Döneklik… “Dün dündür bugün bugündür” mantığı   

Osman Yüksel Serdengeçti 1965’te Adalet Partisi’nden Antalya milletvekili olmuştur. Meclise ilk gidişinde, bir dostuna kendisini götürmesini söyler.

Meclis binasının kapısı döner kapıdır. Kendisini götüren dostu kapıdan girerek devam eder. Üç beş adım sonra Serdengeçti’nin arkasında olmadığını fark eder. Dönüp baktığında ise manzara görülmeye değer bir durumda. Meğer Serdengeçti döner kapıdan içeriye girer ama çıkamaz. Kapıyla beraber dönmektedir. Arkadaşı kolundan tutup çıkarır ve sorar: “Abi ne diye çıkamadın kapıdan?”

Serdengeçti hazırcevaplığı ile mırıldanır: “Dostum, döneklik meclisin kapısında başladı, ben buraya ayak uyduramam” der..

 

Bir seçimi daha geride bıraktık.

Seçim sonrası yaşanan garip olaylar sizin de gözünüzden kaçmamıştır. Koalisyonlar ülkesi olan Hollanda nasıl oldu da tek partinin yörüngesine girdi. 45 yıldır da o partinin güdümünde yürütülüyor pek çok şey.

Yıllar önce koalisyonların analizini yaparken iktidar ortağı olmasına rağmen ortaklarını nasıl eritip de kendisinin semirerek/büyüyerek seçime gittiğini anlamakta  zorlandığımı yazdığımı anımsıyorum.

Evet, tahmin ettiğiniz gibi VVD Partisi’nden bahsediyorum.

Hem PvdA hem de CDA partileriyle yaptığı ortaklıktan en kârlı VVD çıkmıştı.

Onları küçültürken kendisi büyümüştür. Bugüne kadar VVD’nin nasıl bir siyasi zihniyete sahip olduğu çok konuşulmadı. Sadece “Patron ve Burjuva” partisi olduğundan dem vuruldu.

15 yıl önce yazdığım, o partinin iç dünyasında yaşadığı ikilemi anlatan öngörüm bugün biraz daha belirgin hâle geldi.

Vergi Dairesi’nde yaşanan kurumsal ırkçılık ile başlayan süreç, Rutte III hükûmetinin istifasıyla sonuçlandı. Sorunun müsebbibi olduğu hâlde bu durum bile VVD’ye yaradı.

Pandemi sürecini doğru kontrol edemeyen bir hükûmetin büyük ortağı olmasına rağmen VVD yine güçlendi.

Seçim sonrası koalisyon çalışmaları için görevlendirilen arabulucuların tuttuğu notlar kamuoyuna sızıyor, bu durum VVD’nin bir oyunu olmasına rağmen parti hâlâ güçleniyor.

Meclisin, başbakan hakkında verdiği gensoru önergesi yine “kurtarıcı” rolündeki partiler sayesinde reddedildi. Yani yine VVD kazandı.

Bunca kirlenmeye rağmen seçim sonrası yapılan anketlerde bile hâlâ VVD az bir sandalye kaybıyla birinci parti olarak görünüyor.

Bu durum da beni hayli tedirgin ediyor.

Zira Hollanda sosyal, hukuk devleti anlayışından sürekli uzaklaşıyor. Devletin kurumları, birimleri içerisinde yaşanan aleni ırkçılığın örtbas edilmesi için çaba sarf ediyorlar. Gelir dağılımındaki eşitsizlikler, yaşanan adaletsizlikler, akıl almaz uygulamalar ve bu duruma susan bir toplumun inşa edilişi…

Başbakan, bir oyun kuruyor, oyuncular oynuyor. Bu oyunun içeriği soruluyor, “ben işin içinde yokum” diyor. Sonra oyunun kurgulayıcısı olduğu belgeleniyor, bu sefer de “söylemiş, yapmış, görev vermiş olabilirim” diyor.

Bu denli birine nasıl güven duyulur, nasıl ülke yönetimi emanet edilir?

1977 yılında kurulan van Agt hükûmetiyle koalisyon ortağı olan VVD, bugüne kadar hep hükümette olmayı başarmış. 2010 yılından beridir de başbakanlık koltuğu bu partide bulunuyor.

Kısacası, koalisyonlar ülkesi olan Hollanda’da, 45 yıldır tek bir parti bu ülkenin kaderini belirleyici olmuştur. VVD ile ortak olan partiler kendi özünden, yolundan, düşünce, söylem ve felsefesinden vazgeçtiler, farklı birer hüviyete büründüler. Âdeta o partinin düşüncelerini savunur oldular. Sonuçta da seçmenini kaybetti, erim erim eridiler.

Vergi Dairesi’nin, kiminin iflasına, kiminin ölümüne, kiminin ailesinin dağılmasına sebep olarak mağdur ettiği yüzlerce ailenin hesabı ödenen tazminatlarla kapanmaz.

Canımızı, güvenliğimizi teslim ettiğimiz polisin “bir can daha eksildi” sözünün bedeli ödetilmeli.

