
Söyleşi serimize devam ediyoruz. Asıl işi Kaza Uzmanlığı olan Emre, toplumsal sorunlara duyarlılığı ile tanınıyor ve bu alanda tek başına mücadele ediyor. İnsanlarımızın Türkiye ile alakalı sağlık, ticari ve hukuki sorunlarının çözümü için de girişimlerde bulunan Ethem Emre ile, İstanbul’da hayata geçirdiği “Holland Trade Center İstanbul” (Hollanda İstanbul Ticaret Merkezi) adlı oluşumu hakkında bir söyleşi gerçekleştirdik. Toplumsal sorunlarımızı da masaya yatırdığımız sohbetimizden keyif alacağınızı ve istifade edeceğinizi umuyoruz.
Türkiye’de yeni bir oluşum içerisindesiniz. Her şeye, o korkuya rağmen Türkiye’de bir yaşam inşa etmeye çalışanlar, iş veya ticaret yoluyla Türkiye’ye giden ve buradaki birikimlerini oraya taşıyanlar çoğunlukta. Bunlara tavsiye babında neler söylersiniz?
Her şeyden önce istişare edilerek karar alınmalı. Önceden bir ön hazırlık yapmalı, “ne yapacağız, nelere dikkat edeceğiz, yapacağımız işin piyasası nedir, yapacağım işin pazarda yeri nedir, rakiplerim kimdir?” diye iyi analiz etmeliler. Yani profesyonel hizmet almak burada önemli. Bu durumu amcandan, dayından, mahalledeki manavdan öğrenemezsin. Yani her kurumun ihtiyacı olduğu konularda profesyonel hizmetler var. Bunlara bütçe ayırmaları lazım ki atılacak temel sağlam olsun. Danışmanlıklar sürekli olmalı. Bir rapor aldın işin bitmiyor. O firmanın en az 2 yıl sana danışmanlık vermesini sağlamalısın. Şirketler böyle büyüyor. Bunu yapmadan “oradan tasarruf ederim, danışmanlık nedir işte akıl verecek, akıl bende de var” diye düşünürsek, yanılırız daha başlamadan biteriz. Nitekim bu tür şirket bitişlerine de çokça şahit oluyoruz. Küçük bir danışmanlık hizmetinden kısarak ana sermayelerini kaybediyorlar Bu da çok büyük bedel ödetiyor insanlarımıza. Hayal kırıklığı yaşıyorlar, çoluk çocuğu getiriyorlar, sonra yine taşınmak zorunda kalıyorlar. Aile sarsılıyor, hatta dağılıyor. Tabii başarılı olanlar yok mu, muhakkak vardır.
Hollanda’dan Türkiye’ye giden yabancı sermaye kapsamındaki insanlarımız kendi aralarında da bir diyalog kurmalılar. Diyelim adam 10 sene önce gitti ve başarılı oldu, tecrübe sahibi oldu. Sen yeni gideceksin, en azından o adamla tanışırsan, o sana nasıl süreç yaşadığını anlatır. Yani esnaflar arasında dayanışma da yok. Biz genelde her şeyi saklarız, paylaşmayız. Hollandalılar gittiği ülkede birbirini buluyor, bilgilerini paylaşıyorlar, dayanışma içerisinde hareket ediyorlar; bundan dolayı da başarılı oluyorlar. Yahudiler bunu en iyisini yapıyorlar. Hadi biz onların seviyesine gelemeyiz ama, toplum olarak hiçbir olumlu şeyi birbiriyle birbirimizle paylaşmıyoruz.
Saydığınız sebepler başarılı olmanın önünde engel olabilir ama Türkiye’nin bürokratik hantallığı bu yükselişi, bu gelişmeyi, bu başarıyı engelleyen bir başka faktör olabilir mi?
