Son yıllarda Avrupa’da aşırı sağ siyasetin en çok başvurduğu kavramlardan biri “omvolking” ya da Türkçeye çevrildiği biçimiyle “ikame” tezidir. Bu teze göre Avrupa’nın yerli, beyaz ve Hristiyan kökenli nüfusu, yoğun göç hareketleri ve göçmen nüfusun yüksek doğurganlığı sebebiyle adım adım yerinden edilmekte; Avrupa toplumları kendi tarihsel, kültürel ve demografik kimliklerini kaybetmektedir. İlk bakışta bu tez, sanki demografik bir değişimi açıklamaya çalışan tarafsız bir gözlem gibi sunulur. Oysa daha yakından bakıldığında bunun bir gerçeği açıklamaktan çok, başka bir gerçeği örtmek ve toplumsal öfkeyi yanlış bir hedefe yöneltmek için kullanılan ideolojik bir strateji olduğu görülür.

Bu stratejinin temelinde basit ama etkili bir yer değiştirme vardır. Avrupa’da uzun zamandır “yerli” ya da “beyaz” nüfus kendi kendini demografik olarak telafi etmekten uzaklaşmıştır. Doğum oranları düşmüş, aile yapısı değişmiş, evlilik yaşı yükselmiş, çocuk sahibi olmak ekonomik ve kültürel bakımdan giderek daha zor bir tercih haline gelmiştir. Modern bireycilik, tüketim toplumu, iş piyasasının baskıları, konut sorunu, kadın ve erkek rollerindeki değişim, gelecek kaygısı ve refah toplumunun ürettiği yeni hayat tarzları Avrupa’da nüfusun doğal yenilenmesini zayıflatmıştır. Bu, Avrupa toplumlarının kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan derin bir demografik ve kültürel meseledir.

Ne var ki “ikame” tezi bu asıl meseleyi tartışmak yerine, sahnenin ortasına göçmenleri ve özellikle Müslümanları yerleştirir. Böylece problem, Avrupa toplumlarının kendi aile, nüfus, ekonomi ve yaşam tarzı krizleri olmaktan çıkarılır; dışarıdan gelen “yabancı” nüfusun Avrupa’yı ele geçirme girişimi gibi sunulur. Bu söylemde göçmen artık yalnızca ekonomik, kültürel ya da sosyal bir aktör değildir; o, Avrupa’nın varlığını tehdit eden bir düşmana dönüştürülür. Müslüman göçmen ise bu kurguda çoğu zaman en elverişli figürdür. Çünkü hem dinî farklılığı hem görünür kültürel pratikleri hem de tarihsel olarak Avrupa’nın zihninde yer etmiş “İslam tehdidi” imgesi, onu kolayca korku siyasetinin merkezine taşır.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Aşırı sağ siyaset, Avrupa toplumlarının gerçek sorunlarını çözmekten çok, bu sorunlara bir günah keçisi üretmektedir. Düşük doğum oranları mı var? Bunun sebebi göçmenler değildir. Aile kurumu zayıflıyor mu? Bunun nedeni Müslümanların varlığı değildir. Genç kuşaklar gelecekten kaygılı mı? Bunun kaynağı camiler, başörtülü kadınlar ya da göçmen mahalleleri değildir. Avrupa’nın yaşlanan nüfusu, çalışma çağındaki insan sayısının azalması, sosyal güvenlik sistemlerinin baskı altına girmesi ve yalnızlaşan bireylerin çoğalması, modern Avrupa’nın kendi içinden doğan problemlerdir. Fakat bu problemlerle yüzleşmek zor, sancılı ve maliyetlidir. Göçmeni suçlamak ise kolaydır.

Daha da önemlisi, “ikame” tezi göç kaynaklı nüfusun Avrupa için yalnızca bir sorun değil, aynı zamanda büyük bir imkân olduğunu da görmezden gelir. Bugün Avrupa’nın birçok ülkesi iş gücü açığını göçmenlerle kapatmaktadır. Sağlık, bakım, temizlik, ulaşım, inşaat, hizmet sektörü, tarım, sanayi ve küçük girişimcilik gibi alanlarda göçmen emeği Avrupa ekonomisinin görünmeyen taşıyıcılarından biridir.

Yaşlanan Avrupa toplumlarında genç göçmen nüfus yalnızca ekonomik üretime katkı sunmamakta, aynı zamanda sosyal güvenlik sistemlerinin sürdürülebilirliğine de destek olmaktadır. Eğer Avrupa tamamen kendi daralan demografik yapısına terk edilseydi, birçok sektör daha büyük krizlerle karşılaşırdı.

Göçmen nüfusun katkısı sadece ekonomiyle de sınırlı değildir. Avrupa şehirleri göçle birlikte kültürel olarak zenginleşmiş, yeni yemekler, diller, müzikler, inanç biçimleri, ticaret ağları ve toplumsal deneyimlerle çoğullaşmıştır. Elbette göçün sorunları vardır; entegrasyon, eğitim, yoksulluk, ayrımcılık, gettolaşma ve kimlik çatışmaları hafife alınamaz. Fakat bu sorunlar, göçmenleri bir “istila gücü” gibi göstermekle değil, adaletli sosyal politikalarla, karşılıklı sorumlulukla ve demokratik katılımla çözülebilir. Göçü yalnızca tehdit olarak okumak, hem gerçekliği çarpıtmak hem de birlikte yaşama imkânını sabote etmektir.

“Omvolking” söylemi bu bakımdan demografik bir analizden çok politik bir mit üretmektedir. Bu mitin amacı, Avrupa insanına şunu söylemektir: “Senin yaşadığın krizin sebebi kendi toplumunun dönüşümü değil, dışarıdan gelen yabancıdır.” Böylece Avrupa kendi aynasına bakmaktan kurtulur. Aileyi, nüfusu, refah devletini, kapitalizmin hayat tarzını, bireyselleşmeyi, yalnızlığı ve kültürel tükenmişliği tartışmak yerine, bütün dikkat göçmenlere yöneltilir. Bu da aşırı sağın işine yarar; çünkü korku, siyasette en kolay örgütlenen duygulardan biridir.

Oysa gerçek soru şudur: Avrupa gerçekten göçmenler tarafından mı “ele geçiriliyor”, yoksa kendi iç demografik, kültürel ve ahlaki krizini göçmenlerin üzerine mi yıkıyor? Bana göre ikame tezi, ikinci ihtimali görünmez kılmak için üretilmiş bir perdedir. Bu perde kaldırıldığında görülecek olan şey, Avrupa’nın “yabancılar” tarafından yutulması değil, kendi nüfusunu, aile düzenini ve gelecek tahayyülünü yeniden üretmekte zorlanmasıdır. Göçmenler bu krizin sebebi değil, çoğu zaman bu krizin hafifletici unsurlarıdır.

Bu nedenle göç kaynaklı nüfusu bir felaket olarak değil, doğru yönetildiğinde bir bereket olarak görmek gerekir. Avrupa’nın ihtiyacı olan şey, korku siyaseti değil hakikatle yüzleşme cesaretidir. Hakikat ise şudur: Avrupa’nın geleceğini tehdit eden esas unsur, göçmenlerin varlığı değil, göçmenleri düşmanlaştırarak kendi gerçek sorunlarını konuşmaktan kaçan siyasal akıldır.

Kadir Canatan          —◄◄