Malatya’nın güllerinden ‘Mercedes Kadir’ 18 Nisan günü vefat etti. Uzun bir ağacı süsleyip, ucuna da yıldızı yerleştirmiş “Mercedes’im var” niyetine bu dünyada idame-i hayat eylemişti bir zaman. Onun bu hayatın içinde bulunduğu yer ile, biz ayıkların hayatın içinde bulunduğumuz yer arasında pek bir fark yok. Fark bizim isimlendirmelerimizden. Mesela ona “deli” diyoruz, şuna “zengin”, buna “güçlü” vs. diyoruz. Hakikatte öyle oldukları için değil, biz böyle kabul edip bu şekilde isimlendirdiğimiz için öyle veya bize göre öyle.

 

Bu dünyada kendimizi mecbur hissettiğimiz pek çok şeyin aslında insani ihtiyaçlar (havâic-i asliyye) türünden hususlar olmadığını görme imkânı veriyor yaşadığımız zor zamanlar. Komple teorilerinin, gücün, paranın, sayısal çokluğun, ağların, dünyanın köy oluşu propagandasının, yapay zekanın, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler ölçüsünün, geri kalmış ülkeler listelerinin aslında kurgu olduğunu görebilecek zamanlar içindeyiz. Bütün bu saydıklarımı gölge olarak bize bildiriyor Efendimiz (AS).

 

Bir varmış bir yokmuş sadeliğine/gerçekliğine uymak zorundalar. ‘Mercedes Kadir’e, dünyanın o çok büyük ve güçlü olduğunu her defasında çok önemli  bir bilgiye ermiş olmanın şehvetiyle söylediğimiz  dünyayı yöneten aileler ne yapabilir. Ne söylerlerse, ne yaparlarsa ‘Mercedes Kadir’in gündemine! nüfuz edebilirler. Hiçbir şekilde nüfuz edemezler. Efendim cana kastederler. O da mümkün değil. Ne kaldı geriye, hiç. Dolayısıyla özgür bir insansan bahsediyoruz. Özgür, eşya/dünya ile kayıtlı değil. Aklında kırk tilki dolaşmıyor. Sakin, bu dünya meskeninde sakin bir insan.

Ama bize çok kolay bir şekilde nüfuz edebilirler. Çok sofistike planlar yapmalarına gerek yok. Basit bir hareketle günümüzü ve gündemimizi allak bullak edebilirler. Kayıtlıyız. Dünya ile anlaşılmaz bir şekilde ve pek hayra yorulmayan bir ilişki biçimi geliştirdik. Kaybettiğimiz şey özgürlüğümüz, irademiz, asıl vatanımız. “Ummadığınız yerden rızıklandırılırsınız” deniliyor ayette. Her birimiz bir şekilde yaralıyız. Nasıl ve niçin fark etmez. Zamanın içinde, hayatın içinde olabilmemiz, yaralanmamız sebebiyledir. Rızıklandırılmamız da. “Ummadığınız yer” ile ilgili sıkıntılarımız var. “Ummadığımız” anı ve yeri belirlemek istiyoruz. Bu istek bizi gücü ele geçirmeye, muktedir olma gayretine itiyor. Aslında bu gayret, bir bakıma bizi merkezden/vasattan uzaklaştırıyor.

