
Kadir hocam, yıllar sonra yeniden Hollandaca bir kitabınızla okuyucuların karşısına çıkıyorsunuz. Biz sizi yakından tanıyoruz, ancak okuyucularımız için kısaca Hollanda maceranızı anlatır mısınız?
Benim Hollanda hikâyem aslında göç tecrübesiyle yakından bağlantılıdır. Gençlik yıllarımda aile birleşimi yoluyla Hollanda’ya geldim ve burada uzun yıllar yaşadım. Üniversite eğitimimi ve akademik çalışmalarımın önemli bir bölümünü Hollanda’da sürdürdüm. Bu süreçte hem akademik hayatın içinde yer aldım hem de göçmen topluluklarının sosyal ve kültürel hayatını yakından gözlemleme fırsatı buldum. Hollanda, farklı kültürlerin bir arada yaşadığı bir ülke olduğu için, göç, entegrasyon ve kimlik meseleleri benim akademik ilgilerimin merkezine yerleşti.
Elinizdeki kitap da aslında bu uzun gözlem ve araştırma sürecinin bir ürünüdür. Kitapta küreselleşmenin gölgesinde ortaya çıkan dört temel meseleyi ele alıyorum: Göç, entegrasyon, kimlik ve İslamofobi. Bu konular özellikle Avrupa toplumlarında uzun süredir tartışılmakta ve kamu politikalarını da doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle kitapta hem tarihsel hem de sosyolojik bir perspektifle bu meseleleri analiz etmeye çalıştım.
Kısacası Hollanda benim için yalnızca yaşadığım bir ülke değil; aynı zamanda akademik çalışmalarımın şekillendiği, göç ve kültür meselelerini yakından gözlemlediğim önemli bir tecrübe alanı olmuştur. Bu nedenle yıllar sonra Hollandaca bir kitapla yeniden okuyucuların karşısına çıkmak benim için ayrı bir anlam taşıyor.
Göç çok yakın ve gözlemlenebilir bir olgu iken siz kitabınızda bu konuyu küreselleşme gibi daha derinlikli ve geniş bir çerçeve içinde okuyorsunuz? Neden?
Bu çok yerinde bir soru. Gerçekten de göç gündelik hayatta çok görünür ve doğrudan gözlemlenebilir bir olgudur. İnsanlar şehirlerde, mahallelerde, işyerlerinde farklı ülkelerden gelen insanlarla karşılaşır ve bu nedenle göç çoğu zaman yalnızca güncel bir sosyal mesele olarak ele alınır. Ancak bana göre göçü yalnızca bugünün bir olayı olarak görmek bizi yanıltabilir. Çünkü göç çoğu zaman daha derin tarihsel ve yapısal süreçlerin sonucudur.
Ben bu nedenle göç meselesini küreselleşme bağlamında ele almayı tercih ettim. Çünkü modern dünyadaki büyük göç hareketleri tesadüfi değildir; bunların kökleri dünya tarihindeki uzun süreçlere uzanır. Özellikle Avrupa’nın 15. yüzyıldan itibaren başlattığı coğrafi keşifler, kolonizasyon ve dünya ticaretinin genişlemesi yeni bir küresel düzenin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu süreçler dünya ekonomisini, toplumları ve kültürleri birbirine bağlamış ve insanların hareketliliğini de artırmıştır. Bu nedenle bugünkü göç dalgalarını anlamak için küresel tarihsel süreçleri dikkate almak gerekir.
Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse, göç çoğu zaman küresel sistemin bir sonucudur. Dünya ekonomisinin yapısı, ülkeler arasındaki gelişmişlik farkları, kolonial geçmiş, savaşlar, uluslararası iş bölümü ve iletişim teknolojileri gibi faktörler insanların neden ve nasıl göç ettiğini belirler. Dolayısıyla göç yalnızca bireylerin verdiği bir karar değildir; aynı zamanda küresel güç ilişkilerinin ve tarihsel süreçlerin bir ürünüdür.
