Karadağlı Metin’in hikâyesi…

Bugün göçün 50. yılını kutladığımız şu günlerde pek çok hikâye dinlenildi, ama böylesi pek duyulmadı.

İşte, Karadağlı Metin’in ibretlik hikâyesi…

Dillere destan bir sevda…

Babasının erken vefatıyla 6 kişilik ailenin bütün sorumluluğu üzerindeydi Metin’in. Henüz 18’inde olmasına rağmen koca evin yükünü omuzlarına almıştı.

Babadan kalma bir-iki tarlayı ekip biçmek, karınlarını doyurmaya ancak yetiriyordu. Sevdalısı Sultan’a verdiği sözleri anımsayınca içi acıyordu. Zira bu gidişle Sultan’a verdiği sözler hiç gerçekleşmeyecekmiş gibi geliyordu ona. Sultan, Metin’e göre varlıklı bir ailenin kızıydı.

Sevdaları dilden dile dolaşmaya başlayınca, köyün ileri gelenleri Sultan’ı babasından Metin için istediler. Sultan’ın babası Fahrettin Bey, gönül işlerini iyi bilen biriydi; kabul etti ve kızını anlı-şanlı bir düğün töreniyle Metin’le evlendirdi.

Metin evliliğinin henüz ikinci ayı dolmadan askere alındı. 24 ay askerlikten sonra köye geldiğinde ikinci çocuğunu da kucağına almıştı.

İlk çocuğuna anasının adını Narin, ikinci çocuğuna da babasının adı olan Musa adını vermişti.

Metin onurlu bir kişiliğe sahipti. Kayınpederinin gölgesinin üzerinde oluşu onu rahatsız ediyordu.

Sanki babasına bir yol gösterircesine Avrupa’ya göçün başladığı yıl dünyaya gelmişti oğul Musa.

Boylu poslu, yakışıklı, güçlü, yiğit ve yağız bir delikanlıdır Metin. Köyün erkekleri Sultan’ın peşindeyken, Sultan’ın Metin’i seçmesi de bu yüzdendi.

Metin, bu göç kervanına katılmak üzere İş ve İşçi Bulma Kurumu’na müracaat eder. Birkaç ay sonra başta sağlık olmak üzere bazı kontroller için çağrılır. Sonuç olumludur. Hemen pasaport vize işlemlerine başlar. Kayınpederinin destek çıkmak istediğini bildiği halde kimseye borçlu kalmak istemez ve yolculuk için gerekli olan parayı temin için tarlasını ve atlarını satar.

1965 yılının Aralık ayında Hollanda’ya ayak basan Metin, geride iki çocuk ve gözü yaşlı bir eş bırakır. Anlaşmalı olarak geldiği için burada ikamet edeceği konut ve çalışacağı fabrika ayarlanmıştır. Bir halı dokuma fabrikasında işe başlar. İşi kısa zamanda kavrar, gözde elemanlardan biri hâline gelir. Çoğunluğunu kadınların oluşturduğu fabrikada Metin’i Hollandalı kadınlar rahat bırakmazlar.

Mektuplarla havadis almaya çalışan Metin’in hasretlik canına tak etmiştir. Geleli iki yıla yaklaşmış, o hâlâ dönememişti. Oysa bir-iki yıl çalışıp dönecekti. Mektuplarda bile “Az kaldı Sultan’ım, melek yüzlüm, kazancım iyi, kasabada bir ev bir de dükkân açacak kadar birikinti yapıp döneceğim” diye yazıyordu… “Az kaldı Sultanım, az kaldı…”

İş arkadaşı Diana oldukça güzel bir kadındı. Ama Metin’in gözü Sultan’dan gayri kimseyi görmüyordu.

Günahın ağır bedeli…

Diana bir akşam Metin’i evine davet etmişti. Yemekten sonra alınan içkiler onları başka bir günahın kucağına iter. Metin istemese de bu ilişkiyi bir süre sürdürür.

