Biz sizin kim olduğunuzu biliyoruz…

Yaşlı bir adama sokakta yürürken bir bisikletli çarpmış ve hafif yaralanmış. Etraftakiler hastaneye götürmüşler. Hemşireler, röntgen çekerek herhangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini söylemişler.

Yaşlı adam huzursuzlanmış; “acelesi olduğunu, röntgen istemediğini” söylemiş.

Hemşireler merakla acelesinin nedenini sormuşlar. “Eşim huzur evinde kalıyor. Her sabah birlikte kahvaltı etmeye giderim, gecikmek istemiyorum” demiş. Hemşire “Eşinize haber iletir gecikeceğinizi söyleriz” deyince; Yaşlı adam üzgün bir ifade ile: “Ne yazık ki karım Alzheimer hastası hiç bir şey anlamıyor, hatta benim kim olduğumu dahi bilmiyor” demiş.

Hemşireler hayretle: “Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz?” diye sormuşlar. Adam cevaplamış:

“Ama ben onun kim olduğunu biliyorum” Kıssanın hissesi: Ermenistan bizim kim olduğumuzu unutmuş, bilmiyor olabilir amma, biz hem onun hem de bizim kim olduğumuzu çok iyi biliyoruz… Daha dün, Asala’dan, Hocalı Katliamından biliyoruz…

Soykırım, Soy’a çekimdir biraz… Bence siz soyunuzu hesaba çekin…

 

Neler umduk neler bulduk…

Hiçbir konuda eski duyarlılığımız kalmamıştı. “Nemelazımcılık” bir virüs gibi dolaşıyordu damarlarımızda. Bütün olaylara ve gelişmelere siyasi perspektiften baktığımız için âdeta “kör” olmuştuk.

Ahlâk, adalet, doğruluk, sevgi, saygı, hoşgörü, sorumluluk, iyilik gibi insani duygu ve vasıflarımız âdeta buz gibi donmuş, hissiz, duyarsız birer robot hâline dönüşmüştük.

Ne ölümler, ne katliamlar, ne şehit haberleri bizi üzmüyor; ahlâksızlıklar, rezaletler, haksızlıklar karşısında sesimiz duyulmuyordu.

Maddiyat, menfaat, çıkar ve “ben” eksenli bir hayattan zevk almaya çalışıyor, bunu başaramayınca da çağın vebası stres ve cinnetle boğuşuyor, mutluluğa, huzura hasret duyuyorduk.

İnsanlığın geldiği, getirildiği bu korkunç hâli gördüğümde çok kez etrafımla şu düşüncemi paylaştığım olmuştur: “Allah’ımız o kadar merhamet sahibi ki, şu yaşadıklarımız karşısında başımızdan taş yağdırmıyor. İnsanlık nankörlük alanında en zirve hâlini yaşıyor. Bu dünyanın bir dakikası için ebedi hayatını pazarlıyor. Haksızlıklara, adaletsizliklere seyirci kalıyor. Nereden hangi vurgun ve soygunu yapacağının planını yapıyor. Helal ve legal diye bir mefhum tanımıyor. Ne kendisini yaratanı ne de ailesini tanıyor… Bu gidiş nereye? Başımıza taş yağmıyorsa, bu rabbimizin sonsuz rahmetindendir”

 

Korona’dan önceki hâlimiz…

Ne aile bağları ne akraba ilişkileri ne komşu ile münasebetimiz hiç de istenilen düzeyde değildi.

Nasihatler fayda etmiyordu. Bir musibet gelecekti ki, aklımızı başımıza alalım. Sen geldin Korona, “her şey düzelir” diye beklerken, sen tamamen darmadağın ettin, her şeyi yeniden şekillendirdin.

Cami ve cemaat ile olan ilişkilerimiz kopma dercesine gelmişti. Politik kirliliğin camilere kadar uzanması bu ilişkinin kopma dercesine gelmesinde en büyük etkendir.

Bedenlerimiz aynı safta, gönüllerimiz fersah fersah uzaktaydı sen gelmeden önce.

Sen geldin, gönüllerimiz gibi saflarımızı da ayırdın. Sohbetlerimizi, candan, samimi ilişkilerimizi tamamen bitirdin.

Aile, akraba, eş-dost, tanıdıklarla aramız açılmış, mesafeler girmiş, duvarlar örülmüş. Aile içi kavgalar, küslükler, dargınlıklar ömrümüzü, ruhunuzu törpülüyordu.

Sanki herkes böyle bir anı bekliyormuş gibi, bu durumu fırsata çevirdi, aile, akraba ilişkileri çok büyük bir sekteye uğradı; gidip gelmeler, hal hatır sormalar, dertleriyle dertlenmeler, kucaklaşmalar tarih oldu.

Bu, küresel şer odaklarının sahneye koyduğu çok büyük bir oyun idi, ancak Allah, bu oyunun onlar lehine dönmesine mani oldu, tuzak kurucuları kendi tuzaklarında avladı.

Düğünlerimiz ayrı bir dert idi. Ödenmek zorunda kalınan 20 bin avroluk korkunç rakamlarla salonlar tıka basa dolduruluyor, en ufak bir keyif alınmadan –dostlar alışverişte görsün misali- onca saat o gürültü içerisinde oturmak zorunda kalınıyor ve alternatif düğün modelleri üzerinde tartışılıyordu.