Devlet her zaman şu çağrıyı yapıyor: “Yabancı sermaye için biz her şeyi kolaylaştırıyoruz, garantörüz” diyor. Her esnaf kendi sorumluluğu ile iş yapar. Devlet senin yanında dolaşmaz. Senin adına karar vermez, sen karar vereceksin. Mesela ters yönde de Hollanda’ya son yıllarda Türkiye’den de çok firma geliyor, bunların da %60’ı 2-3 yıl içerisinde iflas edip geri gidiyor. Aynı hatayı onlar da yapıyor, hepsi başarılı olmuyor, olamıyor; hazırlıksız geliyorlar. 3-5 binlik sermaye ile adam Hollanda’ya gelip “şirketleşeceğim” diyor. Yanlış yerlerden danışmanlık alıyorlar, küçüklüğe muhasebe büroları ile çalışmaya başlıyorlar. Her iki durumda da profesyonel bir alt yapı oluşturmadan yola çıkanlar maalesef istenilen menzile ulaşamıyor, başarılı olamıyorlar. Bir ön çalışma, bir fizibilite raporu, bir iş planı hazırlanmadıkça adım atılmamalıdır. Bir Hollandalı bu tür bir işe başlarken en az 5 yıllık bir plan önüne koyar, adım adım yol alır. Biz de, akşam rüyasını görür, sabah da “ben bu işi yapacağım” der, yola çıkarız. Bilinçli hareket etmek bu başarı oranını arttırır. Bu tür yaşanmış, olumuz örnekten dolayı diğer iş yapacak olanlar da cesaret edemiyorlar. Olumlu örnekler de duyulmuyor, az duyuluyor. Yani kenetlenmek lazım. Burada yetişen bir insanın Türkiye yapısına hemen uyması zor ve burada alıştığımız sistem, işte şeffaflık Türkiye’de yok. Yani orada da farklı bir iş kültürü var, o da bize hemen uymuyor; uyana kadar bir sürü tokat yiyorsun.
Hem Türkiye’den buraya gelen iş dünyasına hem de Hollanda’dan Türkiye’ye giden yatırımcılara danışmanlık hizmeti veriyorsunuz. Neler tavsiye edersiniz?
Eğer işinin başında kendin duramıyorsan, oraya bir müdür tayin ediyorsan, o da personelini kendi çevresinde alıyorsa, bu şirketi 2 yılda bir denetletmen lazım. Tarafsız denetleme. Kendi içinden değil, dışarıdan özel kuruluşlar tarafından denetlenmesi lazım. Firmanın A’dan Z’ye her şeyini kontrol ediyor. Muhasebesinden hukukuna, alışverişlerinden iç işlerine kadar bir rapor sunuyor ve diyor ki “bak senin firmanda şu konular aksıyor, şunlar iyi gidiyor” Sen de o rapora göre bir yol haritası belirlersin. Eksikleri gerdirir, yanlışları düzeltirsin. Ama bunlar da bütçe ile oluyor. Bunlardan tasarruf etmemek gerek. Başarılı olan Türk şirketlerinin çoğunda Hollandalı bir müdür ya da menajer var veya kadrolarının çoğunu Hollandalılar oluşturuyor. İki taraftan da beslenerek hareket ediyorlar. Bizler de “maşallah, inşallah” ile işleri yürütmeye çalışıyoruz
Türkiye’deki yapılanma ile alakalı biraz bilgi verir misiniz?
Hollanda Türk Ticaret Derneğimiz 13 yıllık bir geçmişe sahip ve çalışmalarını burada sürdürüyor. Bunun dışında “Holland Trade Center İstanbul” (Hollanda İstanbul Ticaret Merkezi) adlı oluşumu kurduk. O da Hollanda merkezli. Derneğimizin ofisi hem Hollanda’da hem de İstanbul’da hizmet verecek. Buradan gidip orada yatırım yapmak isteyenler İstanbul’da ağırlanıp yol gösterilecek, danışmanlık hizmeti verilecek. Oradan gelip burada iş yapmak isteyenler de buradaki ofisimizde ağırlanıp yardımcı olunacaktır. Hollanda’nın İstanbul konsolosu bu projenin lansmanını üstlendi. 13 Kasım tarihinde İstanbul’da Konsolosun da aramızda olacağı bir tanıtım resepsiyonumuz oldu. Ardından da Kurtköy’deki ofisimizin açılışını yaptık. Bu açılışta da Hollandalı işverenler ve Hollanda Ticaret Müşaviri aramızda oldular.