Bu nedenle kitapta göçü yalnız başına bir konu olarak değil, küreselleşmenin doğurduğu dört temel meseleyle birlikte ele aldım: Göç, entegrasyon, kimlik ve İslamofobi. Bu dört mesele aslında birbirine bağlıdır ve Avrupa toplumlarında uzun süredir tartışılmaktadır. Eğer göçü bu geniş bağlam içinde düşünmezsek hem nedenlerini hem de ortaya çıkardığı sosyal ve kültürel sorunları tam olarak anlayamayız.
Kısacası benim yaklaşımım şudur: Göç bir sonuçtur; onu üreten daha büyük tarihsel ve küresel süreçler vardır. Bu nedenle göçü anlamanın yolu, onu küreselleşmenin uzun tarihsel dinamikleri içinde okumaktan geçer.
Bu kitabın aslında temel bir tezi var ve siz bu tezle okuyucu da bir mesaj vermek istiyorsunuz? Nedir bu mesaj?
Bu kitapta aslında vermek istediğim temel mesaj oldukça basit ama aynı zamanda düşündürücü bir ilkeye dayanıyor: “Ne ekersen onu biçersin!” Kitabın merkezindeki tez de tam olarak budur.
Bugün Avrupa’da göç, entegrasyon, kimlik ve İslamofobi gibi konular yoğun biçimde tartışılıyor. Çoğu zaman bu meseleler yalnızca güncel bir sorun gibi ele alınıyor ve göç hareketleri sanki aniden ortaya çıkmış bir olguymuş gibi değerlendiriliyor. Oysa ben kitapta bunun böyle olmadığını göstermeye çalışıyorum. Modern göç hareketlerinin kökleri Avrupa’nın kendi tarihine, özellikle de coğrafi keşiflere, kolonyalizme ve küresel ekonomik sistemin oluşumuna kadar uzanır.
Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse, Avrupa yüzyıllar boyunca dünyanın farklı bölgelerine açılmış, oralarla ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkiler kurmuş, koloniler oluşturmuş ve küresel bir sistemin oluşmasında önemli bir rol oynamıştır. Bugün insanların Avrupa’ya doğru hareket etmesi büyük ölçüde bu tarihsel süreçlerin bir sonucudur. Bu nedenle günümüzde yaşanan göç dalgalarını yalnızca bugünün politikalarıyla açıklamak mümkün değildir; bunların arkasında uzun bir tarihsel arka plan vardır.
İşte kitapta vurguladığım “ne ekersen onu biçersin” düşüncesi tam da bunu anlatır. Tarih boyunca atılan adımların, kurulan ekonomik ve siyasi ilişkilerin ve oluşturulan küresel sistemin sonuçları er ya da geç geri döner. Bugünkü göç hareketleri de bir bakıma bu tarihsel süreçlerin geri dönüşüdür.
Bu nedenle okuyucuya vermek istediğim mesaj şudur: Göç ve göçmen meselesini anlamak için yalnızca bugüne değil, tarihe ve küresel ilişkilere bakmak gerekir. Eğer bu meseleleri daha sağlıklı bir şekilde tartışmak ve çözmek istiyorsak, önce onları ortaya çıkaran tarihsel süreçlerle yüzleşmemiz gerekir. Çünkü modern dünyanın birçok sorunu gibi göç meselesi de geçmişte ekilen tohumların bugünkü ürünüdür.
Şimdi kitabın temel omurgasını oluşturan dört temel başlıktan biri olan devam eden göç (immigratie) hakkında görüşünüz nedir? Kimileri, sözgelimi Hollanda’nın “dolduğu”nu ifade ediyor, ama öte taraftan da dünyanın birçok yerinden mülteci akını yaşanıyor. Bu dilemma nasıl çözümlenebilir?
Ben göçü bir tehdit olarak değil, doğru yönetilmediğinde krize dönüşebilen; doğru okunduğunda ise toplumsal ve ekonomik sorunlara cevap üretebilen tarihsel bir olgu olarak görüyorum. Kitapta da göstermeye çalıştığım gibi göç insanlık tarihi kadar eski bir hadisedir; hatta medeniyetlerin oluşumunda, halkların biyolojik ve kültürel karışımında, bilgi ve yeniliklerin yayılmasında önemli bir rol oynamıştır. Bu bakımdan göçü sadece bugünün güvenlik ya da sınır sorunu olarak görmek eksik bir bakıştır.
