır.

1970’li yıllarda Türkiye’deki askerî ihtilaller nedeniyle ülkeden ayrılarak Hollanda’ya gelen bazı kişilerin Hollanda toplumuna uyumu hızlı olmuş, ancak seçim dönemlerinde kendi insanlarını da unutmadıkları görülmüştür. Bu ülkeye gelen kesim genel olarak eğitimli olduğu ve halkın nabzına göre hareket etmeyi bildiği için camilere, derneklere ve cemiyetlere giderek “İşçisin, İşçi Partili olmalısın; oyunu İşçi Partisi’ne ver” söylemleriyle etkili olmaya çalışmıştır. Bu yaklaşım 1990’lı yıllara kadar önemli ölçüde karşılık bulmuştur.

Ancak 1990’lı yıllardan sonra işçi kesimin çocukları daha bilinçli hareket etmeye başlamış, yalnızca seçim dönemlerinde camilere gelen ve diğer zamanlarda bu kurumların nerede olduğunu dahi bilmeyen kişilere karşı eleştiriler yükselmiştir. “İşçi olmak başka, solcu olmak başka” düşüncesiyle ilk dönemlerde sola yönlendirilen oylar zamanla VVD, CDA, D66 ve yerel partilere kaymaya başlamıştır.

Bu durum toplum açısından oldukça olumlu ve faydalı sonuçlar doğurmuştur.

 

(Devam edeceğiz)      Mahmut Yazıcı                       —◄◄