
Osmanlı Devleti, kendinden önce kurulmuş ve belli bir müddet hâkim olmuş önceki İslami devletlerin deneyimi üzerine dayanarak oluşuyor. Bir taraftan büyüyor ve diğer taraftandı karmaşıklaşıyor. Çok dinli ve çok kültürlü bir topluma dönüşüyor. Kendinden önceki İslami devletler gibi, Osmanlı hanedanı bu toplumun en tepesinde yer alıyor. Seçimle de değil, şiddetle de değil. Birbirlerini takip eden beyler, bir süre sonra sultan oluyor. Toprakların sürekli genişlemesi ve büyük düşmanları yenmesi bunun dayanağı oluyor. ‘Sultanı’ yenen sultan oluyor, ‘imparatoru’ yenen imparator oluyor, ‘halifeyi’ yenen halife oluyor. Osmanlı sultanin temel görevi fetihle aldığı ‘mülkünü’ ve ‘idaresini’ korumak ve genişletmek. ‘Fetih’ bir işgal değil. Osmanlıya göre ‘fetih’ yeni yerleri, toplumları İslam’a açarak İslam’ın hakikatini yaymak ve etkin kılmak. Fethedilen yerlerin inanları özgür ve güvenli kalıyor ve adil bir yönetime kavuşuyor. Bu arada ‘Darul İslam’ da genişlemiş oluyor. Bunun için de İslam’ın emri olan cihad etmek Osmanlı Devleti’nin en temel görevi olmuştur. Devlet ekonomisi, kurumsallaşması ve politik yönelişi cihad ve fetih odaklı olmuştur. Hanedan ailesinin görevi ise Osmanlı devletinin idaresi için gerekli kadroyu garanti etmek. Bu odaklanmadan dolayı da ne devletin ne hanedanın ve ne de sultanın meşruiyeti hiç tartışılmamıştır. Tartışma ve gerilim sadece, geçiş dönemlerinde, hangi şehzadenin sultan olacağı hususunda olmuştur.
Osmanlı toplumu, her ne kadar çok dinli ve çok etnikli olsa da resm din İslam. İslam şeraitı toplumun ekonomisini, sosyal ilişkileri ve temel kurumları düzenleyici kaynak. Sünni dini pratik ise Müslüman halk/tebaa için belirleyici, pratik hayatı ve ilişkileri belirleyen norm/ölçü. ‘Ne yapmalıyım, nasıl yapmalıyım, doğru olan ney’ sorularına cevaplar. Çok detaylı olarak. Bu ölçülerin hepsinin de dayanağı Kur’an ve sünnet. Hepsi de Allah’ın emri. Yapmak sevap getirir, Allah razı olur ve cennete gitmenin dayanağıdır. Dünya ve ahiret saadetinin sebebi. Medrese, hastanen, mahkeme ve sosyal-yardım vakıfları hep bu dini pratiklerin devamını garanti etme üzerine kurulmuş. Osmanlı ulema ve bürokrasisinin en temel görevi, bu hayat tarzını sürekli kılmak ve (iç ve dış) tehlikelerden korumak. Bu toplumsal yapıda ve pratikte, diğer dinî kesimler (Yahudiler, Hristiyanlar vb.) ikinci sınıf tebaa/azınlık. Kendi içinde göreceli olarak özerk, genel de ise sindirilmiş kesim. Osmanlı buna ‘millet sistemi’ diyor. Esas olan ‘eşitsizlik’. Azınlıklar varlıklarını Devletin ‘zimmetine’ (korunmaya allaşmasına) borçlular. Bu pratik ve sosyal yapılanma her yönü ile şeriatla örtüşmektedir. Büyük-küçük, kadın-erkek, birey-cemaat, âlim-cahil, millet-devlet, sultan-vezir, köy-şehir herkes ve her yer İslam’a göredir. Müslüman toplumun dayanışması, birlikteliği ve bağları bu zemine oturuyor. Diğer kesimlere göre Müslümanlar hâkim, belirleyici ve güçlü kesim oluyor. Alternatif dinî ve felsefi geleneklerin hiçbir şansları yok. Kafa karıştırmak için bile yeterli değiller. Herkes değişime hassastır. Dengenin bozulmasına engel olmak herkesin görevidir.
