“Zaman öldürmek en pahalı harcamadır.” diyor Balzac.

Kanayan yaramıza değinmek istiyorum bu yazıda; ellerimizden su gibi akıp giden Zaman’a. Bazen günümüz o kadar çabuk biter ki ne ara akşam oldu anlamayız. Günün bereketsizliği ya da zamanı iyi kullanamamaktan kaynaklanan bu sorunla nasıl baş edeceğimizi biraz düşünelim istiyorum.

“Tüm insanlara verilen yirmi dört saat herkes için aynı ise, neden bazı kimseler hayatlarında daha fazla önemli işlere imza atmışlardır ve bunu başarmalarının sırrı nedir?” diyerek ufak bir araştırma yaptım. Zamanın Kıymeti (AbdulFettah Ebu Gudde) kitabında, İslam âlimlerinin gözüyle zamanın ne kadar değerli olduğunu, boşa harcanan zamanın ziyan olduğunu çok iyi anlatmıştır. Bu âlimlerden bazıları 80 yıl, bazıları 45 yıl, bazıları 36 yıl yaşamışlar ve ortaya koydukları eserlerin sayılarına bakarsanız, şaşıracağınız rakamlarla karşılaşırsınız. Vakitlerini gündüzü ve geceyi de dâhil olmak üzere zayi etmeden geçirmeye gayret etmişler. Onlar için “az yeme, az konuşma, az uyuma zamanı iyi değerlendirmede altın kurallar” niteliğindedir. İlim tahsil etmek için, Allah’ı hakkıyla zikretmek için, ahirete yatırım yapmak için, ömrümüzü bereketlendirmek için bizlere örnek olacak en güzel slogan belki budur: ‘Az ye, az konuş, az uyu’.

Oysa zamanlarımız boş yerlerde nasıl da tükeniyor değil mi? Sosyal medya, telefon, bilgisayar oyunları, alışverişler, yemek-içmek ve bir sürü dünya meşgaleleri… Hayatımızı disipline etmek için Allah Teala bizlere ne güzel bir yol göstermiş oysa. Namaz vakitleriyle hayatımızı disipline etmemizi istiyor Rabbimiz.

Öyleyse günümüzü namaz vakitlerine göre planlarsak, hem namazlarımızı zamanında kılmış oluruz hem de daha planlı bir hayatımız olur.

Bu konuda bir Müslümanın uyanık olması gerekir ki; şu hikâyeyi sizinle paylaşmak isterim.

Almanca dil kursundaydım. Hoca çok disiplinli biriydi. Bilhassa zaman açısından hiç müsamahası yoktu. Bir hafta boyunca kimin ne kadar geç geldiğini tespit ediyor ve onları geç geldikleri toplam süre kadar sınıfta tutuyordu. Tabi bu durum, zaten kursa zor zaman ayırmış iş sahiplerinin hiç de hoşuna gitmiyordu.

Bir gün haftalık cezası 18 dakika tutan bir arkadaşımız kızarak şöyle dedi:

“Neredeyse saniyeleri de hesap edeceksiniz. Neyse hatırınız için bir başka zaman on dakika kalayım sınıfta. Şimdi çok acil bir işim var”

Yaşlı Alman gözlerini kırpıştırarak bir süre süzdü bu arkadaşı ve şöyle konuştu:

“Olmaz. Çünkü siz acil işlerinize bu kadar önem vermiş olsaydınız şimdi benden on sekiz dakikalık bu cezayı almazdınız. Zira ders de sizin için günlü, saatli acil bir işti. Bu bakımdan şimdi kalacaksınız ve on sekiz dakikalık bir ders vereceğim size.”

Belli ki, hoca da kızmıştı. Ben de merak ederek kaldım sınıfta. Sıra aralarında bir kaç tur attıktan sonra şöyle konuştu:

“Arkadaşlar, zamanı iyi kullanmıyorsunuz. Hatta bu konuda benim gösterdiğim hassasiyete kızıyorsunuz. Ama ben haklı olduğuma inanıyorum. Belki de içinizden, ‘Ne olacak, gavur kafası?’ diyorsunuzdur.”