Avrupa’nın, özelde de Hollanda’nın yaşadığı ikilem tam burada başlıyor. Bir yandan “ülke doldu” duygusu var; bu duygu konut sıkıntısı, kamusal hizmetler üzerindeki baskı, kültürel uyum kaygısı ve siyasal popülizm tarafından besleniyor. Öte yandan Avrupa’nın çok daha derin bir yapısal sorunu var: Doğum oranları düşüyor, nüfus yaşlanıyor ve birçok sektörde emek açığı büyüyor. Nitekim kitapta da hatırlattığım gibi Avrupa, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kendi yeniden inşa sürecinde ciddi işgücü ihtiyacı hissettiğinde dışarıdan emek çağırdı; önce Avrupa içinden, sonra bunun yetmemesi üzerine Türkiye ve Fas gibi Akdeniz havzasındaki ülkelerden işgücü temin etti. Yani göç, Avrupa için yeni bir olgu değil; aksine Avrupa modern tarihinde ihtiyaç zamanlarında başvurduğu yapısal bir çözümdür.
Dolayısıyla bu dilemma bence “göç var mı, yok mu?” sorusuyla değil, “nasıl bir göç politikası?” sorusuyla çözülebilir. Ben burada ihtiyaca göre göç formülünün daha gerçekçi olduğunu düşünüyorum. Avrupa hem insani sorumluluklarını hem de ekonomik ve demografik gerçeklerini birlikte düşünmek zorundadır. Mülteciler konusunda elbette uluslararası hukuk ve vicdani sorumluluk esas alınmalıdır; fakat düzenli göç söz konusu olduğunda, ülkelerin işgücü ihtiyacına, nüfus yapısına, eğitim seviyesine ve entegrasyon kapasitesine göre planlı bir model geliştirmesi gerekir. Yani kapıları tamamen açmak da tamamen kapatmak da çözüm değildir; asıl mesele seçici, planlı, adil ve entegrasyon odaklı bir göç rejimi kurabilmektir.
Bugün Avrupa’da göç karşıtlığının artması, aslında meselenin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve siyasal olduğunu da gösteriyor. İnsanlar bazen işgücü ihtiyacını kabul etseler bile kültürel değişimden endişe duyuyorlar. Bu yüzden göç politikası sadece insan kabul etmekten ibaret olamaz; bunun yanında güçlü bir entegrasyon politikası, ortak vatandaşlık anlayışı, dil eğitimi, iş piyasasına katılım ve karşılıklı kültürel uyum da gerekir. Kitapta göç, entegrasyon, kimlik ve İslamofobiyi art arda ele almamın nedeni de budur; çünkü bunlar birbirinden kopuk meseleler değildir. Göçü alıp entegrasyonu ihmal ederseniz toplumsal gerilim büyür; kimlik sorunlarını ciddiye almazsanız yabancı düşmanlığı ve İslamofobi güç kazanır.
Kısacası benim kanaatim şu: Avrupa göçten korkarak kendi demografik ve ekonomik sorunlarını çözemez. Ama göçü romantikleştirerek de çözüm üretemez. Yapılması gereken şey, göçü bir zorunluluk ve imkân olarak birlikte görmek; onu ihtiyaca göre düzenlemek, toplumsal uyumu ciddiye almak ve kısa vadeli popülist tepkiler yerine uzun vadeli medenî bir perspektif geliştirmektir. Çünkü yaşlanan ve küçülen bir Avrupa için göç, iyi yönetildiğinde bir yük değil, geleceği taşıyabilecek önemli bir toplumsal kaynaktır.
Avrupa göçmenlerin yeterince entegre olmadıklarını düşünüyor. Sizce bu doğru mu?
Bu soruya verilecek cevap, her şeyden önce entegrasyondan ne anlaşıldığına bağlıdır. Çünkü entegrasyon kavramı çoğu zaman belirsiz, esnek ve bazen de ideolojik biçimde kullanılmaktadır. Eğer entegrasyon, göçmenlerin bütün farklılıklarını terk ederek çoğunluk toplumuna bütünüyle benzemesi anlamına geliyorsa, ben böyle bir anlayışı doğru bulmam. Bu yaklaşım entegrasyonu fiilen asimilasyona dönüştürür. Oysa modern toplumlar zaten tek renkli değil, çok katmanlı ve çoğul yapılardır. Bu nedenle farklılıkları tamamen ortadan kaldırmaya çalışan bir entegrasyon politikası hem gerçekçi değildir hem de demokratik açıdan sorunludur.