Tacirler, çiftçiler ve meslek grupları ise Osmanlı devlet ve toplumunun ekonomisini dayanağı. Tımar sistemi ile, taşra merkeze bağlanmaktadır. Esas olan, üretilen malların üretildiği bölgede tüketilmesi. Toprağın bol, nüfusun az olması bu sitemin yeterli olmasını sağlamıştır. İstismar ve sömürü olmazsa, toprak herkesi beslemeye yeterlidir. Bir bölgenin başka bir bölgeye bağımlı olması istisna. Bunun tek istisnası devletin merkezi şehri. Ülke tarımının üretiminin ‘fazlalığı’ Osmanlı devletinin merkezine yönelik olmaktadır. Bir taraftan Fethi finans etmek için diğer taraftan da şeraitin uygulamak için gerekli harcamalara yönelik olmaktadır. İklimin elverişli olması, nüfusun büyümemesi ve fethin gerekli caniliği sağlaması, Osmanlı ekonomisini ‘tasarruf ekonomisi’ olarak dengelemiştir. Genel olarak ekonominin büyümesi diye bir şey yoktur. Bireysel büyüme ise ‘tasarrufla’ mümkün olmaktadır. ‘Tasarruf’ ise kötü zamanlar için olmaktadır. Yatırım ve daha da zengin olmak için değil. Sermayenin birikmesi diye bir şey yoktur. Beklenmeyen fazlalık ‘bereket’ eksiklik ise ‘nasip’ olarak görülmektedir. Tabii afetler Allah’ın imtihanıdır. Önlem almak veya afetten kurtulmak için kaçmak, Allah’a karşı önlem olmak gibi algılanmaktadır. ‘Kadere’ boyun eğmek ve ‘imtihanı’ sabırla göğüslemek en doğru tutum olarak görülmektedir.
Bu anlamda hem Osmanlı devleti ve hem de Osmanlı toplumu her yönü ile ‘kâmil’ bir toplum olmaktadır. Aynı zamanda, şeriatı tatbik etmesi bakımından, kutsal olandı. Osmanlı yönetimi cihad ve fetih odaklı olması bakımından da kutsal, şeriatı tatbik ederek adaleti sağlaması bakımından da kutsal olmaktadır. Sultanın aynı zamanda ‘Halife’ olması onu daha da kutsallaştırmaktadır. Ulema ise İslam ve şeriat öğreticisi ve gözeticisi olması bakımından kutsaldır. Halkın hayat pratiği de İslamin tatbiki olması bakımından kutsal. Toplumun tüm unsurları, oldukları durumun meşruiyetini İslam’dan (ya da Allah’tan) almaktadırlar. Bu hâli ile Osmanlı Allah’ın muradının kâmil tecellisi olmaktadır. Bundan dolayı da Osmanlı kutsallık üstüne kutsal bir toplumdur. İslam’ın oluşturduğu bu ortak zemin sayesinde Osmanlı toplumunu hem yerel düzeyde ve hem de devlet düzeyinde, güçlü birlikteliğe sahip olmuştur. Hanedanın, devlettin, ordunun ve bürokratların meşruluğu tartışma konusu değildir. Bu anlamda İslam’ın emrettiği ‘birlik’, ‘dayanışma’, ‘kardeşlik’ toplumu güçlendiren değerler olmuştur. Tarikatlar, tekkeler ve zaviyeler ise, İslam’ın yönlendirici değerlerini toplumun kılcal damarlarına kadar hâkim kılmıştır.
