
KISSADAN HİSSE….
“Dur bakalım ne olacak?”
Eve giren hırsız, çıkardığı gürültüyle ev sahibesinin uyanmasına sebep olur. Kadın korkuyla kocasını uyandırmaya çalışır: “Bey, aşağıdan ses geldi, hırsız olabilir, bir bakalım” Koca, uykulu hâliyle kadını sakinleştirmeye çalışır: “Kedidir, kedi!.. korkma, yat uyu!” sesler gittikçe çoğalmaya ve yakınlaşmaya başlar. Kadın her seferinde kocayı hem uyarır hem uyartmaya çalışır ama adam sakin, geniş ve rahattır… Kadın, sesin geldiği yere gidip bakmasını söyledikçe adam, “Dur bakalım ne olacak” diyerek beklemeye başlar. Hırsız, yatak odasına girdiğinde karı-kocayı yatakta yakalar ve adamın boğazına sarılarak öldürür. Rivayetler, kadına da tecavüz ederek soygunu yaptığı yönündedir.
70 yıldır bölgeyi ve dolayısıyla dünyayı kana bulayan Siyonist, işgalci, ırkçı İsrail devleti, eve giren hırsız hükmündedir. İslam âleminin pısırık, işbirlikçi, uşak ruhlu idarecileri ise ahmak kocayı canlandırmaktadırlar.
“Dur bakalım ne olacak” gafletiyle uykudaki bekleyişleri, yeni ölümleri, savaşları, haksızlıkları, sömürü ve adaletsizlikleri de beraberinde getirmeye devam edecektir. Oysa ki, kutlu rehbere ve akl-ı selime kulak verilse; tehlikeyi haber verenler ciddiye alınsa, bütün insanlığın kurtuluşu ve saadeti gerçekleşecek… Ve “zalimler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır!..” Bu nurun tamamlanmasında bizim rolümüzün ne olacağı çok önemli.
“Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!”
Kaybolan hayatlar üzerine, özgürlükler inşa etmek… Mutluluklar, barış inşa etmek… ve devlet inşa etmek… Ne kadar hakça, ne kadar adilce ve ne kadar insanca bir davranış biçimi değil mi?!..
Hükûmetin programı dar gelirliyi varacak: “Savunmaya devasa kaynak ayrılacak! Sosyal haklar budanacak!”
D66, VVD ve CDA tarafından kurulan azınlık hükümeti, Rob Jetten’in başbakanlığında göreve başladı. Açıklanan hükûmet programında, “savunma”ya milyarlarca euroluk bütçe ayrıldı.
Ayrılan bu bütçesinin çalışanlara, işsizlere, emeklilere, dar gelirli ailelere ve gençlere yeni ve ağır vergiler yükleyecek. Bu gidişatın kazanılmış sosyal hakları gasp edeceği ve toplumu daha da ağır şartlarda yaşamaya mahkum edeceği aşikâr. Bu zorbalığın yansımalarını her geçen gün hissedeceğiz.
Rusya’nın gelip Hollanda’yı vuracağı masalına insanları inandıran yukarıdan kumandalı bu zihin özürlü koalisyon üyeleri, bir yıkım ekibi olarak işe başladılar. Savunma ve askeri harcamalara ayrılan devasa kaynaklara karşın, sağlık, sosyal güvenlik ve bakım hizmetlerinde ağır kesintiler planlayan hükümet, bu ağır kesintilerin yanı sıra ‘Özgürlük için katkı payı’ adı altında halktan doğrudan vergi de alacağını ilan etti.
Sağlık katkı paylarının 460 euroya çıkarılması, bakım hizmetlerinin daraltılması, ilaçlara erişimin sınırlandırılması, işsizlik ödeneği süresinin kısaltılması ve emeklilik yaşının hızla yükseltilmesi, işçilerin yıllar süren kazanımlarına ve haklarına açık bir saldırıdır. Büyük sermayeye yeni teşvikler ve vergi kolaylıkları sağlanırken, bu bedel çalışanlara ödetilmek isteniyor.
Bu korkuyla hazırlanan hükûmet programının ülke insanına getireceği tek şey “yoksulluktur”.