Bu tür girişimlerimiz Hollandalı makamlar tarafından kaya değer bulunurken, kim olduğumuz sorulmazken ve işbirliği imkânları oluşturulurken maalesef aynı tutumu Türkiye tarafından göremiyoruz. Hollandalılar bu işin kendi ülkesine olan menfaatini görüyorlar ve tarafsız davranıyorlar ama bizim taraf bunun ülkemize katacağı değeri, kazanımı göremiyorlar. Derdimizi, kaygımızı Hollandalılara çok iyi anlatıyoruz, bizi anlıyor, dinliyorlar ama Türk tarafı hep önyargılı bakıyor, bizi anlamak istemiyor. Sürekli ayrıştırma, “onun adamı bunun adamı” yaftalaması ile gün geçiriyoruz. Ben de beni anlayanlarla yol almaya, ilgi gördüğüm yerde iş yapmaya çalışıyorum. Bu derneğimiz de bir köprü vazifesi olarak hizmet verecek. Türkiye’den buraya gelip iş yapacak olan insanlar gelmeden orada danışmanlık alacaklar. Hazırlık yaparak Hollanda’ya gelecekler.
Şimdi adam aklına fikir koyuyor, plansız, programsız atlayıp buraya ticaret yapmak için geliyor. bir plansız geliniyor. İşte biz de bu insanların ciddi olanlarına ve bütçe ayıracak olanlara danışmanlık hizmeti vereceğiz. Kuracakları şirketlerin altyapısını güçlendireceğiz ki geldiklerinde en azından burada tutunma ve başarılı olama şansları olsun. Sadece dinî anlamda bir çözülme yaşanmıyor, Türk kimliği noktasında da ciddi sorunlar yaşanıyor. Bunların içini dolduracak olanlar da Sivil Toplu Kuruluşlarıdır. Her alanda yaşanan bu kutuplaşmaları bitirecek olan da, var olan sorunları çözecek olan da bu toplum önderleridir.
Peki bu karmaşa içerisinde sizin bir teziniz var, “Yakın gelecekte Türk ve dini kimliğini muhafaza edecek bir neslimiz olamayacağı gibi doğduğu bu ülkeye de adapte olamayan bir kuşak yetişiyor. Bundan dolayı bu ülkeye bir yük olacağımız için bizi kapı dışarı etmelerine hazır olalım” diyorsunuz. Neye dayandırıyorsunuz bu tezinizi?
Yahudilerin bu ülkede 700 yıllık bir geçmişi vardı, üstelik ticaret, para da onlardan soruluyordu. Böyle bir topluluğu yok etme aşamasına gelen bir anlayış bugün sürekli hortlatılmak istenmekte ve bu kötü gidiş maalesef yükselişte. Hollanda devleti, Alman Nazilerine en fazla Yahudi teslim eden ülke. Bu da bilinçli bir şekilde yapılmıştır. 70’li yılların sonlarında bir kıvılcımla Rotterdam’daki bir Türk mahallesinin nasıl da yangın yerine dönüğünü hep birlikte gördük. Daha dün de Bosna-Hersek’te gördük. Müslümanları korumakla görevlendirilen Hollandalı barış gücü askerlerinin binlerce masum insanı nasıl da Sırpların önüne attıklarını da gördük. Bunlar birer gerçek.
Bu zihniyet devam ettiği müddetçe hiç birimizin burada kalma garantisi yoktur. Sömürge ülke olduğundan en ufak krizleri bile bir saldırı gerekçesi olarak görebiliyor. Ülkelerdeki iklim her an değişebiliyor. Geçenlerde Karadağ’da bir Türk’ün karıştığı cinayet sonrası halk “Türklere ölüm” diye sokaklara taştılar, işyerlerini ateşe verdiler. Bu anlayış için, ülkenin ekonomik olarak sıkıntıya girmesi bile bizi buradan göndermek için bir fırsat ve gerekçedir. “Bu düzen hep böyle gidecek” diye bir düşünce olmamalı. O zaman her zaman bu hazırlık olmalı.