67 yılının sonbaharında ilk iznini kullanır ve kaçarcasına köyüne gider. Metin’i kovalayan aslında yıllardır içerisinde biriktirdiği hasreti değildi, onun kaçtığı aslında işlediği o günahtı. Pişmandı, ama yaptığı hatanın telafisi yoktu. Düşünmek istemiyordu ama Diana hep aklındaydı. Sultan, Diana’yla kıyaslanmayacak derecede güzeldi, masumdu, temizdi ama şeytana uymuştu bir kez…

Kızı Narin sarı kıvırcık saçları, renkli gözleri ile Hollandalı çocukları andırıyordu. Musa ise babasına benziyordu; esmer ve simsiyah gözleri ile çok sevimliydi.

Metin ne çok da özlemişti köyünü, insanlarını, eşini ve çocuklarını… Ziyaretine gelenlerin yoğunluğundan dolayı günlerce evinden dışarı çıkamamıştı. Sultan’ın özlemi dinmişti. O artık Metin hiç gitmeyecek sanıyordu. Oysa Metin, iki ay sonra dönecekti. Patrondan öyle izin almıştı. Metin’i Hollanda’ya çeken şey para kazanma aşkı mıydı yoksa Diana’ya olan tutku muydu, bilinmez…

Ayrılık vakti gelip çatmıştı. Metin’in ardından eller sallanırken Sultan ve çocukların boynu bükülmüştü. Söz vermişti Metin giderken, “İki sene daha dişimizi sıkalım Sultan’ım… Ondan sonra rahat bir yaşamımız olacak…” Sultan istemeyerek de olsa “tamam” demişti. “İki yıl daha bağrımıza taş basar, bekleriz.”

Metin yol boyunca gözyaşlarını içerisine akıttı. Ve bir türkü doladı diline “Ölüm zorların zoru, ayrılık ondan da zor”… Ardından bir sağanak hâlinde boşaldı gözpınarlarındaki yaşlar…

Diana, Metin’den hamile olduğunu öğrenir. Metin’in nasıl bir tepki vereceğini bilemediğinden, yokluğunu da fırsat bilerek işi bırakır ve başka bir şehre göçer, izini kaybettirir. Metin’i sevmişti aslında Diana, ama evli ve çocukları olduğunu ve hatta eşini deliler gibi sevdiğini biliyordu.

Metin iş başı yaptığında gözleri Diana’yı arıyordu. Göremeyince merak etti ve arkadaşlarından öğrenmeye çalıştı. Hiç kimsenin fazlaca bir bilgisi yoktu. “Başka bir şehirde daha iyi bir iş bulmuş, ayrılmış” dediler. Biraz üzüldü Metin ama daha çok rahatladı. Omuzlarına yüklenen günahlardan sanki arınmış gibi hissetti kendini. Sultan’dan üç ay sonra gelen mektupta hamile olduğu yazılıydı. Sevinmişti Metin, hem de çok sevinmişti.

Metin fabrikada ustabaşı olmuş, patron fabrika yanında ona bir ev ayarlamıştı. Geri dönüşün artık uzaklarda olduğunu görebiliyordu Metin. Bu yüzden karar verdi ailesini yanına aldıracaktı. İşlemlere başladı, davetiyeleri gönderdi ve 1968 yılının Mart ayında Sultan’ına ve çocuklarına kavuştu.

Her şey gönüllerince yürüyordu. Narin okula başlamıştı. Sultan üçüncü çocuğunu doğurmaya hazırlanıyordu. Metin sanki ilk çocuğu dünyaya geliyormuş gibi heyecanlıydı. Zira diğer çocuklarının doğumuna şahitlik edememişti.