“Bu özel günlerin hep 150-200 kişilik aile, eş-dost, akraba arasında olması gerektiğini” söylemişiz ama uygulamakta zorlanmışız.

Ta ki, bu musibet bizim düğünlerimizi bu şekilde şekillendirene kadar.

Her alanda varlığını hissettiren bu illet, pek çok sektörü de olumsuz etkiledi. Hükümetlerin “tedbir” diye öne sürdükleri her şey, tüketim ürünlerinin üzerine eklenerek vatandaşa “ilave gider” olarak yansıyacaktır, hiç şüphesiz.

Mesela market önünde bekleyen görevli, dezenfekte ilacı, peçete gibi gözle görünen ve görünmeyen her önlem bizim hayatımıza “zam” olarak yağacaktır.

Hollanda’da kanser, damar ve kalp hastalığından dolayı hayatını kaybedenlerin sayısı 100’ü aşarken, bu oran Koronavirüsü nedeniyle ölenlerde bir buçuk iken; hâlâ bu alanda insanları korkutarak yaptırım uygulamak ne kadar mantıklı ve ne kadar manidar…

 

“Oyunun İkinci Perdesi Açılıyor”

Dünyayı şekillendirmek için yola çıkan küresel eşkıyalar ilk denemeleriyle hedeflerinin ilk durağına ulaştılar.

Dünya Sağlık Örgütü de bu şer gücün diğer ayağını oluşturmakta. Bu oyuna alet olan kişiliksiz ülke idarecileri de bu kirli oyunun kukla ve maşaları olarak adlarını tarihe not olarak düşmekteler..

Yukarıdan gelen talimatları ülke insanına tedbir olarak uygulatmaya çalışmaktalar.

Her uygulamaya koydukları tedbirler birbiriyle çelişmekte.

Bu oyunu bozacak tek güç, oynanan bu kirli oyunun ve bu şer güçlerin farkında olanlardır.

Onlar da kendilerini biliyor…

Virüsün, Avrupa’ya yayıldığını söyledikleri günlerde “ikinci dalga”dan bahsediyorlardı. Yani 6 ay önce bugün geleceğimiz durumu öngörmüşlerdi. Bence bu bir tahmin ya da öngörü değil, yukarıdan gelen talimatın aşağılara duyurulmasıydı. Efendi/ağababaları öyle buyurdular, köleler boyun eğdiler. Allah yâr ve yardımcımız olsun.

Göç mevsimi…

Sonbaharla beraber göçmen kuşlar da yurtlarını değiştiriyorlar. Onların göç vakti gelir de insanoğlunun gelmez mi?

Bizim de göç mevsimimiz başladı…

Bir ay içerisinde, çok yakından tanıdığım, sevip saydığımız, yaş ortalaması 55 olan 6 güzel insanı ebediyete uğurladık.

Yaşadığımız bu zorlu sürecin bile bize büyük bir ders vermesi gerekirken, maalesef ölüm gibi müthiş bir ibret hâli de bizim uyanmamıza sebep olamıyor.

Bu süreçte kaybettiğimiz canlarımıza Rabbimden rahmet diliyorum.

Giderken geride hoş bir sada bırakmak ve rahmetle, iyilikle anılmak insanoğlunun en büyük sermayesidir.

İfsad/kargaşa çıkarma örgütü…

Kendi gibi düşünmeyenlerin “hain” ilan edildiği, hoşgörünün bitirilip, tahammülün, edep, ahlâk ve hayanın raflara kaldırıldığı bir sosyal medya cinneti yaşıyoruz.

Adam(!)’ın ismi de yalan, cismi/görüntüsü de yalan. Açtığı sosyal medya hesaplarından da bu yüzden yalan pompalanıyor, pislik fışkırıyor. En mümtaz şahsiyetler hakkında –kendi gibi düşünmediği için- yalan, iftira, karalama gibi seviyesizce saldırıları yapmaktan utanmıyorlar. Fotomontaj gibi ahlâksız bir uygulamadan medet umuyorlar. Yaptıkları alçaklıklara “dur” diyenlere bel altı organlarıyla saldırır, cevap veriyorlar. Zira onların akılları kiralıktır, zihinleri bulanıktır. Gözleri kör, kulakları ve vicdanları sağırdır. Kendi oluşturdukları dünyada, sadece kendi gibi düşünenlere yer vardır; diğerlerine asla yer vermezler. Bir Siyonizm düşüncesi gibi.

Bu gibi çukur taifeye karşı yapılacak tek şey, onlardan uzak durmaktır. Uzaklaşarak onların etrafa yaydıkları pislik elbette temizlenmeyecektir ama, en azından size bulaşmaz.

Elbette hakkı, doğruyu söylemekten asla vazgeçmeyeceğiz. Ondan vazgeçtiğimiz gün, öldüğümüz, insanlıktan vazgeçtiğimiz gündür.

Yazarlarımızın yazılarının önümüze bir fener

yakacağından şüphem yok. Dolu dolu bir sayı ile sizleri selamlıyorum. Güncellenen sitemizden bizleri takip etmenizi istiyorum.      Zeynel Abidin         —◄◄