Merhaba değerli dostlar!..

Hayat hikâyemiz devam ediyor ve yeni dönem için Allah’tan irade/ gayret, aşk, şevk, takva ve hikmetle kulluk etmeyi niyaz ediyoruz.

Bu yazımızda “Hakikat ve Hurafe” konusunu işlemeye çalışacağız ama ne baykuşun ötmesi, ne kara kedinin geçmesi ve ne de nazar boncuğu falan…

Sonuçtan daha çok sebepleri anlatmaya çalışacağız.

Çünkü insanın eylemleri, düşüncesinin, düşüncesi, itikadının ve itikadı (ile birlikte eylemi de) aslında Kur’an’a göre ahlâkının bir sonucudur.

Bütünlüğünden koparılan (Tevhid.) varlık algısı, sonuç olarak sınıfsal ayrımlara dönüşüverir.

Örnek olarak dinî sohbet, dinî film ve müzikte ilâhi diye kategorik isimlendirmeler vs…

Hâlbuki ilâhi demek ilâh’a dair demektir. Peki ilâh’a dâir olmayan (Onun yaratmadığı, bilmediği ve dokunmadığı) bir şey var mı âlemde?..

Bu ayrıştırıcı seküler ve ruhbanlık inancı, zaten her devirde olagelmiştir.

Reel ve doğal olan kutsalın/ dinin dışında, “olağanüstü” mucizevî olan da dinin ta kendisiymiş gibi bilinip, sıradan, hayatın içinde insana yakışır şekilde yaşamak değerli görülmemiş, reddedilmiştir:

“Bu nasıl Peygamberdir ki, bizim gibi yiyip (içiyor, bizim gibi giyiniyor) ve çarşı pazarda gezip dolaşıyor. Ona kendisiyle birlikte uyarıcı bir melek de indirilmeli değil miydi?” demişlerdir.” (Furkan 7.)

“Dindar bilincin en büyük sorunu: İnsani olan ne varsa onu “tanrı” adına değersizleştirme isteğidir.” Dücane Cündioğlu.

“Vicdan, insanın içindeki Tanrı’dır.” diyor Victor Hugo.

 

Vicdan sahibi, (fıtratı bozulmamış) insanlar, “dinî, millî, örf ve âdet adına uydurulan bazı öğreti ve hurafelere karşı -referans alacak tam bir bilgiye de sahip olmayınca- tereddütle küfre girer miyim veya hain olur muyum?” diye sessiz kalabiliyorlar.

Arada bir gördüklerimiz de vicdanının sesine tercüman olarak, “bu gerçek ve doğru olamaz” diye hakikati arıyor.

Kainata, insana, vd. varlıklara dâir tek ve yegâne gerçek bilgiyi sadece Kur’an ve sahih hadislerde bulabiliriz ancak. Kur’an’la inşa olmuş ve nurlanmış bir zihinde hurafeler tutunamaz.

Çünkü Kur’an, varlık/ evren bilincine öyle şaşmaz bir hakikat ölçüsü koyar ki, neye dair bir şey olsa veya söylense onun rengini, sûretini, nicelik ve niteliğini gerek kavramlar, gerek mecaz, misaller ve semboller aracılığı ile tam gösterir.

 

Fakat Hz. Ali efendimizin buyurduğu gibi “Kur’an’ın kendisi konuşmaz, insanlar onu konuşturur.” Peki nasıl konuşturur?..

Ya Onun en nadide inci mercan cevherlerini köhne zihniyle toza, gübüre, hurafeye bulayarak…

Ya da, Onun nuru ile münevver olup karanlıkları aydınlatarak…

Allah cc. Kur’an’ın hem açık hem de kolay anlaşılan bir kitap olduğunu söylüyor. (Yusuf 2. Kamer 22.)

Fakat açık ve kolay olmasını Kur’an’ın şanına yakıştıramayan hurafeci, Onu hemen uçuruverir. Esrarengiz/ gizemli bir hava katar. İyice karışık/ girift hâle sokar ve sonra onu, anlamanın değil, anlamamanın makbul olduğunu anlatmaya çalışır. Kutsal ya hani, kolaylaştırmak ayıp olur.

Batı da roman, doğu medeniyetinde de hikâyeler çok anlatılır, kıssadan hisse çıkarmak için.

Mesela Mevlânâ, Mesnevî’de bir çok hayvanları ve nesneleri konuşturur.

Cismi olmayan veya görünmeyen Kaf Dağı ve Zümrüdü Anka Kuşu’nu bile. Hatta bir hikâye içinde başka birkaç hikâye daha anlatır ama anlam bütünlüğü içinde konuyu maksadına, aslına bağlar.

Buna mukabil kaba softa ham yobazın eline de en anlamlı bir cümle verseniz, (Kur’an ayetleri dahi!..) onu heba eder.