Bu arada Diana’nın da doğumu yaklaşmıştı. Diana hâlâ şaşkın ve biçareydi. Metin’den kaçmasının, hamileliğini gizlemesinin doğru olup olmadığını bilemiyordu. Ama Metin’den sürekli haber alıyordu. Eşini ve çocuklarını getirdiğini duymuştu. Kaç kez hamileliğini söylemeye kalkışmışsa sonunda hep vazgeçmişti. Bir aileyi dağıtmak, bir yuvayı bozmak istemiyordu. Ama doğuracağı çocuğundan babasının haberinin olmasını çok istiyordu.

Kaderin üzerinde bir kader daha var…

Ve Diana 15 Haziran 1968 yılında bir kız çocuğu doğurdu. Maria adını verdiği çocuğu Metin’den izler taşıyordu. Sarışın ve renkli gözleri olan annesinin aksine Maria esmer ve siyah gözlüydü.

Kaderin bir tecellisi olsa gerek, tam bir ay sonra 15 Temmuz 1968 tarihinde Sultan da doğum yapar ve Serkan adını verdikleri bir erkek evlâtları dünyaya gelir.

1965 yılında Hollanda’ya ayak basan Metin, birkaç yıllığına geldiği ülkeden tam 23 yıl sonra 1988 yılında kesin dönüş yapar. Kızı Narin ve oğlu Musa eğitimlerini tamamlamışlar, meslek sahibi olmuşlar ve evlenmişlerdi. Küçük oğul Serkan Üniversite tahsiline başlamıştı. Metin, oğul Serkan’ı abla ve ağabeyine emanet edip Hollanda’yı terk etmişti.

Serkan da ablası gibi sarışın ve renkli gözlüydü. Babası gibi uzun boylu, yakışıklı bir delikanlı olmuştu. Annesi Sultan ve babası Metin, evlâtlarını iyi yetişmesi için her türlü fedakârlığı yapmışlardı. Dürüsttüler, yalan bilmezler, hak yemezlerdi. İnsanlara hizmet etmekten huzur duyarlardı.

Serkan, üniversite için büyükşehirlerden birinde kalıyor, hafta sonlarını bazen ablasında bazen de ağabeylerinde geçiriyordu.

Hukuk talebesiydi Serkan. Aynı sınıfı paylaştığı Maria’yı ancak 3 yıl sonra fark edebildi. Oysa Maria, Serkan’a karşı ilk gördüğü anlardan itibaren farklı duygular besliyordu.

Annesinin sıkı sık “Türk erkeklerinden uzak dur” tembihlemesi onun adım atmasını engelliyordu. Annesinin böyle bir tavır koymasının sebebini ne anlayabiliyor ne de bir türlü annesine sorabiliyordu. Maria, kendi kendine Türk erkekleri arasında yaygın olan kanaat gereği kadınlara karşı uygulandığı söylenen şiddet meselesi için annesinin böyle bir uyarı yaptığını düşünüyordu.

Staj için aynı hukuk bürosunda yolları kesişinceye kadar Maria’nın duyguları hep karşılıksız kalmıştı. Büroda sık sık aynı masayı, aynı odayı hatta bir ekmeği paylaşıyorlardı. Serkan, her geçen gün Maria’nın varlığından haberdar olmaya başlamıştı. Başını yastığa koyduğu anlarda Maria’nın güzel yüzü tavana çiziliyor, hayali gözlerinin önünden gitmiyor, rüyalarını hep Maria süslüyordu.

Serkan yanlış bir şey yapmamak için duygularını önce ablasına açtı. Hollandalı olmasına tepki verileceğinden çekiniyordu. Ablası, kardeşinin gözlerindeki mutluluğu okuyunca çok sevindi.

Narin, “Serkancığım, eğer karşındaki kişinin duygularından eminsen git duygularını ilk önce sen açıver” dedi. Serken ablasının bu denli anlayışlı tavrından cesaret almış ve çok sevinmişti.

Ağabeyinin bu durumu nasıl karşılayacağını bilemiyordu. Ama yetiştirilme kültürü bu gibi meselelerin açıkça konuşulması gerektiğini söylüyordu. Ağabeyine de açtı içini, rahatladı. Ağabey Musa da ablası gibi Serkan’daki değişikliği fark etmiş, sevinmişti. O da benzer öğütlerde, telkinlerde bulundu.

