Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) şöyle buyurur: “Bütün arzu ve istekleri inkıtaya uğratan ölümü çokça anın” (Tirmizi, Mesai)

Ölümü öteleyenler ve ölmeyecekmiş gibi her şeye (insan, hayvan, çevre ve vs.) karşı hoyrat davrananların, hakka hukuka riayet etmeleri beklenemez. Elbette davranışları, dünyaya yükledikleri anlam nispetinde olacaktır. Çünkü onların kaprisleri ve enaniyetleri kendilerini çepeçevre kuşatmıştır!..

Metafizik anlamda ruh devrimi olmadan ölümün hakikatini kavramak, maddeperestlikten kurtulmak mümkün değildir. Bugün arkasından koşturduğu dünyada insanlık, ruhlarını arkada bırakarak yol alan kişilerin durumuna benzemiyor mu? Burada yapılacak Allah’a sığınmaktır.

“Rabbim! Hidayetinle yaşat, rahmetinle yüce katına al” duasını her gün yapmalı ve anlam dünyamızı maneviyat gücüyle pekiştirmeliyiz.

Önemli olan, birileri sizi anlam dünyanızdan kopararak fiziki olarak elde etmesi değildir. Aklınızı ve algınızı etkilemesi yeterlidir. O zaman dünyayı kalıcı ahireti hayal olarak tasavvur edip Allah’ın verdiği bu nimetleri yerinde kullanmaz ve başkalarına köle olmaktan kurtulamazsınız.

Hakikat bundan ibarettir!..

Bayezıd-i Bestami Hazretleri “Hakikat aramakla bulunmaz ancak bulanlar hep arayanlardır” buyurarak teslimiyete işaret etmektedir.

Tam teslimiyet olmadan hakkı bulmak beyhudedir. Zira bulmanın şartı teslimiyet, teslimiyetin şartı ise, ilim öğrenmektir.

Bundan dolayıdır ki, “İlmi talep etmek kadın ve erkeğe farzdır” Hadisi şerif  imdadımıza bu mevzuda yetişmektedir.

İlim, bir şeyin mahiyetini bilmektir. O şey ki, içi ile dışı farklı hüküm ifade eder. Dışı bilmede âlim olanlarla olmayanlar aynıdır. O şeyin içini ve dışını bir bütün olarak bilmek ise, ilmi ve o ilmi tahsil edenlerin derecelerini ifade eder.

Unutma! Açmaya çaldığın kapıya seni yönelten iraden, sorumluluğunun bilincini sana ilham eden İlâhi verginin anlamından uzaklaşmak, batıla yönelmeyle sonuçlanan ve ahiret hayatında namutenahi nimetlerinden mahrumiyet getir. İradeyi doğru  kullanmak, İlâhi iradeyle bütünleşmek  demektir. Sağlam itikat bundan ibarettir. Allah kulluk bilinciyle yaşamın her alanını ibadet alanı olarak gören kullarına, mutlak bunun karşılığını verecektir.

Ebû Hureyre’den (radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ: ‘Ben sâlih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir insanın hatır ve hayal edemediği nimetler hazırladım’ buyurdu.”

Ebû Hureyre -radıyallahu anh-; isterseniz şu âyeti okuyunuz, dedi: “Mü’minlerin yaptıkları ibadet ve iyiliklere karşılık olarak onlara ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez.” (Secde Suresi: 17)

Bütün bunların gerçekleşmesi için diriliş (hayatta kalabilme) kavramı, ümitvar olmak ve düşülen yerden yeniden kalkışın ve cesaretin ifadesidir. Geçmişin yaşanmış tarihini inkâr değildir.

Unutmayalım! Geçmişi, hâli ve istikbali kucaklayan anlayış, varlığını devam ettirecektir.

İnsan onurunu koruyan ve kendisine itibar kazandıran şey, haddini bilmektir.

Bütün bunlardan sonra söylenecek söz şudur: İnsanlar bu ömrün bir gün biteceğini ve “ölüm” denilen hakikatle yüzleşeceklerini unutmuş görünüyorlar.

Servet, şehvet ve şöhret insanoğlunun enaniyetini oluşturursa, metafizik pencereden olayları anlaması ve tahlil etmesi beklenemez.

Aslında kabalığı doğuran ve şiddete dönüştüren toplumda kaosa yol açan ana âmil bundan ibaret değil midir?

Hiçbir insan bu davranışlara olumlu bakması düşünülemezdir.

İşte tevazuunun merkezinde, insani ve İslami değerlerin hakimiyeti bunun şahikası değil midir? Bu mevzu, “olmakla olmamak” meselesidir.

Şair  ne diyor bakınız:

“Ölüm her aklına geldiğinde ‘Ah’ edip ‘Vah’ edip inleme; Bu hâlinle Rabbimi incitmiş olacaksın. Ecel kapıyı çaldığı zaman evi telaşa verme; O geldiği zaman, sen çoktan gitmiş olacaksın.” Vesselam.

İbrahim Turgut◄◄