“Bir fikir, toza veya tılsıma dönüşebilir. Mühim olan, onu ovuşturan elin maharetidir.” der Basho.

Allah cc. Kur’an’da, Ashab-ı Kehf’in (genç yiğitlerin) zalim yöneticilere karşı nasıl mücadele ettiğini örnek olsun diye överken, bunu bırakıp sayıları ve ne kadar uyudukları üzerinde yoğunlaşıp tartışma meselesi hâline getirenleri,-zaten gerçek bir bilgide olmadığı için- “ğaybı taşlamak” olarak nitelendirir.

İşte bu hurafeci kafanın, (ister avamdan olsun, ister belirli bir makamda olsun hoca gibi şeyh gibi vs…) faiz, fuhuş, adalet- zulüm gibi veya peygamberlerin toplum ve zalim idarecilerle mücadelesini anlatan ayetleri okurken vardığı sonuç ne olabilir?..

Dağın fare doğurması gibi bir şey, koskoca manayı toz edip, esâtirul evvelin -eskilerin masalına – çevirmek.

Çünkü belirli ezber/klişelerden oluşmuş din algısı ve nefsine hoş gelen hurafeler, hakikatin renksiz(!) tatsız(!) ve zorlayıcı külfetinden daha sevimli gelir.

Buna mukabil Hasan el- Benna, Seyyid Kutup ve Necmeddin Erbakan gibi -ruhlarına selam olsun- münevverler de aynı ayetleri okuyorlardı. Peki aynı ayetler bunlarda nasıl canlanıp, ete kemiğe bürünüp kitlelere ruh üflüyordu?…

Çünkü faiz ayetlerini okurken her harfine şu kadar sevap alacağını anlatmıyordu sadece; bu beladan nasıl kurtuluruz bunun çarelerini dile getiriyordu.

Zalim ve şer güçlerin zayıfları ezdiği ve sömürdüğü bu asırda, sadece ellerini açarak bağıra çağıra lanet okumakla yetinmiyor, D8’lerin kurulmasının zaruret ve Allah’ın bir emri olduğunu bilerek okuyordu Kur’an-ı.

Peygamberlerin mücadelesini bir takım yaldızlı cümlelerle bin bir gece masallarına çevirmeyip, şimdi, burada, “asrın idrakine sunarak” bugüne kıyaslayıp, “Kur’an’dan nizam” çıkarıyordu günümüze. İşte hakikat ve hikmet budur!…

Yoksa her batıl ve hurafenin içinde de bir takım hakikat kırıntıları olabilir.

Ve bu hurafeci tiplerin genelde dinden anladığı ve zevk aldığı şeyler; keramet, mucize/olağanüstü şeyler: havada uçmak, suda yürümek, kalpte olanı bilmek, cin, melek vs..

Üzerine vazife olmayan ama nefsine hoş gelen ezoterik, fantastik şeyler…

Hâlbuki dürüstlük, merhamet, herkese karşı adil olmak, küfre ve zulme karşı cihat etmek, suda yürümekten daha büyük bir erdemdir, kerametin en yücesidir.

Bir insanın kalbinden geçenleri bilmekten, karnının açlığını yüzüne bakarak bilmek ve karnını doyurmak (Bak. Bakara 273.), daha olağanüstü, yani harikulade bir durumdur.

Enteresandır, gerek Kur’an’da ana hatlarıyla, gerek İslam tarihi kitaplarında teferruatıyla yüzlerce yaşanmış tarihi veriler, altı bin küsur ayet, binlerce hadisler varken birine tesadüf edemeyip acayip, garaip aslı ve anlamı da olmayan uyduruk masal ve misalleri nereden buluyorlar?..

 

Bunların durumunu peygamberimizin (sav.) “Şu adam gibi olmayın…” dediği kişiye benzetebiliriz herhalde:

‘Bir adam acıkır, canı et yemek ister ve koyunların sahibinden bir koyun ister. Koyunların sahibi de (cömert bir adammış)

“Git, en iyi koyunu seç, al.” der.

(Peki bizimki ne yapsa iyi?…)

(Beş yüz tane koyunun içinden) gider karabaşı/köpeği kulağından tutar getirir.’

Bu hadis aslında, bir toplumda bir çok güzelliğe şahit olup, en güzel sözleri duyup da ön kötüsünü alan/anlatan kişi için söylenmiştir.

İşte batıl hurafecilerin hâli de aynı böyle.

 

Allah cc., “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındaki varlıkları elbette ki boşuna değil, gerçek bir gaye ve hikmetle yarattık…” (Hicr 85.) derken, hak ve hikmetle yaratılmış bu sonsuz kainat içinde nasıl oluyor da, batıl (lüzumsuz, sahte, anlamsız/abes) hurafelere isabet ediyorlar hayret doğrusu.

Murat Altun —◄◄