Musa, “Git kıza açıl, birbirinizi daha yakından tanıyın. Getir bizimle de tanıştır. Babamlara da haber veririz, onlar da gelirler düğününüzü yaparız” demişti. Ağabeyinin bu denli hızlı çıkışı Serkan’ı heyecanlandırmıştı. Kendisi daha sevdiğini söyleyememişken, karşı tarafın ne diyeceğini bilememişken ağabeyi düğün-dernekten bahsediyordu.

Masum bir sevginin boy atışı…

Ilık bir ilkbahar sabahıydı. Sabahı zor etti Serkan. Büro açılmadan kapıya dikildi. Çok geçmeden Maria da geldi. Belli ki onu da uyku tutmamıştı. Daha yarım saat vardı büronun açılmasına. Serkan bunu fırsat bilerek Maria’yı yandaki kafeteryaya kahve içmeye davet etti. Maria’nın şaşkınlığı ve heyecanı yüzüne yansımış ve çehresini pembe bir renk kaplamıştı. Titrek bir sesle “olur” dedi. Kahveler soğumuştu ama daha bir tek kelime konuşulmamıştı. Kaçamak bakışlarla anlatılmaya çalışılmıştı anlatılmak istenilenler. Serkan birdenbire dün yaşadıklarını anlatmaya başladı. Yani Maria’ya karşı beslediği duygularını anlatacakken heyecandan olacak ki sondan başladı anlatmaya.

Maria’nın çehresine yayılan al al renklerin yerini huzur veren bir tebessüm kaplamıştı. Serkan en başta söyleyeceği sözü en sonunda söyleyerek konuşmasını bitirmişti: “Nasıl karşılık vereceğini bilmiyorum ama ben seni seviyorum Maria…”

Maria’nın gözlerindeki mutluluk ışığını etraftaki herkes fark edebilirdi.

Kısık sesle “Ne zamandan beridir?” diye sordu.

Serkan, o kadar konuşmanın ardından bu mu sorulmalı der gibi “Yeni” dedi “Henüz çok yeni… Staja başladığımız ilk gün ben yemek getirmemiştim, benimle ekmeğini bölüp paylaştığın günden beridir” dedi.

Maria’nın yüzüne tatlı bir tebessüm yayıldı ve “Benim sana karşı duyduğum duyguların ne zaman başladığını öğrenmek ister misin?” diye sordu.

Serkan şaşırmıştı, merakla sordu: “Ne? Bana karşı sende mi bir şeyler hissediyorsun?”

“Evet” dedi Maria “Hem de okula başladığımız ilk günden beridir… Hem de büyük bir aşkla…”

Serkan büyük bir ağırlığın altında ezilmiş gibi hissetti kendini. Nasıl böyle duygusuz ve anlayışsız olabilmişti. Nasıl da kör olmuştu da kendisine aşkla bakan gözleri görememişti.

“Üzgünüm” diyebildi sadece büyük bir mahcubiyetle…

Maria, iş çıkışı büyük bir sevinçle evin yolunu tuttu. Annesiyle paylaşmalıydı bu mutluluğunu. Bugün yaşananları olduğu gibi anlattı. Diana, yüreğine hançer saplanmış gibi zor nefes alıp veriyor, kızına bir şey hissettirmemeye çalışıyordu. Ses tonu kızgın bir şekilde kızına çıkıştı: “Türklerden uzak durmanı söylemiştim, söz vermiştin, bu muydu verdiğin söz”

Annesinin gerginliğini fark etti Maria ve sakinleştirmeye çalıştı:

“İnan sözümde durdum. Ben Serkan’ı tam 3 yıldır tanıyor ve seviyorum. Ama onun bana duygularını açtığı güne kadar ona bir şey hissettirmedim, aşkımı içimde sakaldım. Senin bu konudaki kaygılarını da anlamış değilim. Neden böyle bir saplantı içerisindesin bilemiyorum anne. Babamın ölümünden sonra evlendiğin ve bana sahip olmaya çalışan kişi bir Hollandalıydı, Türk değildi?”

