Muaviye b. Ebî Süfyân Hazretleri, Allah Rasülü (sallallâhü aleyhi vesellem) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“Hicret, tevbe kapısı kapanmadan son bulmayacaktır. Tevbe fırsatı da Güneş batıdan doğuncaya kadar devam edecektir.” (Ebû Dâvûd, Sünen; Dârimî, Sünen; Beyhakî, Sünen)

Göç veya hicret hadisesi, toplumların sosyal, siyasal ve manevî sıkıntılardan kurtulmak için meydana gelen ve doğdukları toprakları istemeden şartların zorladığı ve tetiklediği sosyolojik bir hadise olması dolayısıyla, insanların bulundukları ortamı ve vatanlarını terk etmeleridir.

Göç bazen zorunlu ve bazen de isteğe bağlı olarak dünya durdukça ontolojik bir vakıa olarak insanlık var olduğu sürece devam edecektir.

Hicret, toplumların kaderinde ve yaşamında var olan bir hakikattir.

Tarihin akışında bu sosyal hadiseden kurtulan, gerek birey ve gerekse toplum az olmuştur.

Göçün iki yüzü vardır:

Birincisi, dünyevi ve bir diğeri ise uhrevi maksada bağlı meydana gelen bir hadisedir.

Yakın tarihimizde meydana gelen göç hadisesinden bahsedilecek olursa, evvelinde insanların niyetleri, 1960’lı yıllarda başlayan göçün iş bulma ve normal  hayat standartlarına kavuşarak  bir miktar para kazanarak geldikleri ülkeye dönmekti.

Ancak düşündükleri gibi olmadı. Geldikleri ülkelerin hayat şartları, onların geleceklerini nasıl etkileyeceğinin henüz bilincinde değillerdi. Zira coğrafyanın kader üzerinde mutlak etkisi olacaktı.

İş sahibi olmak ortamından ziyade yeni doğan nesillerin geleceği her şeyden önemliydi.

Onların maddî ve manevî eğitim ve öğretimleri, bulundukları ülke şartlarına bağlı nasıl bir yol izleyecekleriyle paralel denge nasıl sağlanacaktı?

Nerde hangi ülkede olunursa olunsun oranın birikiminden, kültüründen istifade edebileceği ve hayata katılabilecek güzellikler vardır. Bunları içselleştirmek ve inancınızla uyumlu hâle getirmek, sizin alt yapınızın zenginliğine bağlıdır.

Her toplumun artı eksi tarafları olabileceği gibi müşterek yönler çok daha fazladır. Buradan yola çıkarak sosyal entegrasyonun gerçekleşmesi güçlü bir değeri ifade etmektedir.

İkinci sınıf insan imajı tahkir anlamı taşıdığından yola çıkarak, herkesin aynı haklara sahip olduğu toplum inşası, medeni toplum olmayı gerçekleştirmiş demektir.

Peygamber Efendimiz sahabesiyle bir yerden geçerken o toprakta oturmamalarını emretti. Zira orada yaşayanların işledikleri olumsuz fiillerin ve yaşadıkları ruhun onlara da geçme ihtimaline karşın böyle bir tedbir alma ihtiyacını duyması, sosyoloji gerçekliğe parmak basarak seçimi yaparken zenginlik veya fakirlik esas alınmamasını nazara vermektedir.

Elbette bunların da sosyal hayat üzerinde etkisi büyüktür. Ancak mutluluk hepten bu değildir.

En büyük mutluluk hayatınızda özgür yaşayabilmektir. Özgürlüğünüzü birileri ipotek altına almamalıdır. Zira böyle bir hayatın içinde ne kadar büyük zengin olursanız olun, yine hayat zindan olmaktan ve huzursuz olmaktan uzak olmayacaktır.

İnanç, fikir, nesil, ırz, ve malın garanti altına alındığı ve hukukun egemen olduğu ülkede, oraya hangi ülkeden gelinmiş olursa olsun burada yaşayan bireylerden daha mutlu topluluk olamaz. İşte arzulanan ve hayal edilen bu değil midir?

Hicret edilen yerde neslinizin istikbaline yön verecek tedbirlerinizi almışsanız korkulacak ve endişe edilecek her hangi bir durum yok demektir. Yok bunun tersi bir durum söz konusu ise, görevinizi yapmamış ve boşa şikâyet eden insanlar güruhuna dönüşürsünüz. Bunun kimseye faydası yoktur.

Yaşanan gerçeklere gözlerini kapayanlar, hakikatlerle yüzleşmeyi beceremezler. Her şey kâinatta hareket hâlindedir. Hayatta öyle…

“Çocuklarınızı zamanın durumuna göre yetiştirin” diyen bir medeniyetin müntesiplerinin bütün gelişmelerden, manipülasyonlardan haberdar olması ve nesillerini buna göre hazırlamalıdır. Bu ilkelere göre davranmak inancımızın gereğidir.

Türkiye’den Avrupa’ya gelen yurttaşların çeşitli zorluklarla karşı karşıya kalmaları işin doğasında vardır. Bunlardan biri de dil sorunudur. Belirli yaşa gelmiş insanların dil öğrenimini başarması hiç kolay olmamıştır. Ancak ikinci, üçüncü ve dördüncü kuşak için dil sorunu yoktur. Bunların dile adaptasyonu birinci nesle göre kolay olmuştur.

Dil, iletişim aracı olarak hayatı kolaylaştıran ve toplumları müştereklerde aynileştiren tarafı inkâr olunamaz.

Hicret ve tevbe ikiz kardeş gibidir. Dünya durdukça bu iki hakikat mahiyetleri varlıkları devam edecektir.

Hicret ve tövbe kavramlarının zaman ve mekân algımızla bütünleşmesi, manidar değil midir?

Vesselam…

İbrahim Turgut           —◄◄