Önceki yazımda İslam toplumunun nasıl ‘nas odaklı’ bir topluma dönüştüğünü tartışmıştım. Bu ilk üç asıra, tedvin dönemi de deniyor. Bir taraftan İslam dünyası genişliyor, yeni kavimler İslam’a giriyor, diğer taratan da İslam ilimleri oluşuyor. İslam ilimlerinin temel hedefi, genişleyen ve karmaşıklaşan İslam dünyasında, günlük davranışları, inanışları, ilişkileri ve sosyal yapılanmayı İslam ile uyumlu hâlde sürdürülebilir yapmak. Bu uyumluluğu ilk aşamada ehli rey yaparken, sonraki asırda ‘ehli hadis’ sürdürüyor. Bu dönemde İslam dünyasının merkez ülkelerinde hâkim ve yaygın bir dini hayat oluşuyor. İslam ulamasının rehberliğinde. Yine bu dönemde başlangıçta söz olarak gelen vahiy bir ‘metne’ ve ‘nassa’ dönüşüyor. Bu dönüşüm sürecinde Arapça dili de gelişiyor, yazılımı, grameri ve temel kavramları standartlaşıyor. Bunun neticesi olarak Kur’an bir ‘bilgi kaynağı’, ‘rehber’ ve bağlayıcı kutsal/mübarek ve ilahi bir ‘otorite’ oluyor. İhtilafa düşüldüğünde başvuru makamı. Soruların cevabı için kaynak, sorunların çözümü için çare oluyor. Doğrunun, hakikatin, ilimin ve hikmetin adresi.

Bu dönemin hem pratikleri bakımından hem kuralları ve hem de maksatları bakımından, hülasası İmam Gazzâlî’nin (ö. 1111) ‘İhya’ adlı eseri olmuştur. İslam hayata rehber olarak hayata hâkim olduğunda ortaya çıkan netice. Aynı zamanda bir ‘norm’ ve ‘referans’. Hem bireysel yaşam için hem de toplumsal yaşam için. Bir tür İslami toplumların sosyolojisi ve Müslümanın psikolojisi. Aynı zamanda İslam’ın ve dinî yaşantının da metafiziği. Âlim’in de avamın da rehberi.

İmam Gazzâlî bu eserini yazmadan önce, alternatif bilgi kaynaklarını ve yaşam tarzlarını da değerlendiriyor ve onların ciddi bir alternatif olmadığını da ortaya koyuyor. Ona göre (Yunan) felsefe kesin ve güvenilir bilgi üretemiyor. İnsanın duyu organlarına dayalı bilgi de kesin ve güvenilir bilgi üretemiyor. Tasavvuftaki sezgi ve ilhama dayalı bilgi ise bireysel olmaktan ileri gitmiyor.

Matematik, mantık/akıl, fizik gibi kesinlik ifade eden bilgi alanları ise, daha çok ‘alet’ ilimleri olup, hakikatin bilinmesi için araçlar oluyor. Ona göre, bunları ‘ihtiyaç kadar bilmek’ yeterli oluyor. Bu elemelerden sonra bilgi kaynağı olarak geriye sahih ve güvenilir vahiy/nas kalıyor. ‘Vahiy’ kaynağı ilahî olması bakımından mutlak ve tartışılmaz hak/doğru oluyor. Bunun dayanağı ise, Allah’tan olmasından. Bu durumda bilgi/ilim ‘vahye’ dayanan, asli vahiyden gelen veya vahiyle ilişkilendirilen bilgi oluyor. İslam ilimlerinin bütün çabası, objektif bir yöntemle, vahyin içerdiği hakikati/bilgiyi bulup çıkarmak ve İslami topluma bunu sunmak.