Annesi kızının bu mutluluğunu daha fazla gölgelemek istemedi ve boşuna kuruntu yaptığını düşünerek kızının başını göğsüne yasladı ve alnından öperek “Senin mutlu olmandan başka bir isteğim yoktur, umarım Serkan’la mutlu olursun kızım” dedi.

Hiçbir sır ebedi değilmiş…

Diana, Maria’ya babasının öldüğünü söylemiş ve Maria henüz 5 yaşındayken Hollandalı biriyle bir evlilik yapmıştı. Maria 15 yaşındayken üvey babasının tacizine maruz kalmış, Diana bu rezil insanı adalete teslim ederek cezalandırmış ve evliliğini bitirmişti. Asıl gerçeği, babasının bir Türk olduğunu ve onu çok sevdiğini kızına anlatamamış, kardeşleriyle duygusal bir ilişki içerisine girebilme endişesi ve ihtimaliyle kızının Türklerden uzak durmasını istemişti.

Diana tuttuğu günlük defterine kızının bugünkü mutluluğunu da bu şekilde kaydetmişti.

Güzel bir gece geçirdiler.

Serkan, Maria ve annesini ailesiyle tanıştırdı. Aile, Maria’yı çok sevdi. Her ne kadar sorup soruşturmaya cesaret edemese de Serkan’ın hakkında öğrendikleri Diana’nın kaygıları gittikçe azalıyordu. Türkiye’deki baba ve annesinin de rızasını alarak Türk usulüne göre sözlendiler. Okul bitimine evleneceklerdi. Okulu iyi derece ile bitirdiler. Staj gördükleri avukatlık bürosunda işe başladılar.

Düğün tarihini belirledikten sonra Serkan babası ve annesi için davetiye gönderdi.

Metin’in hayali gerçek olmuştu. Kasabada 4 katlı bir ev satın almış, alt katını bakkal dükkânı olarak tahsis etmişti. Karı koca Hollanda’da 23 çalıştıktan sonra 1988 yılında memleketlerine dönmüşlerdi. O tarihten sonra Hollanda’ya ayak basmamışlardı. Oğlunun mutluluğunu paylaşmanın yanı sıra uzun zamandır görmediği eş-dost akrabalarını da görmenin heyecanı da sarmıştı yüreklerini.

Metin ve eşi Sultan 5 yıl aradan sonra 1993 yılının Eylül ayının ilk haftasında oğlu Serkan’ın düğünü için Hollanda’ya gelirler. Düğün Eylülün ikinci haftasında yapılacaktır. Bütün hazırlıklar tamamdır. Çocukların üçü de Metin’in 23 yıl boyunca kaldığı şehirden taşınmışlardır. Büyük olarak ağabey Musa’nın evinde toplanılır.

Ağabey Musa’nın evinde daha şimdiden düğün şenlikleri başlamıştı. Ev çok kalabalıktı. Türkiye’den gelen misafirlere hoş geldin için gelenlerin yanı sıra düğün hazırlıklarına katkı yapmak için gelin kız Maria ve annesi Diana da dünürlerine hoş geldin ziyareti için Musa’nın evindedirler. Diana hep böyle bir anı yaşama ihtimalinden dolayı 25 yıllık ömrünü hep huzursuz geçirmişti. Olan olmuş, kader ağını çok çetin örmüş ve iki kardeşi çok kötü bir şekilde bir araya getirmişti.

Diana’nın içini korkunç bir endişe ateşi yakıyordu. Hep “acaba?” diyor “ya korktuğum başıma gelirse” diyordu.

