
“Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap; Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap.”
Merhaba değerli dostlar, bu ayın yazısına merhum Necip Fazıl’ın şiiriyle girmek icap etti. Evet hem tehdit hem dipçikle çok devrimler gördü bu millet, böylece kendi öz benliğinden, kimliğinden koparılarak rotası batıya döndürüldü.
Ne zaman mensup olduğumuz İslam medeniyeti gündeme gelse hemen batıcı güruh şunu söylerler: “Hangi çağda yaşıyoruz. On dört asır geriye mi gideceğiz?.. Biz gerici değil muasır medeniyetin modern, çağdaş, özgür yurttaşlarıyız.”
İşte böyle yaldızlı cazip, câzip olduğu kadarda kâzip laflarla bu millete ihanet ettiler.
Sahtekârlığa dikkat eder misiniz!…
Bizde “laiklik” nasıl tanımlanır?..
Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması.
Yani, dînî bir referansı olmayan, ‘Seküler bir sistem’ değil mi?..
Peki o halde, Hicri takvime gelince, “ Bin dört yüzyıl geriye mi gideceğiz?..” dedikten sonra onu reddedip neden “iki bin yıl” geriye gidilerek Hristiyanlık takvimi milat kabul edildi. Hani laiklik din veya dinlerden bağımsız -hepsine eşit mesafede- olmaktı.
Nerde çağdaşlık ve laiklik?..
Çok trajikomik değil mi?..
Çanakkale’de savaştıklarımızın kanunları, yazıları, kıyafetleri, takvimleri tek tek devrimlerle dayatıldı. İtiraz edenler âsi ilan edilerek baskı, dayak ve darağaçlarında idam edildiler.
Bugün Hz. Muhammed’in (sav.) sünnetini model alan Müslümanları “araplaşmak” olarak yargılayan arkadaşlara sormak lazım: Bacağındaki pantolon, üzerindeki mont vs.. giysilerin Türkün hangi boyunu ve yaşam biçimin hangi töresini temsil ediyor?.. Selçuklunun mu, Osmanlının mı, Alparslan’ın mı, Fatihin mi modeli bunlar?..
Bu mevzuda Abdullah İbn-i Mes‘ud -radıyallâhu anh-’ın; “Kalpler kalplere benzemeden kıyafetler birbirine benzemez.” sözü bizleri ciddî mânâda düşündürmelidir.
Evet, kıyafet ve kültür olarak araplaşmak zorunda değiliz; fakat gavurlaşmak zorunda hiç değiliz. İçimizdeki İslam düşmanları direk küfürlerini açığa vuramadıkları için dine saldırırken sinsice, “İslam” diyemedikleri için “irtica” dediler. İslam hukukuna kaşıyız diyemedikleri için “Şeriata karşıyız” dediler. Batı hayranlıkları arttıkça kendi değerlerine koskoca Osmanlı medeniyetini bile düşmanca reddi miras ettiler. Ama güneş balçıkla sıvanmıyor demi.
Geldiğimiz noktaya bakar mısınız?..
Anadolu’da Kürtlerle bin yıldır beraberiz değil mi?.. Buna rağmen Kürtçe bir konuşma ve şarkı duyduğu zaman burun kıvırıp rahatsız olanların sayısı sanırım az değildir.
Çanakkale’de savaştığımız İngiliz ve Fransız’ın dillerinden hiç rahatsız oluyorlar mı?..
Olmadığı gibi iki kelime konuşabilse onunla övünüyor. Gerçi hiç bir dil ve renkle bir sorunumuz yok bizim. Hepsi Allah’ın takdiri ve ayetleridir. (Rum sûresi 22.)
“Celladına aşık olmuşsa bir millet, ister ezan ister çan dinlet.
itiraz etmiyorsa sürü gibi illet, müstahaktır ona her türlü zillet.”
Aslında bu kadar batı hayranlığının sonunda bizimkiler kendi kimliklerini yitirdiler Batılı/Avrupalı gibi olmak istediler ama; taklit ve şekilden öte geçip batılıda olamadılar yazık.
Tekrar takvime dönecek olursak..