İmam Gazzâlî tedvin aşırlarında oluşan bu pratiği, topluyor, yabancı unsurlardan arındırıp sistematik bir düzene koyuyor.  Gazzâlî yürümekte olan yaygın pratiğin, kitabını yazıyor. Bu anlamda yaptığı, tedvin asırlarında, nassın (Kur’an ve Hadis) ve alimlerin rehberliğinde oluşmuş dinî hayatin betimlemesi. Buna ‘şeriat toplumu’ demek de mümkün. Bu hayat tarzını ve kaynaklarını tehdit eden kaynakları da bir bir çürütüyor ve etkisiz hâle getiriyor. Az da olsa yabancı ilimlerin iyi taraflarını alıp, İslam ilimlerine katıyor. Sonuç olarak, İslam tarihinde hayat hiç görülmediği kadar netleşiyor. Bilgi kaynakları bakımından, rollerin (avam-âlim, erkek-kadın-çocuk, idareci-teba, toplum-birey, sultan-halk) paylaşımı bakımından, bilgi üretim yöntemleri bakımından, ilimlerin hiyerarşisi bakımından, bireylerin ve toplumların işlemesi bakımından her şey kurgulanıyor. Naslardan neşet eden, Şeriat ve Fıkıh toplumu bu şekilde olması için. Sınırlar ve yapılması gerekenler belli, tartışmaya gerek olmayan ve hakikatin güneş gibi ortaya çıktığı bir durum. Geriye kalan sadece, bu ilmi kıyamete kadar, Allah’ın takdiri gelene kadar takip etmek kalıyor.

“Hiçbir düşünce ve inanç geleneği, Müslümanlar için İslam’ın hayatta karşılık bulması kadar başarılı ve yeterli olmuyor.”

Tedvin dönemi kapanıyor, nas külliyeti (Kur’an, Hadis ve Siyer) toplanıyor, İslam ilimleri kemale eriyor ve bunların rehberliğinde oluşan toplumsal ve bireysel yaşam kâmil bir şekilde kayda geçiyor. Böylece ‘norm’ ‘hakikat’ ve ‘en doğru yaşam tarzı’ ortaya çıkıyor. 12’inci asırdan itibaren, İslam dünyası için ne Hristiyanlık ne Yahudilik ne Batinilik ve ne de Yunan Felsefesi bir tehdit olmaktan da çıkıyor. Hiçbir düşünce ve inanç geleneği, Müslümanlar için İslam’ın hayatta karşılık bulması kadar başarılı ve yeterli olmuyor. Politik olarak adaleti ve toplumsal birliği sağlıyor. Bilimsel olarak en etkin ve güvenilir bilgiyi üretiyor. Toplumsal ve kültürel olarak en etkin ortak yaşamanın ve istikrarın koşullarını oluşturuyor. İslam her yönü ile toplumda karşılık buluyor ve gerçekliğe dönüşüyor. Allah’ın yakınlığı deneyimleniyor. Bu durum İslam toplumlarında ve ilim erbabından ileri düzeyde öz güven oluşmasına neden oluyor.

12. asırdan sonra kurulan İslami toplumlar, devletler sosyal kurumlar (medrese, cami, hastane, tekke ve sosyal vakıflar) istisnasız hep bu bilgi sistemi üzerine oturuyor. Temel inanışlar, normlar, değerler, hayata anlam veren manalar ve doğru davranışlar bu bilgi sisteminden neşet ediyor.

Özellikle Osmanlı devleti ve toplumu bu bilgi sistemine dayanan bir toplum olarak öne çıkıyor. Bu sosyal yapılanmada halkın yüzde 98’i okur-yazar değil. Dinî bilgisi ve donanımı hayatın pratiği içinde oluşuyor. Sosyal hayatın bir neticesi. Tahsille, okul eğitimi ile değil. Üstelik fiziki koşullar hiç değişmiyor. Devletin görevi bir taraftan şeriatı tatbik ederek toplumsal adaleti ve birliği sağlamak iken, dış düşmanlara karşı cihat ederek İslam etkinliğini artırıyor ve devleti büyütüyor. Bundan dolayı da devlet ve sultan kutsal oluyor. Şeriatın tatbikinin bekçisi.

Nüfusa nazaran, toprağın bol olması, toplumsal güvenliğin, istikrarın ve iş birliğinin göreceli daha iyi olmasından dolayı üretkenlik te göreceli olarak yüksek oluyor. Bu bölgelerde iklimin elverişli olması da bu üretkenliğe mümkün kılıyor. Daha az afet oluyor. Toplumun büyük çoğunluğu, tarımda çalıştığından, taşrada yaşıyor. Yine de göreceli olarak nüfus yoğunlaşması, Avrupa toplumlarına nazaran, daha büyük. Merkezi olan küçük şehirler ve kasabalar daha çok var. Buralarda yaşayan Müslümanların, günlük yaşantıları İslam’ın çizdiği sınırlar çerçevesinde yürüyor. İslam iyice yerleşikleşiyor. Bütün insan fiillerinin ‘haram-mekruh-menduP-helal-müstehap-sünnet-vacip-farz’ şeklinde düzenlenmesi (efali mükellefin) esas. Okur yazar olmayan Müslüman teba bu düzeni, davranışlar, ibadetler, inanç hakikatler ve yönlendirici normlar olarak bilmekte ve yaşamakta.