Benim kanaatimce entegrasyon, farklılıkları yok eden değil, onları belli bir ortak zemin içinde bir arada yaşatabilen bir toplumsal uyum modeli olarak tanımlanmalıdır. Göçmenler kendi kültürel aidiyetlerini, aile yapılarını, inançlarını ve hayat tarzlarını tümüyle terk etmek zorunda bırakılmamalıdır. Tam tersine, bu çeşitlilik toplum için bir zenginlik kaynağı olarak görülebilir. Ancak bununla birlikte entegrasyonun da bazı asgari şartları olmalıdır. Ben bu asgari şartların başında dil ve hukuk düzenine uyumu görüyorum. Bir ülkede birlikte yaşamanın en temel zemini, ortak iletişim imkânı ve ortak hukuka bağlılıktır.
Dolayısıyla bana göre bir göçmen topluluğunun entegre olup olmadığını ölçerken asıl bakılması gereken şudur: O toplumun dilini öğreniyor mu, kamusal hayatla ilişki kurabiliyor mu, eğitim ve çalışma hayatına katılabiliyor mu, hukuk düzenini ve toplumsal kuralları benimsiyor mu? Eğer bu alanlarda belli bir uyum varsa, o topluluk entegrasyon yolunda ilerliyor demektir. Bunun ötesinde insanların ev içinde hangi dili konuştukları, hangi yemekleri yedikleri, hangi kültürel sembolleri yaşattıkları ya da hangi dini aidiyeti taşıdıkları, devletin veya çoğunluk toplumunun zorlayıcı müdahale alanı olmamalıdır.
Avrupa’da çoğu zaman sorun, entegrasyonun sınırlarının aşırı geniş çizilmesidir. Dil ve hukuk gibi makul alanların ötesine geçilip kültürel benzeşme talep edildiğinde, göçmenler ne yaparlarsa yapsınlar “yeterince entegre olmamış” sayılıyorlar. Bu da entegrasyonu objektif bir toplumsal ölçü olmaktan çıkarıp, sürekli ertelenen bir kabul testine dönüştürüyor. Böyle olunca sorun sadece göçmenlerin uyumu değil, çoğunluk toplumunun kabul eşiği hâline geliyor.
Ben bu yüzden daha dengeli bir entegrasyon anlayışından yanayım. Ortak kamusal alan için gerekli olan asgari ölçüler net biçimde tanımlanmalı; dil öğrenimi, eğitim, işgücüne katılım ve hukuk düzenine bağlılık teşvik edilmelidir. Ama bunun ötesindeki kültürel hayat, büyük ölçüde göçmenlerin kendilerine bırakılmalıdır. Çünkü sağlıklı bir toplum, tek tipleşmeyle değil; ortak kurallar içinde çoğulluğu yönetebilme becerisiyle ayakta kalır. Kitabın göç, entegrasyon, kimlik ve İslamofobi ekseninde kurduğu çerçeve de zaten tam olarak bu gerilimi anlamaya yöneliktir.
Bu nedenle benim cevabım şu olur: Avrupa’nın “göçmenler yeterince entegre olmuyor” eleştirisi kısmen anlaşılabilir, ama çoğu zaman entegrasyonun ne olduğuna dair aşırı ve yanlış beklentiler içerir. Doğru olan, asimilasyon istemek değil; ortak dil ve hukuk temelinde çoğulcu bir uyum modeli geliştirmektir.
Buradan kimlik konusunda da ne düşündüğünüz ortaya çıkıyor: Kimlik kişilerin kendi talepleri ve şartların etkisiyle oluşacak bir şeydir. Bu konuda diretme veya soyutlanma söz konusu değil!
Evet, tam olarak bu çerçevede düşünüyorum. Bana göre kimlik, dışarıdan dayatılan veya tek taraflı olarak belirlenen bir şey değildir; büyük ölçüde insanların kendi tecrübeleri, tercihleri ve içinde bulundukları toplumsal şartlar tarafından şekillenen dinamik bir süreçtir. Bu nedenle kimlik meselesini katı kategoriler içinde ele almak çoğu zaman gerçeği yansıtmaz.