Garip olan sadece o değil ki. Siz Müslüman olarak Haccınızı (Kurban bayramınızı) Kameri (Ay) takvimine göre yapmak zorundasınız. Ramazanda öyle, ay/ Hilal ile tesbit edilip oruç tutulur ve yine hilalin görülmesiyle ramazan ayı biter şevval girer bayram yapılır. İki ayrı dini takvime ve medeniyete tabi olmak hem zihinde zaman (takvim) algısı olarak hem de mekânda yaşam/ sosyolojik olarak ikileme (Medeniyet Şirkine) düşürür. Oysaki ‘Tevhit inancı İslam’ varlığın tamamına tezahür eden top yekûn pratiği olan bir hayat sistemidir.
Efendimiz (sav.) “Kim bir kavme benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.” buyurmuş. (Ebû Dâvud, Libâs, 4/4031)
Yılbaşı gecesi çam süsleme ve bir takım ritüeller, Hristiyanların inanç veya kültürüne ait bir takım kutlamalardır. Her Fatiha süresinin sonunda “Vel’eddâllîn. -Bizi bu sapkın (Hristiyanların) yoluna sokma.” diye dua edip “Yılbaşında” onları da geride bırakacak bir heyecan ve hazırlıkla hindi kaynatıp, piyango bileti alıp fişekler patlatmak hadisi şerifin ifadesiyle “Onlara benzediğinden dolayı onlardan olmak gibidir.”
Rasulullah (s.a.v.) Medine’ye geldiğinde Medineli Müslümanlar cahiliye yani İslam dışı hayatlarında iki günü bayram diye kutluyorlardı. Bunların biri Nevrûz, diğeri de Mihrican’dı.
Nevrûz Mart ayının 21’de, Mihrican’da Eylül’ün 21’de kutlanırdı. Astronomi uzmanlarının çıkardığı bir şeydi bu. O günlerde hava oldukça mutedil ve gece-gündüz birbirine denk olduğu için o günü bayram diye kutlamışlardı. Bu diğer insanlar arasında da yayılmış ve bir bayram gibi itibar görerek kutlanmıştır. Ama Rasulullah (s.a.v.) bu cahiliye bayramlarını hoş görmeyerek reddetmiş yerine mûminlere iki bayram bırakmıştır. Bunlar, yani Nevrûz ve Mihrican yasaklandıktan sonra mûminler tarafından bir daha kutlanmamıştır. Eğr ashab Rasulullah’ın emrine yerine getirmez o günleri kutlamaya devam etmiş olsalardı muhakkak ki, dinden çıkmış olurlardı.
Dolayısı ile Mûminlerin Kurban ve Ramazan bayramı dışında bayramları yoktur. Kutlanması gerekenler bunlardır.
Bir mûmin bu bayramları kutlamadığı gibi, bu bayramı kendi bayramı görenleri de tebrik edemez.
Konu ile ilgili olarak Ulemamızdan Ebu Hafs el-Kebir(rh.a) şunları söylemektedir: “Nevruz gününde o günü tâzim maksadıyla müşrike hediye olarak bir yumurta dahi veren kimse kafir olur.”
Ulemamızdan Hasan b. Mansur da: “Nevrûz günü başka günlerde almadığı bir şeyi satın alan veya kafirlerin bu güne saygı duydukları gibi saygı duyarak başkasına hediye veren bir kimse kafir olur.” (Ebu Davud (4/258) Nel ve H. Kayapınar. Şamil y)
Yine Efendimizin (sav.) diğer bir hadisinde: “Kim bir topluluğun karartısını çoğaltırsa o da onlardandır. Ve kim bir kavmin amelinden râzı olursa onların amellerinde ortaktır.” buyrulmuş. (İbn-i Kesîr, 27/308) Bu îkazdan sonra, başkalarına benzememek ve kimlerin kalabalığını çoğalttığımıza dikkat etmek zorundayız.
“Peki, kime benzeyelim?” diyenlere cevap olarak; “Kim Allâh’a ve Rasûle itaat ederse işte onlar; Allâh’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” (en-Nisâ, 69) âyeti yeterli olacaktır.
Ne demişti merhum Aliya: “Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir!”
Rabbimiz bizleri sevdiği ve istikamet üzere kıldıklarına benzetsin ve onların yolundan, izinden ayırmasın. Amin.
Murat Altun —◄◄
