“Kanunlar ve nizamlar ne kadar mükemmel olursa olsun, onu tatbik edecek insanın içerisine hak ve adalet sevgisi girmemişse, netice tersine tecelli edecek, adalet yerine adaletsizlik, sosyal adalet yerine sosyal istismar hâkim olacaktır.” (Necmeddin Erbakan)

Oy vermeyenin, eleştiri ve şikâyet hakkı yoktur!..

İnsan Haddini bilmeli!’..

Geçen sayıdan okurlarımıza bir özür borcum var. Kralımızın adalet anlayışına ironik bir gönderme babından bir kıssa paylaşmıştım. Paylaştığımız kıssa ile haddi aştığımızın, okurumuz A. K.’nın tepkisiyle farkına vardık. Çok uygun olmayan hikâyenin okurlarımız üzerinde bıraktığı olumsuz tesir nedeniyle özür ve bağışlanmayı diliyorum. 25 yıllık gazetecilik hayatımda –ölümle tehdit dâhil- pek çok tepki ile karşılaştım. Okur tepkileri yolumuzu aydınlatan fener hükmündeydi. Bu uzun soluğun kaynağı da okurlarla olan ilişkimizdi. Doğuş okurlarıyla her karşılaştığımda, “yaz gazeteci” der gibi duygu, düşünce ve yaşadıklarını bir bir anlatırlar ve onu kaleme almamı isterlerdi. Yazılarımın çoğunu da bu okur sohbetleri oluştururdu. Bundan dolayı da yazdıklarımızın kahir ekseriyeti okurlar tarafından tasdik ve kabul görüyordu. Bu durum bizim yazarlık hayatımızda yol azığımız oldu, yüreklendirdi. İnsanlarımızın duygu ve düşüncelerine tercüman olmaya çalıştık. Bunu da, kimseye bir diyet borcu ödemeden, kimseye sövmeden, eğilmeden, bükülmeden yaptık. Hiçbir beklenti, menfaat yaptığımız işin üstüne çıkmadı. İlkeli, kararlı, tavizsiz bir duruş ile çeyrek yüz yılı bitirdik. Her işimizi hakkaniyetle yürütmeye çalıştık. Omuzlarımıza yüklenen görev ve sorumluluğun bilinci ile onlarca insanımızın yetişmesine vesile olduk. Gazete ve okur arasında kopmaz bir bağ kurduk. Bu bağın kopmaması ve güçlenmesi için yaptığımız işi bir “sevda” ve Hakk’a ulaşan bir hizmet bildik.

Okurumuz A. K.’ya uyarısından dolayı teşekkür ediyor, onun şahsında bütün okurlarımızdan bu rahatsızlık nedeniyle özür diliyorum…

Sesinin idare ve iradeye yansıması için oyunu kullan!

Hollanda Türk toplumunun temsilcisi olan STK’ların sadece seçim zamanı değil her daim siyasi partilerle ilişkileri olmalı ve sürmeli. Bugün toplumsal sorunlarımızın tek elden siyasilere iletileceği mercii, STK’lardır. Herhangi bir partiyle aynı karede gözükmek politize olmak değil, halkın temsilcileri olarak sorunların çözülmesi için adım atmaktır, aynı kulvarda yol almaktır. Her seçim öncesi bol keseden vaatler yapılıyor, ancak çoğu gerçekleşmiyor. Zira bir söz hakkı kuruluşu statüsünde olan STK’lar bu işe uzak duruyorlar; takip, denetim ve sorgulama kültüründen yoksunuz…

Her alanda korkunç bir ırkçılık kendini gösterirken, eğitimde, iş pazarında ayrımcılık alenen yürütülürken, gelir dağılımındaki adaletsizlikler gün yüzüne çıkarken, zengin fakir arası uçurum derinleşirken, sömürü ve soygun çarkı işletilirken siyasi partilerin de bu olumsuz gidişata yönelik bir sözü, bir planı, programı olmalı değil mi? Açıkçası partilerin programlarında sosyal devlet yapısına dönüşün emareleri yok, hak ve özgürlükler bağlamında bir sözleri yok…

İşte bu gibi sorunların çözüm yeri, karar verici ve uygulayıcı mekanizma siyasettir. Devleti idare etme sanatı olan siyasete küslük, ancak sorunlarımızı kartopu gibi büyütmeye yarar. Sandığa gideceğiz, oyumuzu vereceğiz ve söz hakkı kurulları vasıtasıyla gerçekleşmeyen vaatlerin hesabını soracağız.