Bu durumda, küçük veya büyük, her değişimi bozulma olmaktadır. Arayışı dahi bozgunculuktur. Çünkü daha ilerisi yok. Doğru olan bu kâmil olan hali sürdürmek. İslam dünyasının geri kalan kısmi için Osmanlı en iyi örnektir. İslam’ın dışarıya, özellikle Batı-Hristiyan toplumlarına, açılan yüzü, gururu. İslam düşmanlarına karşı İslam’ın adaletini ve üstünlüğünü gösteren ‘kutsal devlet’. İslam’ın hak din olduğunu dünyaya gösteren. Sayısız zaferleri ve fetihleri ile Allah’ın yardımını arkasına olduğunu açık seçik gösteren devlet. Bu kadar ‘zafer ancak Allah’ın inayeti ile mümkün olur’ inancı ile. Bu toplumsal birliktelik ve güçlü devlet Osmanlının dış düşmanlarına (Avrupa’nın parçalanmış devletleri) korkulu rüyası olmuştur.
Osmanlı Devleti birinci dünya savasının 1918 yılında bitmesi ile sona ermiştir. Altı asırlık hanedan ailesi, devlet teşkilatı, sembolleri ve kurumları yoktur artık. Halife kalkmıştır. İslam hukukunun tatbiki son bulmuştur. Referans değildir.
Medreseler, tekkeler ve tarikatlar konumlarını ve işlevlerine kaybettiler. İslam’ı değer ve referansların yönlendirici olduğu toplumsal birliktelik ve dayanışma yok oldu. Geriye sadece İslam’ı bireysel olarak yasayan Müslüman kaldı. Hiç beklenmedik bir şekilde. Olması mümkün olmayan oldu. Hani Osmanlı toplumu kâmil ve kutsal idi. Eksiği, üstesinden gelemediği iç çatışması ve gerilimi yoktu. Aşırlarca her şey yolunda gidiyordu. Sonrası kıyametti. Allah’ın inayeti ile vardı, diri ve güçlü idi. Ne oldu da çöktü?
Osmanlı çökene kadar, temel soru, ‘neyi daha iyi yapmalıyız’ idi. On yedinci asırdan itibaren Osmanlı bu soruya cevap aradı. Bu soru saray çevresinde çok küçük bir azınlığın sorusu idi. Genelde de ‘şanlı atalarımızın gibi olmalıyız’ seklinde cevap verdi. Çözümü hep ‘geçmişte’ arandı. Geriye doğru değişim. On dokuzuncu asırda ‘çökme’ belirginleştiğinde çözümü yeni ‘silahta’ ve ‘yeni orduda’ aradı. Sınırlı bir alanda. Zaten çöküşün belirtileri de bu alanlarda (savunma) ortaya çıkıyordu. Çöküş gerçekleştikten sonra ise uzun bir zaman sessizlik oldu. Tam bir travma hali. Çöküş beklenmediği için. Özellikle ulama uzun sessizliğe büründü. Tarikatların diyecek zaten bir sözleri yoktu. Osmanlıya kabahat bulmak öyle kolay değildi. Doğru dürüst bilgi de yoktu zaten, bu konu üzerine düşünen aydın da yoktu. Bu konuda düşünmek ve konuşmak zaten pek mümkün de değildi. Var olanlarda kurulan yeni düzene çalışıyorlardı. Çöküş zaman ve nasıl başlamıştı?’ çok sonraları sorulan bir soru oldu. Osmanlı neyi başka yapmalı ide ve için başka yapacaktı? Cihaddan mı vazgeçmeli idi, şeriatı mı yenilemeli idi? Yoksa medreseleri ve tarikatları mı yasak etmeli idi? Çöküş açıklayıcı bir şey bulmak oldukça zor görünüyordu. On besinci asırda ne yapıldı ise, on altınca asırda ve on yedinci asırda da o yapılıyordu. Topluma baksak ne diyeceğiz? Toplum ne yapabilirdi ki? Herkes işinde gücünde, tarlasında çalışıyor ve mesleğini icra ediyor. Allah ne emrediyorsa onu yerine getiriyorlar. Eksik veya yanlış bunun neresinde? Ulama ve medreseler de böyle. Abbasiler ve Selçuklular döneminde nasıl isledilerse öyle devam ediyor. İslam ilimlerini öğreniyorlar ve öğretiyorlar. Başka ilim mi var? İslam’ı, hak ve kâmil bir bilgi sistemi olarak takip ediyorlar. Burada da bir yanlış yok gibi. Şayet bunlarda yanlışlık olsa idi, Osmanlı Devleti ve Toplumu başından itibaren sakat kurulurdu ve hemen çökerdi.
