Avrupa’daki Türkler, Türkiye’nin dışa açılan yüzü, döviz kaynağı ve “başarı hikâyesi” olarak görülmüştü. 1960’larda “misafir işçi” olarak başlayan yolculuk, zamanla köklü diasporalara, çifte vatandaşlıklara ve kültürel melezleşmelere dönüştü. Ancak bu hikâyenin bugünkü Türkiye’de nasıl anlatıldığına baktığımızda, Avrupalı Türklerin imajı artık yalnızca bir övünç vesilesi değil, aynı zamanda bir öfke ve küçümseme objesi hâline gelmiş durumdadır. Özellikle yaz aylarında Türkiye’ye gelen “gurbetçiler”, sosyal medya ve haber platformlarında sıklıkla hedefe konuyor, âdeta “istenmeyen misafir” muamelesi görüyor.

Bu negatif duygulanımın izlerini hem klasik medya organlarında hem de Twitter, Ekşi Sözlük, TikTok gibi dijital mecralarda kolaylıkla takip etmek mümkündür. “Gurbetçi kibri”, “Almancı görgüsüzlüğü”, “üsten bakan tavır”, “yolları kapatan araç konvoyları” gibi söylemler, yıllardır biriken bir huzursuzluğun dışavurumu olarak karşımıza çıkıyor. Öyle ki bazı başlıklarda gurbetçilere dönük eleştiriler, artık yalnızca davranışsal değil, varoluşsal bir nefrete dönüşmüş durumdadır.

Peki, bu “gurbetçi nefreti” neden bu kadar yaygınlaştı ve nasıl bu derece görünür hâle geldi?

Her şeyden önce bu durum, sosyal medyanın gündelik tepkileri birer kolektif hisse dönüştürme kabiliyetiyle yakından ilişkilidir. Artık bireysel bir trafik sıkışıklığı, restoran rezervasyonunda yaşanan küçük bir tartışma ya da marketteki bir fiyat yorumunun videosu, TikTok’ta yüz binlerce kişiye ulaşarak “gurbetçilerin ne kadar saygısız, kibirli, bencil”

olduğuna dair bir ‘kanıt’ işlevi görmektedir. Kullanıcılar, birkaç kötü örnek üzerinden bütün bir diaspora grubunu yaftalıyor, sosyal medya algoritmaları da bu içerikleri daha görünür kılarak âdeta nefreti besliyor.

İkincisi, ekonomik uçurumun yarattığı sınıfsal gerilim dikkat çekicidir. Bugün ortalama bir Avrupa vatandaşı için sıradan sayılabilecek bir otomobil ya da telefon modeli, Türkiye’de yüksek gelirli sınıflara dahi ulaşılması güç bir tüketim nesnesi hâline gelmiş durumdadır. Avrupalı Türklerin bu tür nesnelerle Türkiye’ye “dönmesi” ise, bazı yurttaşlar için âdeta bir gösteriş, bir “burnu havadalık” emaresi olarak yorumlanmaktadır. Oysa gerçekte olan, çoğunlukla uzun yıllar çalışıp biriktirerek alınmış mütevazı yatırımlardır. Fakat algı düzeyinde bu durum, sosyal kıskançlıkla birleşerek düşmanlığa dönüşebiliyor.

Üçüncü sebep, gurbetçilerin politik tercihleriyle ilgili yaşanan kırılmalardır. 2017 referandumu başta olmak üzere, Avrupa’daki Türklerin büyük kısmının muhafazakâr sağa oy vermesi, laik veya seküler kesimlerde bir yabancılaşma hissi doğurmuştur. Türkiye’deki birçok yurttaş, yurtdışında özgürlükçü-demokratik rejimlerde yaşayan bu insanların “neden otoriter eğilimlere destek verdiğini” anlamakta zorlanmaktadır. Bu çelişki, “hem orada yaşa hem burada bize karış” gibi tepkilerle birleştiğinde, gurbetçilere yönelik yeni bir öfke kaynağı doğmaktadır. Bazı medya köşe yazılarında bu durum açıkça “ikiyüzlülük” olarak tanımlanıyor.

Dördüncü olarak, dil ve kültürel kopuşlar da önemli bir etkendir. Yeni kuşak Avrupa Türklerinin Türkçeyi eksik konuşmaları, geleneksel toplumsal görgü kurallarına “uymamaları”, bazı kesimlerce “bozulmuş”, “asimile olmuş” bireyler olarak algılanmalarına neden olmaktadır. Bu da onları kültürel olarak “bizden” değil, “öteki” olarak konumlandırmaktadır.,

Tüm bu faktörler birleştiğinde, aslında birbirini hiç tanımayan, hatta aynı toplumsal yaraları paylaşan iki grup –yani yurt içi Türkiyeliler ve Avrupa’daki Türkiyeliler– arasında sembolik bir sınıf savaşı, kültürel bir üstünlük yarışı, psikolojik bir kırgınlık oluşmaktadır. Ne var ki bu kırgınlık karşılıklı olarak beslendikçe, her iki taraf da daha fazla içine kapanıyor, birbirine daha az empati gösterir hâle gelmektedir.