Her seçim önemli ama bu seçimler çok daha önemli. Özellikle büyük şehirlerin yığılan ve gittikçe de çoğalan sorunları ancak o sorunları ciddiye alanlar tarafından çözülür. Oyunu ver ki sesin idareye ve iradeye yansısın. Oy vermeyenin itiraz ve şikâyet hakkı yoktur. Hiçbir mazeret de bu manada geçerli değildir zira, seçimler üç gün sürüyor ve en az iki kişinin de vekaletini alarak oy kullanabiliyorsun.

Bu vatan böyle de anavatan nasıl?

Orada da fazla bir değişiklik yok. Dilimizin üzerine az biraz bal konuluyor, sonra altımız oyuluyor. Dövizle askerlik, mal varlığı araştırması, Otomatik Bilgi Paylaşımı, boşanmaların tanınmaması, emeklilik bedelinin yükselişi gibi Avrupalı Türklerin yaşadığı sorunlar katlanarak büyüyor. Seçim zamanı “düzeltileceği, ilgilenileceği” sözü veriliyor ama unutuluyor. Bu konuya da Türkiye’nin seçim vakti geldiğinde değinelim inşallah…

 

Bu dünyadan bir Erbakan Hoca geçti…

Onun dünya görüşü ve düşüncesiyle 80’li yılların sonunda tanıştım. Onun yürüdüğü o kutlu yolda onunla yürümek, davasının çilesini omuzlara yüklenmek, çile çekmek, feda etmek, ter dökmek nasib oldu, Elhamdülillah… Hocamız, ahirete göçünün 11. sene-i devriyesinde rahmetle, özlemle, sevgi ve dualarla anıldı. Şu an içerisinde bulunduğumuz dünyada onun ilke, ideal, mefkure ve düşüncelerine ne kadar da çok ihtiyaç var. “Savaş değil, barış! Çatışma değil, diyalog!, Çifte standart değil, adalet!, Üstünlük değil, eşitlik!, Sömürü değil, âdil düzen! Baskı ve tahakküm değil, insan hakları” diyen ve bunu iktidar ve hükûmet ortağı olduğu dönemlerde hayata geçiren büyük bir siyasi deha ve asrın müceddidiydi.

Savaşın, çifte standardın, imtiyazın, sömürünün, baskı ve tahakkümün yollarını tıkayan, kapılarını kapatan bir anlayışla ömrünü 8 milyarlık insanlık âlemine adayan bu güzel insanın yokluğu; savaş sevdalısı, sömürü âşığı, zulüm, baskı, tahakküm erbabı, adaletsiz bir dünyada daha çok hissediliyor. Adil bir düzenin kurulması için ömrünü vakfeden Erbakan Hocamızın hayata geçirdiği D8’ler projesi işte bu kandan beslenen, insanların sırtında asalak olan vampirlerin kaynağını kurutan bir yapılanmaydı. Bu dünya projesinin sekteye uğramasına sebep olan herkes dökülen kandan, mazlumların ahından, çalınan maldan, kısıtlanan özgürlüklerden, birbirine düşman edilen halklardan sorumludur ve  vebal altındadır.

Dünya sensiz öksüz ve yetim kaldı. Zalimler mazlumların kanlarına, canlarına, mallarına, yurtlarına musallat oldu muhterem hocam. Seni rahmet, sevgi, özlem ve dualarla anıyorum. Mekânın cennet olsun…

 

Savaşmak mı, ne için?       