“Hepsi bir imtihan çerçevesinde oluyor. Bu düzene ve kurallara göre yaşamak, hayatın iyi, kamil ve istikrarlı yürümesi için yeterli.”

Herkes bu düzene göre hayatlarını düzenlemekte, birbirine bakmakta ve kontrol etmekte. Böylece herkes olması gerekeni biliyor. Bu düzenlemeye göre her nesil, bu hayat tarzının doğru, etkin ve kutsal olduğunu deneyimliyor ve bu inancı yeni nesle hem bir pratik olarak ve hem de ilahî hakikat olarak devrediyor. Hidayet, kurtuluş için yol bu oluyor. Bu yaşam tarzında, Müslüman hayatını düzenleyen İslam’ın kuralları (yani şeriat=nas) oluyor. İnsan ve toplum hayatında her şey sabit, düzenli ve öngörülür. Onun dışında olanlar (tabiatta), Müslümanın elinde olmayanlar yani, Allah’ın takdirinde. Hepsi bir imtihan çerçevesinde oluyor. Bu düzene ve kurallara göre yaşamak, hayatın iyi, kamil ve istikrarlı yürümesi için yeterli.  Heva ve hevese göre yaşamak sapma ve isyan. Günah ve sapma ile mücadele de bu düzenin bir unsuru. Bir boşluk ve belirsizlik yok. Bundan dolayı, Müslümanın yapması gereken bu kurallara ve düzene göre yaşamak. Yani itaat etmek. Bu bağlamda her davranış ve tutum Allah rızasını temin eder inancı hâkim. Bu yaşam tarzı ile, hem bu dünyayı mamur etme ve hem de ahireti kurtarma mümkün olacaktır.

“Kur’an’ı anlayarak okumak sadece seçkin âlimlerin işi olmuştur.”

İmanlar, müftüler ve âlimlerin temel görevi İslam dünyasında hakim ve yaygın olan bu pratik  hayatın korunarak sürdürülmesi olduğunu görüyoruz.  âlimin ilminin odağında bu pratik var. Bir referans ve doğru ölçü. âlimin bilgisi ve İslam ilimlerinin neticesi. Tam bir ‘nas toplumu’. İslam’ın hayata akmış hâli. Osmanlı toplumun en dikkat çeken yönü, kendinden önceki İslami toplumların deneyimini de içermesi. âlimlerin en önemli görevleri şeriatın, saf bir şekilde, tatbikini garanti etmek. Ancak insanların bireysel düzeyde kalplerini bilmek imkânsız olduğundan da görüntü ve emredildiği gibi tatbik etmek öne çıkıyor. Bu neticede İslam ilimlerinin bu pratiği odağına almasının tabi neticesi olarak dini söylem de ‘şekle’ ve ‘davranışa’ yöneliyor.  Fetvalar, davranışa yönelik talimat karakterli olurken, dinî kitaplar gittikçe ilmihale dönüşüyor. Zaman içerisinde hem halk ve hem de alimler bu pratiği ‘kutsal’ olarak görüyorlar. Bu pratiği muhafaza etmek ve korumak ta onların en önemli ödevleri oluyor. Bu durumda değişim bir tehdit oluyor. Soru sormak şüphenin bir belirtisi oluyor. Yabancı düşünceler yadsınıyor ve şiddetle dışlanıyor. Yüksek eğitim veren medrese programlarından dahi çıkartılıyor. Değişimin, bozulmanın ve farklılaşmanın tüm kapıları kapatılıyor.