Masasına gitti. Çantasından basılı bir broşür çıkardı.

“Şuna bakınız lütfen” dedi.

Bu bir tren tarifesiydi. Arkadaş göz ucuyla bakıp iade edecekti ki, “Hayır daha iyi tetkik etmenizi istiyorum.” dedi.

Trenlerin kalkış ve varış saatlerini tercüme ettirdi. Bunlar hep değişik ve karmaşık rakamlardı. Mesela kalkış saati 18:18’di, 2 1 :35’ti. Yarışlar da hep öyleydi. 12:46, 9:27 gibi…

On sekiz dakika cezalı arkadaşımız bu minval üzere uzayan rakamları görünce hocaya dedi ki:

“Bakınız işte burada Avrupalı kafanın mantıksızlığı açıkça görünüyor. Ne demek yani 18 geçeler, 12 geçeler, 36 geçeler.. Şuna üç buçuk, dört buçuk deseniz olmaz mı?

Hiç olmazsa, çeyrek geçe deseniz de, akılda kalacak bir sayı ve saat olsa…”

Yaşlı Alman’ın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm gezindi. Ve bakışlarından söyletmek istediği düşünceyi yakalamış olduğu belli oldu.

“Bana bakın! dedi. “Kendinize hakaret etmeyin. Çünkü bu tarifenin böyle düzenlenmiş olması, ‘Avrupalı kafanın mantıksızlığı değil, ‘Müslüman kafanın tutarlılığıdır. Çünkü biz, zamanı kullanmayı ve değerlendirmeyi Müslümanlardan öğrenmişizdir. İşte bu tren tarifesi de aynı anlayışın güzel bir örneğidir.”

Bizler hayret ve şaşkınlıkla ona bakarken, hoca şöyle devam etti: “Siz Müslümanların ibadetlerinde yer önemli değildir. Dünyanın her yerinde ibadet edilebilir. Ama zaman çok önemlidir. Çünkü her ibadetin kendine ait bir vakti vardır. Hatta bu vakit, ibadetin şartıdır. Yani vakitsiz ibadet, ifa edilmiş sayılmaz. ibadetlerin vakitleri de bizim tren tarifesi gibi, hep böyle 18, 17, 13, 10, 09 geçelerdir. Üstelik bu saatler de devamlı değişir. Bugün sabah namazını 07:2l’e kadar kılabilirsiniz, ama yarın 7:22’ye kadar kılabilirsiniz. 23 geçe olmaz. Sadece namaz böyle değildir. Oruca başlama ve bitirme saatleri de böyledir. Üstelik bu ince hesaba dayanan saatler, her gün değişmektedir. Böylece de Müslümanlar, her gün değişmekte olan zamana karşı uyanık durmakta, zamanın kıymetini anlamakta ve onu iyi değerlendirmek üzere hazırlanmaktadırlar. İbadetlerini yapan bir Müslüman, her gün değişen dakikalara ayak uydurmaya ve dakikaları değerlendirerek yaşamaya mecburdur. Bizim zamana bakışımızın ilham kaynağı Müslümanlardır …”

Yaşlı Alman Hoca, “Çıkabilirsiniz.” dediği zaman, hepimiz tarifi imkânsız bir mahcubiyet içindeydik. (internetten alıntıdır)

İşlerimizi önem sırasına göre yazarak, öncelikli işlerden başlayarak, sadece bir işe odaklanarak, sürekliliğe önem vererek ve planlara sadık kalarak birçok şeyi başarabileceğimizi düşünüyorum. Ömrümüzü  hayırlı işlerde tüketmek adına, zamanı iyi değerlendirmek adına niyetimizi sağlam tutup, Rabbimizden yardım dilemeyi de ihmal etmemeliyiz.

Allah isterse zaman içinde zaman yaratır!

Yeter ki gayretimiz olsun.

Elif Bayraktar               —◄◄