Biz yine şanslı bir topluluğuz, zira gidecek bir ülkemiz var. Bazı insanların gidecek ülkesi bile yok. Her yerde kargaşa var, yine ülkemiz yaşanılacak bir yer. Yani buradan kendimizi soyutlamamız geleceğimize ihanettir, ben öyle görüyorum. İşte Müslümanlar olarak “neden bu hâldeyiz, neden onlar duvarın içinde biz arkasında etkisiz bir şekilde kardeşlerimizin katledilmesini, soykırıma uğratılmasını seyrediyoruz?” sorusunu sormalıyız. Dünyanın her yerinden, cephe hattında onlar yardıma koşarken, biz yerimizde oturmayı seçtik, bunun hesabını Allah’a veremeyeceğiz. Filistinlileri en çok üzen de bu. Müslümanlığı ne hâlden ne hâle getirdiğimizin sonucunu yaşıyoruz, herkes kendini düşünüyor. Müslümanlığı dava eden yok, biz bırak bir araya gelmeyi hâlâ bir birimizi yemeye çalışıyoruz. Allah yardımcımız olsun, ancak zalimlerin ve onların yardımcılarının yaptıkları da yanlarına kar kalmayacak. Zalimin zulmü varsa mazlumun da Allah’ı var.…
O zaman hem Türkiye devletine hem de burada yaşayan insanlarımıza büyük görev ve sorumluluklar düşüyor…
Evet. Asla Türkiye bağını koparmamak lazım. Ailelerin, çocuklarına bunu bir şekilde aktarması lazım. Onların Türkiye’de bıraktıkları servetler, arsalar, daireler onlara fayda etmeyecek. Çünkü o mal mülk, evladının bu ülkedeki sıkıntısını çözmeyecekse, onları satıp parasını buraya getirecek. Bunun olmaması için o çocukların, yeni yetişen gençlerin ülkeyle bir bağı oluşmalı. Sevgi bağı oluşursa çocuk da “babamdan kalan malı mülkü satıp yok etmeyeyim” ya da “satarak ülkede ekonomik bir yatırım yapayım” diye düşünerek ülkemizde kendine bir alan açacak, yer edinecek ve kopmayan bir bağ kuracaktır.
Bu ilişkinin kesilmemesi, bağların kopmaması için de pek çok yöntem var. Bunu devlet de teşvik etmeli ama etmiyor. Aileler evlatlarına Türkiye’ye karşı sevgilerine aktarabilirlerse o çocuklar da ülkeye karşı bir sevgi besler, bir bağ oluştururlar. Bazen babalarla görüşüyorum “çocuklarım 10 senedir Türkiye’ye gelmiyor” diyorlar. Bu tür çok örnek var. 5-10 yıldır ülkesine gitmeyen o çocuk memleketiyle nasıl bir bağ kursun. Elbette bu durum maddiyatla ilgili olsa bile insan bir şekilde vatanını ziyaret etme imkânı oluşturmalı. Yani bu ülkede “gelecek nesillerin garantisi var” diye kimse iddia etmesin. Her zaman tedbirli olacaksın. Yahudilerin hikâyelerini okuyorum, 700 yıl az bir zaman değil.
Belki 15 nesil bu ülkede yaşamış ama kabul görmemişler ve bir anda onları ölüme yollamışlar. Yahudileri haklayanlar Müslümanlara mı acıyacaklar. Zaten çoğumuz bu ülkeye yük olmuşuz, vallahi gözümüzün yaşına bile bakmazlar. Filistin’deki soykırıma gözleri kapalı bakıp “İsrail kendini savunuyor” diye işlenen vahşeti haklı görüyorlar. Biz bunun böyle olmasını asla istemiyoruz amma, olma ihtimalini göz ardı etmememiz lazım.
Ethem Emre
(Devamı gelecek sayıda) Zeynel Abidin —◄◄