Osmanlının çöküşü tam bir muamma. Bir günah keçisi yok. Türklerin bilincinde böyle gibi. Kâmil ve Kutsal olan nasıl çökerdi? Çöküşü içeride aramak, Osmanlının ‘kâmil’ ve ‘kutsal’ oluşuna kabahat bulmak anlamına geliyor gibi. ‘Kâmil ve kutsal değilmiş’ demek, eleştiriyi, şüpheyi hemen İslam’a getiriyor. Çünkü kâmil oluşu da kutsal oluşu da İslam’dan ve İslami uygulamasından geliyordu. Nasıl, Galileo, ‘Güneş merkezli kâinat anlayışını’ kesin doğru olarak ifade ettiğinde, Hristiyanlık temellerinden sarsıldı ve bir daha belini doğrultamadı, Osmanlının 1918’de yok olması da İslam’ın hak oluşunu öyle sarstı. Belki de bundan dolayı, Osmanlının çöküşünü anlamak ve açıklamak çok fazla politik-ideolojik oldu. Henüz netlik kazanmadı. Belki bir iki asır daha sürecek.
Çöküşün nedeni, ya ‘içeride’ ya da ‘dışarıda’. Ya da ikisi de. Nitekim çöküşü ‘içeride’ arayanlar, sözü çok hızlı bir şekilde ‘İslam’a’ getirdiler. Bu yaklaşıma göre çöküş ‘geriye’ düşmekle başlıyor. Bu da 17. asırda başlıyor. Osmanlı, Dünyaya kapanıyor, olanı-biteni göremiyor, çağın gereklerine uyum sağlayamıyor ve gereken değişime direniyor. 19. asırda böyle bakan aydınlar ve tarihçiler ortaya çıkıyor. Osmanlının kâmil ve kutsal düzeninin, durağan olması ve sonra da tıkanma yasaması bu kıyaslama ile ortaya çıkıyor. Avrupa’nın göreceli olarak ilerleri gitmesi ile Osmanlı ‘geride’ kalıyor. Osmanlı nasılsa öyle devam ederken, Batı’da yeni bir şey oluyor ve Osmanlı ‘geriye’ düşüyor. Batı güçleniyor, Osmanlının asırlarca fazla gelen gücü birden yetmez oluyor. Osmanlı her zaman yaptığını yapıyor ama bu sefer tökezliyor. Dışarıda ve uzakta başlayan Osmanlının içine ve tamda kalbine giriyor. Dışarıda olan ne? Bunu tam olarak anlamadan, etkisi içeriye giriyor.
Kafa karıştırıyor, çözüyor, çürütüyor, tökezletiyor ve çökertiyor. Çok garip.
Osmanlı, bu tür kıyaslamaları önceki asırlarda kendine bir hakaret olarak görüyordu. Ancak on sekizinci asırdan itibaren sürekli bu tip kıyaslamalar yapılıyor. Osmanlının kendi düzenini, pratiklerini, toplumsal yapılarını kâmil ve kutsal görmesi, onu kapatıyor. Değişimden daha da keskinleşerek ve eskiden olana sarılarak kaçmasına neden oluyor. Çok dar bir alanda değişime evet diyor. Medrese direniyor. Ulema direniyor. Müslüman halk direniyor. Değişmemek adına. İslami hayat tarzını korumak adına. Bu tutumlar dayanağı İslam’dan aldıklarından, geri kalmanın ve çökmenin de nedeni İslam oluyor.
Raşit Bal —◄◄
