Geçtiğimiz hafta Amsterdam’daki bir Yahudi okuluna ve Rotterdam’daki bir sinagoga yönelik saldırılar Hollanda’da büyük tepkiyle karşılandı. Siyasetçiler ve medya bu olayları “şok edici ve kabul edilemez” olarak nitelendirdi. Yapılan açıklamalarda, bu tür korkakça saldırıların Hollanda’daki Yahudi cemaatinde büyük bir korku ve endişe yarattığı ifade edildi.

Başbakan Rob Jetten, Adelet ve Güvenlik Bakanı David van Weel ve Antisemitizmle Mücadele Ulusal Koordinatörü Eddo Verdoner, Yahudi toplumunun temsilcileriyle bir araya gelerek onların endişelerini dinledi. Görüşmenin ardından yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“Korkuları ve öfkeleri beni derinden etkiliyor. Hollanda’da antisemitizme yer yok. Yahudi Hollandalıların güvenliği kabinenin ve tüm güvenlik birimlerinin sürekli ve öncelikli gündemidir. Toplum olarak Yahudi vatandaşlarımızın yanında durmalıyız. Antisemitizme karşı sessiz kalmamalı, sesimizi yükseltmeliyiz. Bu sadece Yahudi cemaatinin değil, hepimizin sorunudur.”

Öncelikle şunun altını açıkça çizmek gerekir: Her türlü nefret suçunu kınıyorum. Hangi dine, etnik kökene ya da topluluğa karşı yapılırsa yapılsın, dini saiklerle gerçekleştirilen tüm saldırılar insanlık adına kabul edilemezdir.

Ancak burada üzerinde durulması gereken başka bir gerçek daha var: Hollanda siyasetinin ve medyasının gösterdiği seçici hassasiyet.

Geçtiğimiz yıllarda camileri temsil eden kuruluşların raporlarına göre, son on yılda camilere ve İslam okullarına yönelik saldırılar önceki on yıla göre neredeyse iki katına çıktı. Bu süreçte toplam 369 olay kaydedildi. Bu olaylar arasında cami pencerelerine atılan tuğlalar, duvarlara yazılan nefret içerikli grafitiler, tehdit mektupları, kundaklama girişimleri ve hatta cami avlularına bırakılan ölü hayvanlar bulunuyor.

Yıllardır devam eden bu yapısal saldırılar çoğu zaman toplumda yeterli yankıyı bulmadı. Medyanın gündeminde kısa süreli haberler olarak yer aldı, ardından hızla unutuldu. Dahası, bu saldırılar karşısında Hollanda’da hiçbir başbakanın cami veya İslami kurum temsilcilerini başbakanlığa davet ederek benzer bir dayanışma mesajı verdiğine tanık olmadık.

Ancak bu hafta sonu Yahudi kurumlarına yönelik iki saldırı gerçekleşir gerçekleşmez tablo bir anda değişti. Siyasetçilerden peş peşe açıklamalar geldi, medya günlerce bu konuyu manşetlerinde tuttu, sosyal medya adeta ayağa kalktı. Sanki ülkede yaşanan tek nefret suçu buymuş gibi bir atmosfer oluşturuldu.

Oysa nefret suçlarına karşı verilecek tepki eşit ve tutarlı olmalıdır. Bir topluluğun acısına gösterilen hassasiyet, başka bir topluluğun yaşadığı saldırılar karşısında gösterilmiyorsa, bu durum adalet duygusunu zedeler.

Çünkü seçici öfke adalet değildir.

Seçici öfke, toplumda güven duygusunu güçlendirmek yerine zayıflatır.

Ve en önemlisi, seçici öfke iki yüzlülük olarak algılanır.

Gerçek bir demokratik toplumda, bir ibadethaneye yapılan saldırı ile diğerine yapılan saldırı arasında değer farkı olmamalıdır. Sinagog, cami, kilise ya da başka bir ibadethane… Hepsi aynı derecede korunmalı, hepsi için aynı kararlılıkla tepki verilmelidir.

 Toplumsal barışın yolu da ancak eşit adalet ve tutarlı duruş ile mümkündür.