Ekim ayından beri Gazze bombardıman altında, yaklaşık üç ay oldu. 20 bin 258 kişi hayatını kaybetti. Korkarım ki sayı daha da artacak. Tüm dünyanın gözleri önünde Müslüman kardeşlerimiz zulüm görüyor. Binlerce çocuk cennet kuşu oldu, şehitlikle şereflendi binlerce Müslüman. Ardından kalan ailelerinin ‘Elhamdülillah’ diyerek bizlere şükür dersi verdiği yüzlerce video izledik belki. Hangi durumda olursa olsun, dilinden şükrü eksik etmeyen, sadece Allah’tan yardım isteyen şerefli bir millet Filistinliler. Ve imtihanın en büyüğü, bizim bu duruma şahitlik ederken ki duruşumuz, hassasiyetimiz ve insaniyetimiz…

Bakara Suresi 249-251. ayetlerde Allah Teala, Calut ve Talut ordusunu anlatıyor. Aynı kıssa değiştirilmiş şekilde Tevrat’ta da yer alıyor. Anlatıya göre İsrailoğulları şimdi yaşadıkları bölgede 3000 yıl önce dağınık vaziyette yaşarlar. Girit adalarından bu bölgeye gelen zalim bir halk bölgeyi ele geçirir ve topraklarını işgal eder. Kur’an’da küfre düşmüş bir halk olarak tasvir edilen bu halkın başında çok güçlü, Calut isminde savaşçı bir komutan vardır.

Koca cüssesi ile herkesi korkutan bir komutan. Başında demirden bir başlık, vücudu zırhlarla dolu ve arkasında bir sürü güçlü askerlerle herkese meydan okur.

Davud a.s kendi bulunduğu halkın komutanı Talut’un emrine uyarak orduya katılır. Kimsenin karşısına geçip savaşmaya cesaret edemediği Calut’un karşısına geçerek, savaşmaya hazırlanır. Calut onunla dalga geçer, “benim karşıma bu cılız genci mi çıkardınız” diye.

Zırh ve silahla savaşmayı bilmeyen Davud a.s elindeki bir sapan ve üç tane taş ile savaşır. Bu taşlar tam Calut’un alnının ortasına denk gelir ve Allah’ın izniyle Calut’u yere serer. Davud peygamber bir zaman sonra İsrailoğullarının hükümdarı olur. Bu ayetlerde önemli bir nokta daha vardır: Talut’un ordusu savaşmaya giderken bir nehirden geçerler ve Allah Teala o nehirden geçerken askerlerin su içmemelerini ya da zaruri miktarda oradan faydalanmalarını ister. Bu sınavı geçen askerlerle Talut yoluna devam eder. Onlardan biri de Davud’dur (a.s.)

Şimdi bu kıssa sanki aynı topraklarda yeniden tekerrür ediyor. Bu sefer İsrail demir zırhlarla Filistin halkına saldırıyor. Ve yine ayette bizzat şu cümle bize ümit veriyor.  “Kendisi ve onunla beraber inananlar nehri geçince ‘Bugün Câlût’a ve askerlerine karşı bizim gücümüz yok’ dediler. Allah’a kavuşacaklarını umanlar ise, ‘Nice az birlik vardır ki, Allah’ın izniyle sayıca çok birliği yenmişlerdir, Allah sabredenlerle beraberdir’ dediler.”

İslam tarihinde okuduğumuz gibi, sayıca az olmak bir milleti yenmek için engel değildir. Rabbim yeri geldiğinde bir taş ile zalimi yere devirebilir. Burada bahsedilen imanlı, sabreden topluluğun bir özelliği de nehri geçerken Allah’ın emrettiği gibi nefsine uymadan, o nehirden su içmeden geçmektir. Bugün “Filistin halkı için ben ne yapabilirim?” diye düşünen Müslümanlar, nehirden su içmeme misali, İsrail halkının mallarını boykot edebilir. En azından tarafını belli etmek, bir duruş sergilemek gerekir.

Gazze’de yaşananları izlerken her defasında ruhumun kanı çekildi âdeta, ama bir video vardı ki, hüzün ile huzuru aynı anda hissedebildim. Kaybetmenin hüznü, şehadetin huzuruydu sanki izlediğim.

Bir dede çok sevdiği torununu ahirete uğurluyordu gözü yaşlı.

Bir yandan ona sarılarak, onu tatlı tatlı severek şunları söylüyordu: “O, benim ruhumun ruhu. Reem hayatımın bir parçasıydı. Vefat etmeden bir iki gün önce büyüdüğünü, üniversiteye başladığını hayal etmiştim. Canım katledildi. Ağlayarak uyuyorum, ağlayarak uyanıyorum. Onu öldürdüler, kalbimi yaktılar. İşte bu, ondan kalan. Diğeri kayıp. Küpesini göğsümde rozet gibi taşıyacağım.” Tüm dünyaya gerçekten bir insanın nasıl güzel sevileceğini gösterdi Tarık dede. Biz şahidiz; imanının gücüne, ihlasına, aşkına, şefkatine, merhametine, letafetine, nezaketine. Öyle bir iz bıraktı ki bu görüntüler, O’nu burada anmasam, bu yazıyı yazmasam, bir şeyler eksik kalacakmış gibi hissettim.

Küçük şehit Reem, ahh güzelim bir dile gelseydi, bakın bize neler söylerdi:

“Ey insanlık; size mezarlığa dönmüş Gazze’den sesleniyorum.

Ben; uçurtması İsrail’i tehdit ettiği için şehit edilen, dedesinin biriciği Reem!

Hepimiz aynı güneşin altında yaşıyorduk ama Gazze’nin güneşini vurdular.

Önce güneşimizi kararttılar sonra gülüşümüzü aldılar.

Gazze’nin üstüne kara bulutları dikenlerle aynı acıları yaşamıştık hâlbuki…

İsrail, bizi, hayallerimizi, umutlarımızı ve uçurtmalarımızı yok etmeye çalışıyor. Ancak onlar bizi vurdukça toprağa düşen her şehit, sınırları aşan bir özgürlük şarkısı olarak yankılanıyor.

Belki de o beklenen infilak bizdik Anne…

Annelerin gülüşünü, babaların ahını, çocukların oyuncaklarını alan bu zulüm biter mi bilmiyorum.

Ey dünya; dinmeyen çığlıklar, sessiz kalan gülüşler arasında mücadele veren Gazze için yaşamaya devam edebilirsiniz.

Bu kan revan hâlinde daha ne kadar yaşar Gazze bilmiyoruz. Ama biz insanlığın kaybolan onurunu kurtarmaya devam edeceğiz…

Hayallerini cennete saklayan küçük şehit Reem.”

Elif Bayraktar                                                                               —◄◄…