Oysa bu öfkenin üzerine inşa edileceği bir toplumsal kazanç yoktur. Türkiye’nin dış dünyaya açılan en önemli insan köprülerinden biri olan diasporayla bağ kurmak, onu küçümsemekle değil anlamakla, dışlamakla değil kucaklamakla mümkün olabilir. Bu nedenle “gurbetçi nefreti”ne karşı medya okuryazarlığını, sınıfsal farkındalığı ve tarihsel empatiyi geliştirmek hayati bir görevdir. Unutulmamalıdır ki, aynı milletin farklı yerlerde yaşayan çocuklarıyız; biri diğerinin misafiri değil, tamamlayıcısıdır.                 —◄◄

“GURBETÇİ-HAAT”: DE ANATOMIE VAN EEN MISPLAATSTE WOEDE

Jarenlang werden Turken in Europa gezien als het naar buiten gerichte gezicht van Turkije, als een bron van deviezen en als een succesverhaal. Wat in de jaren zestig begon als een avontuur van “gastarbeiders”, groeide in de loop van de tijd uit tot diepgewortelde diaspora’s, dubbele nationaliteiten en culturele vermenging. Maar wanneer we kijken naar hoe dit verhaal vandaag in Turkije wordt verteld, zien we dat het imago van Europese Turken niet langer uitsluitend een bron van trots is, maar steeds vaker ook een object van woede en minachting. Vooral tijdens de zomermaanden worden “gurbetçiler” die Turkije bezoeken, in sociale media en nieuwsplatforms regelmatig tot mikpunt gemaakt en bijna als ongewenste gasten behandeld.

Deze negatieve houding is duidelijk zichtbaar in zowel traditionele media als op digitale platforms zoals Twitter, Ekşi Sözlük en TikTok. Uitspraken als “gurbetçi-arrogantie”, “Almancı-onbehouwenheid”, “neerbuigende houding” en “autoconvooien die het verkeer blokkeren” verschijnen steeds opnieuw als uitingen van een lang opgebouwde onvrede. In sommige commentaren is de kritiek op gurbetçiler niet langer beperkt tot hun gedrag, maar lijkt zij te zijn veranderd in een vorm van existentieel wantrouwen of zelfs afkeer.

Waarom is deze zogenaamde “gurbetçi-haat” zo wijdverbreid geraakt, en hoe is zij zo zichtbaar geworden?

Allereerst hangt dit nauw samen met het vermogen van sociale media om alledaagse ergernissen om te vormen tot collectieve emoties. Een individuele verkeersruzie, een meningsverschil in een restaurant of een video waarin iemand commentaar levert op prijzen in een supermarkt, kan via TikTok honderdduizenden mensen bereiken en fungeren als zogenaamd bewijs van hoe “onbeleefd, arrogant of egoïstisch” gurbetçiler zouden zijn. Op basis van enkele negatieve voorbeelden wordt een hele diaspora gestigmatiseerd, terwijl algoritmen deze inhoud verder versterken en zo vijandigheid normaliseren.

Ten tweede speelt de door economische ongelijkheid veroorzaakte klassenspanning een belangrijke rol. Een auto of smartphone die voor een gemiddelde Europese burger relatief normaal is, is in Turkije voor veel mensen – zelfs uit de middenklasse – nauwelijks betaalbaar geworden. Wanneer gurbetçiler met dergelijke consumptiegoederen naar Turkije komen, wordt dit door sommigen ervaren als pronkzucht of arrogantie. In werkelijkheid gaat het vaak om het resultaat van jarenlang hard werken en sparen. Op het niveau van perceptie echter versmelt dit met sociale jaloezie en slaat het om in afkeer.

Een derde factor betreft politieke voorkeuren. Met name sinds het referendum van 2017 heeft de stemkeuze van veel Europese Turken voor conservatief-rechtse partijen geleid tot vervreemding bij seculiere en liberale groepen in Turkije. Veel inwoners van Turkije begrijpen moeilijk waarom mensen die in relatief vrije en democratische samenlevingen leven, steun zouden geven aan autoritaire tendensen. Deze paradox voedt reacties als: “ze wonen daar, maar bemoeien zich met ons hier”, wat op zijn beurt nieuwe bronnen van woede creëert. In sommige opiniestukken wordt dit openlijk als “hypocrisie” bestempeld.

Daarnaast spelen taal- en cultuurbreuken een niet te onderschatten rol. Jongere generaties Europese Turken spreken vaak gebrekkig Turks of houden zich niet aan traditionele sociale omgangsvormen. Dit leidt ertoe dat zij door sommige groepen worden gezien als “vervreemd” of “geassimileerd”, en dus niet langer als behorend tot “wij”, maar als “de ander”.

Wanneer al deze factoren samenkomen, ontstaat er tussen twee groepen die elkaar nauwelijks kennen – Turken in Turkije en Turken in Europa – een symbolische klassenstrijd, een culturele competitie en een wederzijdse psychologische afstand. Ironisch genoeg delen beide groepen vaak dezelfde historische wonden en onzekerheden. Maar naarmate deze spanningen elkaar blijven versterken, neemt het vermogen tot empathie verder af en groeit de neiging tot wederzijdse terugtrekking.

Toch valt er op deze woede geen duurzame maatschappelijke winst te bouwen. De Turkse diaspora vormt een van de belangrijkste menselijke bruggen tussen Turkije en de buitenwereld. Die brug kan niet worden versterkt door minachting of uitsluiting, maar door begrip en dialoog. Daarom is het ontwikkelen van mediawijsheid, sociaal-economisch bewustzijn en historisch empathisch denken essentieel om “gurbetçi-haat” te doorbreken. Uiteindelijk zijn we kinderen van dezelfde samenleving die op verschillende plaatsen leven; de één is niet de gast van de ander, maar diens aanvulling.

Kadir CANATAN