Bütçe, en büyük sorunlarımızdan olan sağlığa, eğitime, barınmaya ve sosyal haklara ayrılmalıdır.
İşte hükûmet programının kısa bir özeti:
- Sağlık katılım pay 385 yerine 460 olacak
- Özgürlük Katkı Payı adı altında vergi alınacak…
- AOW yaşının 70’ çıkarılması hedefleniyor.
- WIA ödeneklerinde kesintiye gidilecek…
- Box 3 sistemi ile yatırımcılardan iki kere vergi alınacak
Ortama göre şekillenenler…
“İnsanlar, önderlerinin/liderlerinin dini üzeredir” diye buyuran Efendimiz, liderin, bir maya gibi topluma şekil verebileceğinin altınız çiziyor. Eğer lider, hak ve hakikat üzere adaletle hükmederse, toplum ona göre şekil alabilir. Aksi hâlde toplumda kokuşmuşluk, haksızlık, zulüm, ahlaksızlık, hayasızlık pirim yapar, zirveye tırmanır. Siz eğer böyle bir toplumun tebaası olarak yaşamak zorundaysanız, önderinizin yaptıkları sizin için bir yol haritası hükmündedir. Onların yaptıklarına göre şekillenirsiniz. Ya ona duyduğunuz muhabbet gözünüzü karartır ya da ondan beklenen dünyevi menfaat sizi aldatır.
Üretimi teşvik eden bir müessese, üretimi artıran bir yapılanma görmedim. Her şey vahşi kapitalizmin kurguladığı eksende, hoyratça tüketilerek yürütülüyor.
Sadece yeme-içme, giyim-kuşam, eşya anlamında değil, bütün gönül zenginliklerimiz, değerlerimiz, insani vasıflarımız, sevgimiz, dostluklarımız, bilgimiz, birikimimiz bile tüketim raflarında pazarlanıyor. Harcıyor, harcanıyoruz. Sadece ülkemde değil, vahşi kapitalizm her yeri esir almış durumda.
En akıl almaz soygun, talan, dolandırıcılık, yalan, kandırma ve çarpmak için plan yapan, proje üreten, emek veren, bin bir türlü fikir ortaya koyan kişi, en basitinden, kapısının önündeki bahçeye iki fidan dikmeyi, bir-iki sebze fidesi ekip onun ürününü yemeyi kendine zül sayıyor.
Kin, nefret, hased, bozgunculuk, fitne gibi gayriinsani duyguların yüreklerde üremesi için azami çaba sarf edilirken, bir düşkünün elinden tutmayı, bir yetim başı okşamayı, bir ihtiyaç sahibine kol-kanat germeyi, sevmeyi, saymayı, adaletle davranmayı, ahlaklı, erdemli olmayı sırtımızda bir yük olarak görüyoruz.
Dünyevi kaygılarla nefes alıp veriyor, ahiretin varlığını, hesabın, kitabın, mizanın, sıratın varlığını unutuyoruz. Sadece madde değil tükettiğimiz, maneviyatımız da törpüleniyor bu sistemin dişlileri arasında. Sadece beden değil tükenen, ruhumuz da o acımasız çarkın dişlileri arasında can veriyor.
Siz birileri tarafından sürekli iyi, güzel, doğru olan her şeyin tüketilmeye zorlandığı bir düzende faydalı bir şey üretmeyi aklınızdan geçirebilir misiniz? Böyle bir topluma katkı sunmayı ister misiniz? Plan, proje yapmayı, vatandaşın istifade edebileceği bir ürünü üretmeyi düşünebilir misiniz? “Hayır!” dediğinizi duyar gibiyim.
Bence düşünmeliyiz, akletmeliyiz, bu sisteme, bu düzene inat üretmeli, plan-projelerle tüketilen değerlerimize yeniden hayat vermeli, bizi saran bütün netameli birikintileri de yanımızdan, yanı başımızdan, içimizden, yüreğimizden kovmalıyız. Yaşanılabilir bir dünyayı ancak böyle inşa edebiliriz. Başkalarının kurguladığı bir dünyada figüran olmaktansa, kendi dünyamızın efendisi olmalıyız. Ferdiyetçi anlayışın bizi kuşatmasına, esir alıp önünde diz çöktürmesine müsaade etmeyelim ve “ben” olarak çıktığımız yolda “biz”e ulaşmanın gayreti içerisinde olalım.