Göçmen toplumlarda bu durum daha da belirgindir. İnsanlar hem geldikleri kültürün etkisini taşırlar hem de yaşadıkları toplumun kültürel ve sosyal ortamından etkilenirler. Zamanla bu iki alan arasında yeni kimlik biçimleri ortaya çıkar. Bu süreç doğal bir toplumsal etkileşimdir ve çoğu zaman kuşaklar boyunca devam eder. Dolayısıyla kimliği ya tamamen korumaya zorlamak ya da tamamen terk etmeye zorlamak doğru değildir.
Ben bu yüzden kimlik konusunda iki uç yaklaşımı da problemli buluyorum. Bir tarafta göçmenlerden kendi kökenlerini tamamen terk etmelerini isteyen asimilasyoncu yaklaşım vardır. Diğer tarafta ise insanların yalnızca kendi etnik veya kültürel çevreleri içinde kapalı bir hayat sürmelerini teşvik eden içe kapanmacı yaklaşım bulunur. Bana göre sağlıklı olan yol bu iki uç arasında bir dengedir.
Kimlik, insanların kendi talepleriyle, yaşam tecrübeleriyle ve toplumsal şartlarla zaman içinde şekillenir. Bu nedenle kimlik konusunda ne devletlerin ne de ideolojik grupların aşırı bir yönlendirme çabası içinde olması gerekir. Zorlayıcı bir asimilasyon politikası nasıl sorunluysa, toplumu birbirinden kopuk kimlik adacıklarına ayıran bir yaklaşım da o kadar sorunludur.
Dolayısıyla benim bakış açıma göre kimlik meselesi ne bir dayatma ne de bir soyutlanma meselesidir. Kimlik, bireylerin ve toplulukların yaşadıkları toplumla kurdukları ilişkiler içinde zamanla oluşan bir süreçtir. Sağlıklı bir toplum da bu sürecin doğal şekilde gelişmesine imkân tanıyan, farklı kimliklerin ortak bir kamusal çerçeve içinde bir arada yaşayabildiği bir toplumdur.
Son bir soru da İslamofobi hakkında soralım: Nasıl bir çözüm öneriyorsunuz?
İslamofobi meselesi aslında tek taraflı bir sorun değildir; bu nedenle çözümü de tek taraflı olamaz. Bana göre burada hem yerleşik toplumların hem de Müslüman göçmen topluluklarının üzerinde düşünmesi ve sorumluluk alması gereken noktalar vardır.
Her şeyden önce Avrupa toplumlarının kendi temel değerleriyle tutarlı davranmaları gerekir. Avrupa’nın siyasal ve hukuki sistemi din özgürlüğünü anayasal bir hak olarak tanımlar. Dolayısıyla Müslümanların da diğer dini gruplar gibi inançlarını yaşama hakkı güvence altında olmalıdır. Yerleşik toplumların bu ilkeye sadık kalması ve çoğulcu bir toplumsal düzeni içselleştirmesi önemlidir. Eğer bir toplum gerçekten demokratik ve çoğulcu olduğunu iddia ediyorsa, farklı dinlerin ve kültürlerin kamusal alanda var olmasına da tahammül gösterebilmelidir.
Öte taraftan Müslüman toplulukların da Avrupa toplumlarında yeni bir tarihsel ve kültürel bağlam içinde yaşadıklarını dikkate almaları gerekir. Bu durum, İslam’ın temel ilkelerini koruyarak fakat yaşanılan toplumsal ortamı da dikkate alan yeni yorumlara ihtiyaç doğurabilir. Özellikle Avrupa’da yetişen yeni kuşakların hem kendi dini kimliklerini hem de içinde yaşadıkları toplumun değerlerini birlikte düşünebilecek bir düşünsel çaba geliştirmeleri önemlidir. Bu, İslam’ın özünden vazgeçmek anlamına gelmez; aksine onu yeni bir toplumsal bağlamda yeniden düşünmek anlamına gelir.