Hablullah’ın ucunu tutup, o sarkıtılmış ipi mi takip edeceğiz, yoksa ipi çekip Tanrı’yı! buraya mı getireceğiz/indireceğiz. Aslında bu kabul ediş bizi buraya bağlıyor. Nasıl bir yere bağlıyor, kamil olmayan, daim olmayan, sabit olmayan, sadık olmayan bir yere.  Bunu geçenlerde öğrendiğim bir konuyla açayım. Dervişler yere düşürdükleri şeyi  almazlarmış. Bizden düştü/çıktı derlermiş. Basit bir konu değil mi? Evet basit. Ama komplo teorilerinin zıddı olan basitlikten değil, insani olabilmesini sağlayan basitlik bu basitlik. Benden neden düştü, kim düşürdü, düşürdüğüm meta kimin rızkı, o rızık kime nasip olacak, o kişinin hikayesi nasıl olacak? Derviş bu soruların cevabını Allah olarak veriyor. Bu cevabı ve sonrasında ki edası onu özgür kılıyor. Bir başka örnek ise, yıllar öncesinden buralardan aktardığım bir örnek. Bizim ilk neslimiz bisiklet  oturaklarını plastik alışveriş çantalarıyla ıslanmasın diye kapatırlar. Aslında bunun için üretilmiş korumalar var. Bilerek veya bilmeyerek büyüklerimiz, bu tercihleriyle büyük bir endüstrinin  dışına çıkıyorlar. Hem reklamı görmemezlikten geliyorlar hem o ürünü almayarak dışarıda duruyorlar. Bu çok önemli bir husus.

Bugünlerde suyun başını tutanların yeni bir dünyayı planladıkları dillendiriliyor. İnsanın Allah’la, insanın insanla, insanın doğayla irtibatını belirlenmiş veya en az olacağı bir düzenin geleceği konuşuluyor. Bizlerde hemen bu dünyanın malzemeleriyle işi kendi lehimize çevirmeye çalışıyoruz. Her şey online olsun, ama her şey. Buna biz olsun dersek, var olmamızın ne anlamı olabilir. Bu tür düşünceler yeni değil, kıyamete kadar devam edecek. Kitabımızın bize haber verdiği azgınların hedefleri her çağda temelde aynı, argümanlar farklı. Önemli olan bu bunalım çağında biz nasıl bir söz söylüyoruz. “Mevlânâ Hazretlerinin buyurduğu gibi, şaşılıktan dolayı iki tane gördüğünüz şeyin birini kırarsanız, ikisi de yok olacaktır ve ortada tutunacak “sağlam kulp” kalmayacaktır. Sadece biraz dikkat sonucunda anlarız ki, “tanrı”nın  üç olduğunu söyleyenler, bize ikiliği/şirki öğretemezler!..” (Devr-i İfsat, Halil Kemerli, syf.64). Dolayısıyla yaşadığımız hayatı yükümüzü çoğaltarak değil, yükümüzü hafifleterek yaşayabilmeliyiz. En başta gelen örneğimiz Efendimiz (AS) ve sahabe efendilerimiz. Tek yapılacak şey karar verip irade ortaya koymalıyız.

“Mercedes Kadir” 18 Nisan günü öldü. Herkes gibi. Onun öldüğü gün dünyanın başka yerinde varlıklı insanlarda ölmüştür herhalde. O da doydu, o da uyudu, o da yaşadı ve o da öldü. Kayıtsız ve yüksüz. Rahmet olsun. Yukarıda söylediklerimizi zinetlendirecek bir ulu sözü ile bitirelim. Kaygusuz Abdal sultan bakın ne buyurmuş:

Bu dünyanın misali muazzam şara benzer

Veli bizim ömrümüz bir tez pazara benzer

Bu şehrin hayalleri türlü türlü halleri

Aldatmış gafilleri cazu ayyara benzer

Evvel gönül alması hublara nisbet eder

Âhır yüz döndürmesi acuz mekkâra benzer

Bu şehrin evvel yadı şehd ü şekerden şirin

Âhır acısını gör şol zehr-i mâra benzer

Bu şarda hayal çoktur hadd ü şümarı yoktur

Bu hayale aldanan otlar davara benzer

Bu şardan üç yol çıkar biri cennet biri nâr

Birisinin arzusu kasdı dîdara benzer

Her kim kendözün bildi bu şehre sultan oldu

Kendözünü bilmiyen misl-i hımara benzer

Kaygusuz Abdal gördü valih ü hayran oldu

Veli demi aşk ille evvel bahara benzer.                                                      —◄◄