İş müracaatına çağrılırken, staj başvurusu yaparken, ev ararken adımızın “Peter” ya da “Petra” olmamasından dolayı ötelenmemizin hesabı verilmeli.

Bunlara karşı, kör, sağır ve dilsiz olunursa Almanya gibi acı hadiselerin yaşanmasına engel olamayız.

‘90’lı yılların başında, Almanya’da başlayan bu türden ırkçılık herkesi tedirgin eder hâle gelmişti.

Önceleri, yazı-çiziyle, karikatür, fıkralarla ırkçılar, içindeki kini kusmuşlar daha sonra yıllar geçse de kapanmayacak yaralar açmışlar ve belleklerimize Solingen gibi, Hanau gibi derin izler kazımışlardı.

Unutmuyorum, Nazilerin o günlerde güldükleri fıkralar bizleri ağlatmıştı. Şöyle bir fıkra yazmışlardı o günlerde…

“Çöp torbasına konulup Ren Nehri’ne atılmış bir Türk görsen ne düşünürsün?” El cevap: “Ziyankârlık!. İsraf… Rahat iki Türk sığardı o çöp torbasına…”

Yine o rezil fıkralardan biri:

“Alman otobüs şoförü 38 Türk yolcusunu Türkiye’ye götürürken kaza yapıyor ve kendisi hariç herkes ölüyor. Olay yerine gelen polisler şoförü dizlerine vurarak ağlayarak buluyor: “38 Türk, 38 Türk… Hepsi öldü… 38 Türk…” Polisler acılı şoförü yatıştırmaya çalışıyorlar: “Senin bir kabahatin yok, üzme kendini. Kaza bu.”

Şoför polislere bakıp acısının, üzüntüsünün sebebini şöyle açıklıyor: “Otobüs 42 kişilikti, arkada daha 4 kişilik yer vardı…”

Bunlar ve bunlara benzer pek çok hadsiz söz söylendi. Bunlar yazılıp çizilirken devlet erkanı bu gidişata “dur” demedi, seyretti ve bazen de “polisler ikinci bir şansı hak ediyor” denilerek âdeta cesaretlendirildiler ve sonuçta evler kundaklandı, canlar yakıldı, ocaklar söndürüldü… Bugün de yaşadığımız o günlerden farksız değil. Wilders, meclisi bu sözleri söyleyen polisleri çiçeklerle özür dilemeye davet ediyorsa, yaşanacak olumsuz olaylara artık kimse dur diyemez, Allah muhafaza…..

 

Düşmanımın düşmanı dostumdur…

İçimizde türeyen Türklük ve İslamiyet karşıtı taifeye her zaman bir kesim sahip çıkmış, onları kendi zihinsel kirlilikleriyle beslemiş, büyümelerine zemin hazırlamışlardır.

Tarihin çöplüğü bu gibilerin kalıntılarıyla dolu. Ciddiye alınacak bir tarafı yok. Kimler geldi kimler geçti, ama ne oldu, değerlerimize dil uzatanların adları bile unutuldu. Her dönemde bu gibi kukla ve maşalar birilerinin emrine amade olarak hizmet ederler ve işleri bitince de hak ettikleri yere yollarlar.

Henüz kendisinin kim olduğunu anlayamamış bir çocuğun aklına gir, yaşadığı olumsuzluklardan medet umarak ona kitap yazdır; tanıtımını en üst düzeyde yap ve onun yazdıklarıyla İslam’a vurmayı hedefle. Biz bu filmi çok izledik. Artık zevk vermiyor. Yeni icatlar keşfetmeli ki, emelinize ulaşasınız. Ama biliniz ki güneş balçıkla sıvanmaz…

Bu kızımızın derdinin ne olduğunu ailesi bilmeliydi. Ve o kızımız ailesinin sırlarını gizlemeliydi. Ailesinin üzerinden İslam’a saldırma cehaletini göstermemeliydi. Kendi sosyal medya hesaplarındaki paylaşımlarının ardından NRC’nin, FvD’nin ve PVV’nin görevlendikleriyle görüşen bu kızımızın, onlardan aldığı telkinle ve hatta yazılım/bilgi, maddî anlamda aldığı destekle bu işe başladığı aşikâr.

“Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim”, “Düşmanımın düşmanı dostumdur” sözleri sanki bu manada kullanılmış.  Elbette Müslümanların aile içerisindeki dinî yaşayışları da bu gibi durumlarda ele alınmalı, irdelenmelidir. Mensubu olduğumuz dinin üzerimize yüklediği sorumluluk ve mükellefiyet ile hareket etmeliyiz. Ama bu gibi içi boş meseleler yüzünden aileye sırt çevrilmemeli ya da onları sırtından hançerlememeli. Kimse senin ayaklarına pranga takmıyor, özgürlüğünü kısıtlamıyor, bizim gibi inanmanı istemiyor. Git ama tertemiz git. Maksat bağcıyı dövmek olunca, arkada böyle utanç veren manzaralar bırakılıyor. Olayları incelerken, analiz ederken biz bize yansımasının bir de arka planını görerek, düşünerek ele almalıyız. Daha fazla söz onu muhatap alma, ciddiye alma anlamına gelir ki, değmez…

Zeynel Abidin                —◄◄