Dolayısıyla İslamofobiyle mücadele yalnızca hukuki tedbirlerle ya da yalnızca Müslüman toplulukların çabasıyla çözülebilecek bir mesele değildir. Bir tarafta çoğulculuğu ve din özgürlüğünü gerçekten benimseyen bir toplum, diğer tarafta da yaşadığı toplumsal ortamı dikkate alan yaratıcı ve yapıcı bir dini yorum geliştiren Müslüman topluluklar olmalıdır.
Ben bu meseleyi bir karşılaşma ve öğrenme süreci olarak görüyorum. Eğer iki taraf da kendi pozisyonunu yeniden düşünmeye hazır olursa, Avrupa’da daha sağlıklı bir birlikte yaşama kültürü gelişebilir. Çünkü nihayetinde mesele yalnızca Müslümanların ya da Avrupa’nın meselesi değildir; mesele modern toplumların farklılıklarla birlikte yaşayabilme kapasitesidir.
Hocam okuyucular kitaba nasıl ulaşabilirler?
Kitaba ulaşmanın en kısa ve pratik yolu internet üzerinden sipariş vermektir. Özellikle Hollanda’da yaygın kullanılan https://www.bol.com sitesi üzerinden kitap kolayca sipariş edilebilir. Bunun dışında okuyucular dilerlerse herhangi bir kitabevine giderek kitabı sipariş edebilirler; kitabevleri genellikle yayınevi üzerinden kitabı temin edebilmektedir.
Prof. Dr. Kadir CANATAN Kimdir?
Nevşehir-Hacıbektaş doğumlu. Ankara Atatürk Lisesi’nden mezun olduktan sonra yurtdışına çıktı. Rotterdam Sosyal Akademisi’nde Sosyal Hizmetler, Erasmus Üniversitesi’nde Sosyoloji, Amsterdam Özgür Üniversite’de ise Batılı Olmayan Toplumların Sosyolojisi ve Kültürel Antropolojisi alanında lisans ve yüksek lisans eğitimi yaptı. Eğitim sürecinden sonra bir süre akademik çalışmalara ara veren Canatan çeşitli araştırma kurumlarında araştırmacı ve danışman olarak çalıştı.
1996 yılında Rotterdam Erasmus Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde doktoraya başladı ve 2001 yılında “Hollanda’da Türkiye Kökenli Sivil Toplum Örgütlerinin Gelişimi ve Liderlik” adlı tezini savunarak dr. unvanını aldı. Doktoraya paralel olarak ve doktora sonrasında Utrecht Devlet Üniversitesi ve bazı araştırma kurumlarında görev aldı. 2005 yılında Türkiye’ye kesin dönüş yaptı ve Balıkesir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev aldı. 2013 yılında İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde geçen Canatan buradan emekli oldu. Şu an İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü’nde görev yapmaktadır.
Yayınlanmış çeşitli telif eserleri, tercüme kitapları ve makaleleri bulunan Canatan azınlıklar, çokkültürlülük, entegrasyon, göç gibi konular başta olmak üzere sosyoloji alanında pek çok çalışması bulunmaktadır. Son yıllarda yaptığı çalışmalarından bazı örnekler şunlardır: “Aile Sosyolojisi” (ed.), “Beden Sosyolojisi” (ed.), “Mukaddime: Klasik Sosyal Bilimler Sözlüğü”, “Avrupa’da Çokkültürlülük, Entegrasyon ve İslam”, “İbn Haldun Perspektifinden Bilgi Sosyolojisi”, “Avrupa’da Ulusal Azınlıklar: Hollanda-Friesland Örneği”, “İslam Siyaset Düşüncesi ve Siyasetname Geleneği”, “İnsan Fenomeni”, “Beyan Sosyolojisi” ve “Beyan ve Beden”, “Kendi Gözlerimizle Görmek”, “Göç Sosyolojisi”, “Gençlerin Modern İzmlerle İmtihanı”, “Tanrı Şehri” vs.
Prof. Dr. Kadir Canatan’ın “Küreselleşmenin Gölgesinde Göç, Entegrasyon, Kimlik ve İslamofobi” adlı kitabına gazetemiz aracılığı ile de ulaşabilirsiniz.
dogus@dogus.nl mailinden siparişinizi verebilirsiniz.