Anne-kız çok kalabalık bir grup tarafından kapıda karşılandılar. Diana yaklaştıkça içi içine sığmıyordu. Büyük salona alındılar. Metin ve Sultan’ın birinci derecede akrabaları ve dostları onları yalnız bırakmamak için Musa’nın evine akın etmişlerdi.

Serkan, müstakbel kayınvalidesini babası ve annesinin karşısına çıkarana dek Diana evin duvarlarında bir işaret, bir fotoğraf arıyordu.

Ölümün daha hayırlı olduğu anlar vardır…

Diana Metin’i görürü görmez tanıdı ve elindeki çiçek buketi kendiliğinden yere düşüverdi. Diana sendeledi, ayakları dolaştı, başı döndü, düşer gibi oldu, kolundan tuttular ve bir koltuğa oturttular.

Metin karşısındakinin Diana olduğunu anlayamadı ilk bakışta.

Serkan, Diana’ya bir şeyi olup olmadığını sordu. Kısık bir sesle “iyiyim, bir bardak su alabilir miyim?” dedi.

“Annem Sultan, babam Metin” diye takdim etti Serkan ailesini Diana’ya.

Diana başından kaynar sular boşanmış gibi hissetti kendini. Korktuğu başına gelmiş, olan olmuş ve kader yavrularını iki sevgili olarak karşılaştırmıştı.

Hamileliği ve doğum sırasında bu durumu Metin’e bildirmemesinin sonucu diye kendi kendine kahrediyordu. “Söylemiş olsam bu durum yaşanmayacak” diye içten içe yanıyordu.

Metin, kadının durumuna üzülmüş ve biraz daha dikkatli bakmak zorunda kalmıştı. Diana’nın sağ yanağındaki ben ve gamzeleri Metin’in yüreğine bir kor ateşi hâlinde düşüverdi. Boğazına bir şeyler düğümlenmiş gibi hissetti. Metin Bey’deki bu durum fark edenler, Diana ile Metin’in daha önceden birbirlerini tanıdıklarına hükmettiler.

Diana, iyi olmadığını bahane ederek ayrılmak istediğini söyledi. Herkes makul gördü, ancak kafalarda soru işaretleri bırakarak Diana uğurlandı. Diana kızıyla bir tek laf bile etmeden evine geldi, “biraz dinleneyim” geçer diye yatak odasına geçti. Diana o gün, ne yapılması gerektiğini düşünerek sabahladı. Kararını vermişti, her şeyi Metin’e anlatacak ve birlikte bir çözüm yolu bulacaklardı.

Diana önce Maria’ya düğün dününü biraz ertelemeleri için Serkan’la görüşmesini söyledi. Maria pek anlam veremedi ama “tamam” dedi.

Metin, Diana’ya göre daha rahattı. Onun hiçbir şeyden haberi yoktu.

Ertesi gün Musa’nın ev telefonu çaldı. Arayan Diana idi ve Metin’le görüşmek istediğini söyledi. Telefonun gelişi ve özel olarak Metin’in istenişiyle aile içindeki şüpheler de artmaya başladı.

Diana telefonda hiçbir şey belli ettirmeden bugün mutlaka görüşmeleri gerektiğini söyledi.

Metin “tamam, nerede?” diye sordu. Diana tedbirli davranıyordu. “Ben seni yarım saat sonra caddenin başından alırım” dedi, anlaştılar.

Büyük buluşma, büyük hesaplaşma…

Diana ve Metin buluştular. İkisi de yaşlanmış olsa da birbirlerine olana sevgi ve özlemleri hâlâ dinç ve gençti. Sadece tokalaştılar. Önceki kaldığı şehre bir saatlik bir mesafede olmalarına rağmen oraya gittiler. Sürekli oturup kahve içtikleri “de Palm” adlı kafeye oturdular.

Sözlerden önce bakışlar devreye girdi. Uzun uzun bakıştılar. Kısa zamanda çok şey anlattılar.