Meşhur bir Napolyon Bonapart sözü, ki son derece de anlamlıdır. İspanya Kralı ile şöyle bir diyalog içerisinde olduğu rivayet edilmektedir:

Napolyon Bonapart İspanya’yı savaşta yendiğinde ispanya kralı Napolyon’a: “Siz sadece para, ganimet, altın ve toprak elde etmek için savaşırsınız, oysa biz şerefimiz ve namusumuz için savaşırız” demiş. Napolyon bu durur mu, yapıştırmış cevabı: “Doğru, herkes neye ihtiyacı varsa onun için savaşır!…”

İnsanlık tarihi ile yaşıttır savaşlar. Ancak hiç bu yüzyılınki kadar kirli, kanlı olmamıştır. İslam coğrafyalarına yağmur misali yağdırılan bombalar ne derin acılar, ne onmaz yaralar bıraktı yüreklerde. Çocuk, kadın, yaşlı, sivil, masum ve mazlum demeden diri diri gömüldüler, olmadı yurtlarından sürüldüler, olmadı zindanlarda işkenceyle öldürüldüler, o da olmadı darağacına götürüldüler. İnsan olarak bu zulme, bu haksız gidişata karşı koymamız, önünde durmamız lazım.

Kan emici vampirlerin İslam coğrafyalarına yerleştirdikleri kuklalar onların vekilliğini yapıyorlar. Şimdi sıra bir başka savunmasız ülke ve ülkelerde… Ukrayna, Amerika emperyalizminin oyununa gelerek Rusya’ya yem edilmek isteniyor. Erbakan Hocamız da bu iki zalimi bir timsahın alt ve üst çenesine benzetmiş; gövdesini de Siyonizm olarak nitelemişti. “Onların çenelerin karşı karşıya gelmesi kavga değil, aksine avını lokma lokma yemek içindir. Yani sonuçta Siyonizm’e hizmet vardır” diye müthiş bir tesbitte bulunmuştu.  Şu an savaş hukuku, kuralı tanımayan azgın, zalim ve bozguncular çocuk, kadın, yaşlı demeden katlediyorlar, kirletiyorlar dünyayı… Bu, yoldan çıkmış azgın beygirleri gemleyecek tek düzen Hocamızın bize miras olarak bıraktığı davadır… Bu savaşın büyük yaralar açmadan bitmesini umuyor, diliyor, dualar ediyorum… İçim yanarak, gözlerim dolarak o masum ve mazlumlara uzanan kanlı ellere lanet okuyarak, buğz ederek…

 

Gül bahçelerinde gezinti

Geçen haftalarda iki çağrı/davet üzerine iki mekânı ziyaret ettim. Biri Rabbimin kendi huzuruna çağrısı olan namaz için Rotterdam Birlik Camii’neydi. Diğeri de Randstad Letseladvies şirketi CEO’su Ethem Emre’nin ofisine…

Pazar sabahı namaz için girdiğim camide bir gül bahçesiyle karşılaştım. Sabahın o vaktinde, o soğuk kış gününde o sıcacık yataklarını ve tatlı uykularını terk edip Rabb’lerinin huzuruna çıkan yüzlerce genç ve çocuk, cami içini gül bahçesine döndürmüşlerdi. Ne muazzam, ne doyurucu bir görüntüydü. Ruhumuz namaz öncesi huzura doymuştu. Diyanet Gençlik Kolları(Anadolu, Laleli Cami) ve Millî Görüş Gençlik Teşkilatlarının (Birlik, Fecr) yöneticilerini tebrik ediyor, bu güzel organize için kalbi şükranlarımı sunuyorum. Geleceğe olan inanç ve  umudumuz bu şaheser görüntülerle daha da artıyor.

Diğer bir gül bahçesi de Ethem Emre Bey’in yazıhanesindeydi. 20 kadar eğitimli, yüksek okul mezunu, meslek sahibi pırıl pırıl genç, bir araya gelmiş Türkçe dili, tarihi, kültürü dersleri alıyor. Bir gün önce camide yaşadığım benzer duyguları tattım, yaşadım. Doğuş’un doğuş sebeplerinden biri de Türkçe dilini konuşmak, yazmak, korumak, yaşatmak idi. Bu güzel gençler de bu hassasiyetle yola düşmüşler ve önemli, anlamlı, hayırlı bu davete icabet etmişler ve bulundukları ortamı âdeta bir çiçek bahçesine çevirmişlerdi. Buradan bizim de gençlere ve çocuklarımıza çağrımız ancak şu olur: Bu her iki çağrıya da koşarak gidin!.. Bu gibi çalışmalar örnek alınarak ülke geneline yayılmalı. Buna vesile olan Ethem Bey’i de kutluyor, şükranlarımı sunuyorum.          Zeynel Abidin Kılıç —◄◄