Madem devletin bu manada bir teşviki, bir yönlendirmesi yok, o hâlde biz yükleneceğiz bu yükü omuzlarımıza. STK’lar, işadamları elini taşın altına koyup bu kutlu yolculuğu başlatmalılar. En iyi şarkı söyleyenin, en iyi yemek yapanın, en iyi inek sağanın ödüllendirildiği bir ülkede bizlerde, insanlığın hizmetine sunulacak en iyi projeyi ödüllendireceğimiz yarışmalar düzenlemeli, gençliği bu alanda teşvik etmeliyiz. Üstün ahlaklı, üstün meziyetli neslin yetişmesi için kolları sıvamalıyız. Yatırım, yeni bir dünyayı kuracak olan geleceğin nesline yapılmalıdır. Gerisi laf-ı güzaftır…
“Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!”
Kaybolan hayatlar üzerine, özgürlükler inşa etmek… Mutluluklar, barış inşa etmek… ve devlet inşa etmek… Ne kadar hakça, ne kadar adilce ve ne kadar insanca bir davranış biçimi değil mi?!..
Öyle içselleştirdik öyle kanıksadı ki; yitirilen hayatların ardından kılımız bile kıpırdamıyor. Bir iğne battığında canımız yanıyor, içimiz kanıyor, ürperiyor, yüreğimiz sızlıyor da; onca kaybolan hayatın ardından, hissiz, cansız bir taş hâline geliyoruz da gıkımız bile çıkmıyor. Ya kaybedilenler bizim olsaydı… Yine de aynı duyarsızlığı, aynı hissizliği, aynı tepkisizliği mi gösterirdik?
Ateş sadece düştüğü yeri yakmıyor. Bir gün, bu ateş çıngısının bize de sıçrayarak bizleri de yakacağı endişesini duyuyorum. Ve bu duyarsızlığın bedelini çok ağır bir şekilde ödeyeceğimize inanıyorum. Kaybolan hayatların üzerine, kurtuluş, insanlık ve devlet inşa etmek isteyenlere karşı yek vücut olarak durmamızın zamanı geçiyor. Vurdumduymazlık, nemelazımcılık hastalığını, insanlık bilinç ve sorumluluğuyla yenmemiz lazım.
Kaybettiğimiz sadece hayatımız değil; onunla beraber insanlığımız da kayboluyor haberimiz olmadan.
Acılarımız gittikçe derinleşiyor. Zulme rıza göstermekle, nemelazımcı bir anlayışla bu yara ve acı daha da derinleşecek ve bizler; oluşacak bu çukurun ve karanlığın içerisinde hepten kaybolup gideceğiz… Allah muhafaza!..
Daha Gazze acımız dinmeden, Doğu Türkistan feryadımız susmadan, Sudan, Myanmar, Ukrayna, Suriye ateşi sönmeden Siyonist güruhun başı Netanyahu, Epistein Dosyaları tehdidiyle emperyalist çetenin başı olan Trump’ın tasmasını elinde tutmaya ve istediği zaman istediği ülkeye saldırtmaya, havlatmaya devam ediyor. Bölgede işgal edilmedik ne ülke ne de zihin kaldı. Her yer cehenneme döndü. Bir İran ve Türkiye kalmıştı; tasması bırakılan vahşi, zalim çakal İran’ın üzerine salıverildi. Bu mübarek ayda ilk bombayla ilkokul vuruldu ve onlarca çocuk hayatını kaybetti. Sonra İran’ın dini lideri ve pek çok üst düzey yetkili şehid edildi. Bu manzara İslam dünyasının pek çok yerinde sevinçle karşılandı. Düşman belli de dostlar da safını belli etti. Yazıklar olsun, bu ateşi yakanlara, masum insanların ölümünden sevinç duyanlara…
