Değerlerin yer değiştirdiği dünyamızda insan ilişkileri, farklı boyutların esiri olmaktan kendini kurtaramamıştır. Halbuki insan eşrefi mahlukattır. Tarih sürecinde insanlıkla birlikte şartların ve fiziki mekânların meydana getirdiği değerler, bütün insanlığın ortak malıdır. Olay sadece bundan ibaret değildir.

Bireylerin birbirine karşı sorulukları, hayatın devamlılığı açısından daha da önemlidir.

Birbirine karşı tahammül, inançlara saygılı ve ortak hürriyet anlayışını kabul etmektir.

Her sanatkâr ürettiği ürünün insanlar tarafından beğenilmesini ister ki, toplumun gönlünde yer etsin. Müminlerin özelde muhataplarına karşı kaba olmaksızın nezaketi ve nezaheti adab-ı muaşeret ölçeğinde ağızdan çıkan sözlerinde insanların nezdinde nasıl karşılık bulacağını düşünülmelidir. Zira ağızdan çıkan her söz hemen yerini bulur. Her söz sahibini tanımlar ve toplumdaki konumunu ortaya koyar.

Her nefes alıp vermede şükrümüzü eda ediyorsak, bir çok şeyin bilincindeyiz demektir. Bu hâl bilgi ve Allah’a karşı acziyetimizi müdrik ve kulluğumuzun bilincinde ilanı hakikat demektir. Bir anlık nefes alamadığınızı veya veremediğinizi düşünün, insanlara karşı aynı tavrı göstermeniz mümkün değildir.

Bu değerin bilincinde olan kul, ne kadar büyük nimete sahip olduğunu anlar ve muhataplarına kıymet vermeyi insan ve mümin olmanın erdemi sayar.

Bütün bunlar birbirini takıp eden ve destekleyen merdiven basamakları gibidir.

Mesela soru sorma adabı, oldukça önemli ve içtimai hayatın bütünlüğü ve devamlılığı ile ilgili bireylerin huzuru için olmazsa olmaz şartıdır.

Hem soru yöneltmek ve arkasından beklemeksizin cevap vermek, muhataba karşı son derece kaba bir davranıştır. Mütevazi olmayı ve nezaket kurallarına uymayı bir vazifi-i insaniye  olduğunu bilmek, dinin ve aklın müşterek yüklediği bir mesuliyettir.

Ebû Hureyre’den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Mümin, bir delikten iki kere sokulmaz.” (Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 63)

Aynı hataları tekrarlamak, iman ve amel bağlamında sıkıntıya yol açacağını bilmek gerekir. Hadisi-i Şerif’in işaret ettiği mümin tipolojisini ortaya koyarak, olaylara karşı uyanık ve hataları işlemeyi ahlâk hâline getirmemesini ifade etmektedir.

Çoğu zaman şahit olduğumuz bu nevi şahısların, kendi kaprislerine kapılıp diğer insanları da oraya çekmek için  çalışmaktadır. Bunun anlamı, müzmin hâle gelen hastalığın bir an önce tedavi olması elzem hâle gelmiş demektir. Normal ruh hâliyle anormallik arasında konunun uzmanları kesin çizgiyi çekmekle mükelleftir. Böylelikle bu insanların başkalarına zarar vermeleri önlenmiş ve kendileri adına bir çözüm bulmuş ve huzurun hâkim olması sağlanmış olsun.

Tepki alacağını bile bile: “Ben doğruyu konuştuktan sonra, istediğim her yerde hakkı haykırırım” demek, sosyolojiyi ve toplum psikolojisini bilmemektir. Konuşmanın zamanını mekânını bilmek bir sanattır. İnsanların kalplerini söylediklerimizle kırıyor ve sonra pişman oluyorsak, tövbeyle bundan sonraki hayat için yeni sayfayı açıyoruz demektir.

Tarih, toplumların hafızası gibidir. Tarih okumalar yaparken, tarihî vesikaları ve bu tür olayları incelerken, nasıl meydana geldiklerini şahıslar üzerinden sosyolojik yapıyı ve şartları göz önünde bulundurmak akıllıca bir okumadır. Yoksa önümüze gelen her tarih kitabını gerçek bilip yanlış bilgi  vererek insanların düşünce dünyalarına virüs mikrobunu enjekte etmiş ve büyük vebal altına girmiş oluruz.

Tarihte ve günümüzde halkların orta sınıfını teşkil eden böyle İnsanlar bulunmakla birlikte, hayırda öncülük yapmış tarihi şahsiyetlerin çoğunlukta olduklarını unutmamak, ruhumuzun ve düşünce hayatımızın diriliğine katkısı olacaktır. insanların nazarında ve fikriyatında unutulmaz bir yer edindikleri bir hakikattir.

İnsanların zaman zaman geriye dönük tarih kitaplarını okurlarken  onlara özlem duyduklarını her fırsatta dile getirirler.

Bunun anlamı “ahde vefa”dır…

Hakkı söylemekten çekinmeyenler, zaman, mekân ve mevzu bağlamını iyi hesaplayanlardır. Muhatapları tanımadan uluorta aklına gelenleri gerçek varsayarak usulsüz söyleyenler, izah etmeye çalıştığımız ve vasıflarıyla ma’ruf kişilerin davranışlarıyla mahcup olmaları muhtemeldir.

Atalarımız ne demişler: “Her doğru her yerde söylenmez” ilkesi, İslami anlamda da kabul gören ve muhatabın bilgi seviyesine göre bir metotla istenen neticeye varmak esastır.

Kabalığın ve insanlara değer vermemenin bireye kazandıracağı hiç bir şey yoktur. İnsanları bir araya tutan ve onlara güven veren değerlerin içselleştirilmesi, istikbalde daha müreffeh dünyanın kurulması anlamına geliyor demektir.

Hoyratlık ve değer arasındaki bağlamın bilinmesiyle insan hayatında önemli ayırım olduğunu kavramakla, mütevazı olmanın kıymeti anlaşılacaktır…

İbrahim Turgut                               —◄◄    …