Diana, “Metin” dedi. “Ben konuşacağım, sen susacaksın, tamam mı?” dedi. “Tamam” diye onayladı Metin. “Ancak bir şey sorabilir miyim, ben Türkiye’den döndükten sonra neden izini kaybettirdin, neden gittiğin yeri bir arkadaşına bildirmedin?”

“Her şeyi anlatacağım” dedi ve ayrıldığı günden karşılaştıkları güne kadar olan biten her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattı. Hem de sel gibi akan gözyaşları arasında.

Metin, yüreğine hançer saplanmış gibi hissetti. Neydi bu başına gelenler, anlamaya, anlam vermeye çalışıyordu…

Diana, Metin’in çaresizliğini görünce dayanamadı ve “üzülme, olan oldu, bundan sonrası için yapılacakları düşünmeliyiz” diye teselli etmeye çalıştı.

“Bu düğün olamaz, olmamalı” diye tepki verdi Metin. Diana da “ben de hep bundan korktum” diye kaygısını ifade etti.

“Çocuklarımızı karşımıza alıp, bu durumu olduğu gibi anlatmak en mantıklısı” dedi Diana.

Metin’in aklına yattı ama kaygıları, korkuları vardı. “Çocuklar daha önce bir araya geldilerse, bu utanç onları canından eder” diye düşündü ve bu düşünceyi de Diana’ya duyurdu. “Öyle bir şey olmamışsa, her şeyi anlatmak daha kolay” dedi Metin.

Metin kızı Narin vasıtasıyla Serkan’dan bu işi usulüne göre sorup öğrenmesini istedi. Narin babasının bu isteğine pek bir anlam veremedi ama, “bir bildiği var” düşüncesiyle kabul etti.

Narin, Serkan’a uygun bir dille Maria ile birlikte olup olmadığını sordu. Serkan, hiddetlendi, “Beni öyle mi yetiştirdiniz ki abla benden öyle bir hata yapmamı bekliyorsunuz. Her ne kadar Hollandalı da olsa âdetlerimize, geleneklerimize göre evlenmeyi istedik, hayal ettik” diye karşılık verdi.

Narin sonucun ne olduğunu bilmese de bu cevaptan hoşnut kalarak babasının yanına geldi. Durumu olduğu gibi anlattı. Babası kızının boynuna sarılarak “şükürler olsun Allah’ım” diyerek ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Narin hem korktu hem de şükretmesine sevindi. “Baba neler oluyor, anlatsana lütfen” dedi.

Metin, Serkan’dan hariç bütün aile meclisini topladı, olan biteni bütün çıplaklığı ile anlattı. Herkes de bir şaşkınlık, bir endişe hâli oluştu. Sultan Hanım’ın düşünceleri biraz daha karışıktı. O Metin’e çok güvenmişti. Aldatılmak, hele ki o duyguyu bu yaşlarda yaşamak ona biraz ağır geldi. Ama şimdi sorun Metin’in aldatması değil, oğlu Serkan’ın geleceği ve mutluluğu idi.

Herkes bu gerçeği Serkan ile Maria’nın da bilmesi gerektiğini söyledi ama bu durumun onlara nasıl yansıyacağını kimse hesap edemiyordu. Bu nedenle, Diana’nın Metin’i bıraktığı gibi Maria’nın da Serkan’ı bırakmasının daha doğru olacağını söyleyenler de oldu.

“Yapılan bir hata 25 yıl sonra bile insanın karşısına nasıl çıkıyorsa, bu şekilde bir ayrılık 25 yıl sonra yine bizi bulur. Bu yüzden gerçeği olduğu gibi usulüne göre anlatmak en uygun yoldur” dedi Musa.

Musa haklı bulundu ve Diana kızı Maria’ya, Musa da kardeşi Serkan’a bu acı gerçeği anlatmakla görevlendirildiler.

Bu acı gerçek nasıl anlatılır ki…

Maria ve Serkan düğün hazırlıklarına başlamışken böyle bir şeyi duymaları, onları derinden sarsacak, belki de hayata küstürecek, intihara kadar sürükleyecekti.