Bu, toplumsal hayatta davranışların, inanışların ve ibadetlerin, naslarda ve âlimlerin çalışmalarında serpiştirilmiş olarak var olan, hikmetleri ve maksatları ve bütüncül manaları anlamlarını yitiriyor. Başka bir deyişle, bu İslami hayatı yaşayan insanların, yaşadıklarının derin manasını (hikmetini, gerekçesini, hedefini) bilmeleri anlamlı değildir. Esas olan şeriatın emirlerini emredildikleri şekilde uygulamak.

“Allah’ın yeryüzünde ki düzeni. i‘lâ-yi kelimetullah’ı hâkim kılan devlet. Osmanlı kendisini ‘devlet-i ebed müddet’ olarak görüyor.”

âlimin haramları, helalleri ve emirleri bir davranış ve inanış hakikati oldukları gibi anlatıp, Müslümanların bunlara itaat etmesi onun ‘ilminin’ özü olmuştur. Kur’an’ı anlayarak okumak da bu koşullarda işlevsiz olmuştur. Bu bağlamda İslam’ın naslarının taşıdığı hikmet, hedef ve bütüncül manalar seçkin ilim adamlarının bildikleri ve kendilerine saklamak durumunda kaldıkları bir yüksek ve havas ilmine dönüşmüştür. Kur’an’ı anlayarak okumak sadece seçkin âlimlerin işi olmuştur. Avam Müslümanların itaat ve pratize ederken ve bu pratiğin maksatları ve hikmetlerini sadece seçkin âlimlerin bildiği bir hayat oluşmuştur. Ortalama bir alimin ‘ilim’ olarak bildikleri, Müslümanların yaşadıkları ile aynılaşıyor. Yani, âlimin ilmi Müslümanın yaşadığı oluyor. Bu anlamda İslami toplumlar ‘ilime göre yaşayan toplumlar’ oluyor.

Osmanlı toplumu, hanedanı, idari kadrosu ve uleması bu düzen ve pratiğin İslam’ın kâmil pratiği olarak algılıyor.

Allah’ın yeryüzünde ki düzeni. i‘lâ-yi kelimetullah’ı hâkim kılan devlet. Osmanlı kendisini ‘devlet-i ebed müddet’ olarak görüyor. Sonrası kıyamet. Bundan dolayı da Allah’ın rızasını ve desteğini kesinlikle aldığı inancı hakim oluyor. Tıpkı Kur’an’da vaat edildiği gibi. Kuruluşundan itibaren sürekli genişlemesi ve düşmanlarını yenmesi de bunun kesin olarak doğru oluğu inancını yerleşiyor. Bu durumda ‘ilerleme’ (terakki) veya değişim gerekmiyor. Her gelen nesil, ortaya çıkan sorunları çözmenin yolunun kendilerinde önceki neslin yaptıklarını daha iyi yapmak olarak görüyor. Daha iyinin geçmişte ve ataların yaptıklarında olurken, gelecek bozulma, karanlık ve belirsizlik oluyor.

“Bu düzen hiç çökmez, Osmanlıdan sonra kıyamet var ve kıyamette Allah’ın bir takdiridir anlayışında oturuyor.”

Bu düzen, sosyal pratik ve hayat anlayışının Osmanlı toplumunda iyice yerleştiğini görüyoruz. Sarsılmaz bir şekilde. Asırlar içerisinde ortaya çıkan ufak tefek sarsıntılar ve fitneler hep bu düzen ve pratiğin sağladığı imkânlarla çözülüyor. Her seferinde kurulu kutsal düzen yeniden güçleniyor. Bu düzen hiç çökmez, Osmanlıdan sonra kıyamet var ve kıyamette Allah’ın bir takdiridir anlayışında oturuyor. Bu durumda Osmanlı Devleti mümkün olan en gelişmiş, güçlü, adil, istikrarlı toplum oluyor. İdeal toplum olan ‘Asr-ı Saâdet’e çok yakın olan.

Ancak olan oluyor ve Osmanlı çöküyor ve kıyamette kopmuyor. On sekizinci asırda belirginleşmeye başlayan bu ‘çökme’ süreci herkesi şaşırtıyor. Müslümanların hiç beklemedikleri ve bir türlü de inanmadıkları yeni bir gerçeklik oluşuyor.

Böyle bir toplum nasıl çökebilir? Neyi gözden kaçırdı Osmanlı? Sonraki sayıda…

Raşit Bal          —◄◄