Önce Diana aldı kızını karşısına. Metin’e anlattığı hikâyeyi bir de kızına anlattı. Maria’nın yüreğinin atışını annesi duyuyordu. Tuzağa düşmüş kuşun çırpınışı gibi çırpınıyor, göğüs kafesi yerinden çıkacakmış gibi oluyordu.

Maria neye üzüleceğini şaşırmıştı. Onca yıl babasız yaşadığına mı, sevgili diye yaklaştığı kişinin aslında kardeşi olduğuna mı, bilemiyordu.

Musa, Serkan’la buluştuğunda söze nereden ve nasıl başlayacağını bilemiyordu.

“İnsan, hayatında yaşamamasını istediği ve onları yaşayacağına ölmeyi istediği öyle şeyler yaşıyor ki, aklın şaşar” diye başladı sözlerine.

Gerisi gelmedi. Uzun süre sessizlik oldu. Serkan, Musa’nın konuşmasının nereye varacağından korkmuş, sormaya cesaret edememişti.

Sessizliği yine Musa bozdu ve “Serkanım, canım kardeşim, metin ol ve sözlerimi kesmeden beni dinle” dedi ve bütün olan biteni bazen boğazına hıçkırıklar düğümlenerek anlattı.

Serkan duyduklarına inanamıyor, korkunç bir yıkım yaşıyordu. O an bile Maria’yı düşünüyor, böyle bir durumda onun nasıl bir hale bürüneceğini, nasıl bir davranış sergileyeceğini hesap ediyordu.

Serkan’ı böyle bir durumda bile teselli eden şey, Maria ile birlikte olmamasıydı. Ya öyle bir hata yapılmış olsaydı, bunun hesabı nasıl ödenirdi.

Serkan güçlü bir iradeye sahip biriydi. Bu durumdan Maria’nın haberinin olup olmadığını sordu abisine. Musa, “Annesi söyleyecek” dedi. Serkan, hemen toparladı kendini ve doğruca Maria’nın yanına gitti.

Maria’yı ağlamaklı buldu Serkan. İki sevgili şimdi iki yabancı olmuştu sanki. El ele tutuşmuyor, kucaklaşmıyor, konuşmuyorlardı.

Serkan, Maria’nın elini tuttu önce, ama bu tutuş öncekine hiç benzemiyordu. Önceleri Maria’nın elini tutunca yüreğine bir avuç köz düşüyor, yüreği kafesinden çıkacakmış gibi atıyordu. Sonra onu bağrına bastı. Şimdide o eskiden hissettiği duygu yoktu.

Ve sonra yüreğinin ta derinliklerinden gelen bir sesle “kardeşim” diyerek öyle bir bastı ki bağrına, sanki bütün dünya bu sesi duydu.

İki taraf da işin bu şekilde neticelenmesi karşısında memnundular.

Bazen yapılan bir hatanın ne büyük bir felakete yol açabileceğini hesap etmeli insan.

Metin kızı Maria ile hasret gidermek ve yaşadıklarını unutturmak maksadıyla Türkiye’ye giderler. Maria’ya Türkiye’de yakınlarından biri talip olur. Maria, kendisini isteyen kişiyi münasip görür ancak annesinin onayını almak ister. Diana, seçimi kızına bırakır. Türkiye’de, Türk usulüyle evlenen Maria, Müslüman olur ve eşini Hollanda’ya aldırır.

Serkan da, ailesinin tavsiye ettiği biriyle evlenir. Her ikisi de mutludur. Her ikisinin de ikişer çocuğu olmuştur.

(Yaşanmış bir olaydan yola çıkılarak ve aslına sadık kalınarak yazılan bu öykü, benim kaleme almam için Tuncay D. Bey kardeşimiz tarafından sözlü olarak anlatılmıştır. Zeynel Abidin)  

 

….