Irkçılığa Karşı Avrupa Ağı (ENAR) İsrail ve Filistin’deki vahşetin Avrupa’da insan dışı bir bağlamda sunulmasını kınayan bir açıklama yaptı. Herkes için adalet ve barış çağrısında bulunan kurumun Politika ve Savunma Danışmanı Emmanuel Achiri ile konuştuk.

ENAR, İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşının ardından yaptığı açıklamada Avrupa Birliği de dâhil olmak üzere Batılı liderler tarafından sergilenen, adalet ve insan hakları hareketlerinin dayanışmasını engelleyen çifte standartlara dikkat çekti. Filistinlilerle dayanışma protestolarının yasaklanmasında olduğu gibi vatandaşların ifade özgürlüğü hakkını korumak için ne tür siyasi adımlar atılabilir?

ENAR olarak, başta toplanma ve protesto özgürlüğü olmak üzere temel hakların engellenmesini ve sivil alanın daraltılmasını kınıyoruz. Avrupa’da özellikle kamu düzeni, güvenlik ve emniyetin sağlanması, göçün sınırlandırılması ve terörle mücadele bahaneleriyle bu özgürlüklerin kısıtlanmasına yönelik genel bir eğilim söz konusu. Ancak raporumuzda da gösterildiği üzere, Avrupa’ya ait olmayan ve Avrupa için tehlike olarak algılanan ve damgalanan ırksal azınlıklar, bu kısıtlamalardan ve polis şiddetinden orantısız bir şekilde etkileniyor.

Hukukun üstünlüğünün altının oyulmasına karşı daha katı yaptırımlara, kolluk kuvvetleri ve ulusal güvenlik de dâhil olmak üzere daha yakın bir denetleme ve bağımsız gözlemlere ihtiyaç var. Siyasi liderlerin ırkçılıkla mücadeleyi tüm politika alanları ile kesişen bir sosyal öncelik olarak görmeleri gerek.

2021 tarihli Temel Haklar Ajansı (FRA) bulgularına dayanarak söylemeliyiz ki, AB’nin STK’lar ve insan hakları savunucuları için “saldırıları bildirmek, uyarıları kaydetmek, eğilimleri haritalamak ve mağdurlara zamanında ve hedefli destek sağlamak” hedefli bir iç mekanizmayı finanse etmesi ve desteklemesinin zamanı geldi. Bu mekanizma, AB’nin haricî insan hakları savunucuları mekanizması “protectdefenders.eu” örnek alınarak oluşturulmalıdır.

ENAR olarak vatandaşların ifade özgürlüğü hakkını korumak için çok yönlü bir yaklaşım öneriyoruz. Siyasi liderler ve politika yapıcılar, İsrail-Filistin meselesi gibi uluslararası çatışmalara dair dengeli söylemleri teşvik etmeli, farklı görüşleri bastıran tek taraflı söylemlerden kaçınmalı. Mevzuat ve politikalar, nefret söylemi ve ayrımcılığı ele alırken ifade özgürlüğünü de korumalı. Ayrıca eğitim inisiyatifleri, kapsayıcılık, uluslararası iş birliği ve dış politikada şeffaflık olursa her kesimden vatandaşın görüşlerini ifade ederken kendini güvende hissedeceği bir ortamın doğması kolaylaşır. ENAR ayrıca sivil toplum kuruluşlarının ifade özgürlüğü ve insan haklarının korunması konusundaki hayati rolünü de vurguluyor. Bu yaklaşım ENAR’ın insanlığı kolektif olarak yeniden merkeze alma ve her bireyin yaşamına eşit saygıyı teşvik etme taahhüdüyle uyumlu bir tutum.

Almanya’da Filistin yanlısı gösteriler yasaklandı ve Filistin bayraklarının kullanılması suç sayıldı. AB’nin lokomotifi sayılan bir ülkede bu tür girişimleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Almanya’da Filistin yanlısı protestoların yasaklanması ve Filistin bayraklarının kullanılmasının suç sayılması bizim açımızdan endişe verici. AB’nin güç merkezi olarak görülen Almanya demokrasi, temel haklara saygı ve ifade özgürlüğü konusunda yol gösterici olmalı. Toplanma ve Filistin davasıyla dayanışmayı ifade etme hakkını kısıtlayan bu son girişimler bu ilkelerle uyumlu değil.

Barışçıl protesto hakkının ve siyasi görüşlerin ifade edilmesinin demokratik bir toplumun temel taşları olduğunu kabul etmeliyiz. Bunlar Avrupa mevzuatında ve içtihat hukukunda yer alan haklar. Bu hakların kısıtlanması AB’nin üzerine inşa edildiği temel ilkelere zarar verir. Ayrıca bu tür kısıtlamalar, Filistin davasına verdikleri destek nedeniyle hedef alınabilecek ırksal azınlıkları orantısız bir şekilde etkilemektedir.

ENAR olarak bu tedbirlerin yeniden gözden geçirilmesi ve Almanya’daki siyasi liderlerin demokrasi, kapsayıcılık, ifade özgürlüğü ve insan hakları değerlerini desteklemeleri çağrısında bulunuyoruz. Filistin ve İsrail’de devam eden şiddet olayları gibi küresel sonuçları olan konularda açık ve barışçıl söylem alanının korunması gerek. Bu eylemler meşru dayanışma ifadelerini bastırmak yerine diyalog ve anlayışa olan bağlılığı yansıtmalı.

“ENAR, çatışmanın bir sonucu olarak Avrupa’daki hem Yahudi hem de Müslüman toplulukları hedef alan nefret söylemi ve nefret suçlarındaki artışa ilişkin endişelerini dile getirmektedir.” diyorsunuz. İsrail-Filistin çatışmasının Avrupa’daki Yahudi ve Müslüman toplulukların maruz kaldığı nefret suçlarına ne şekilde dönüştüğünü gözlemliyorsunuz?

Filistin ve İsrail’deki şiddet, Avrupa’daki Yahudi ve Müslüman toplumları hedef alan nefret söylemi ve nefret suçlarında artışa sebep oldu. Çatışmanın yol açtığı duygu yoğunluğu her iki topluma karşı nefret söylemine ve ön yargılara yol açtı. Bu durum Yahudi kişi ve kurumlara yönelik saldırılar da dâhil olmak üzere antisemitik olayların yanı sıra Müslümanlara ve Arap kökenliler de dâhil olmak üzere Müslüman olarak algılanan kişilere yönelik İslam düşmanı eylemlerin artmasına sebep oldu.

Ayrıca, AB siyasi liderleri tarafından benimsenen tek taraflı yaklaşımın da etkisiyle, toplumdaki online nefret ve kutuplaşma daha da arttı. Bu meselelerin, AB’nin üzerine inşa edildiği bir arada yaşama ve hoşgörü ilkelerini yansıtacak şekilde ele alınması ve her iki toplumu da ayrımcılık ve şiddetten korumak üzere kolektif eylemde bulunulması hayati önem taşıyor.

AB’nin pozisyonu, Orta Doğu’daki çatışmayı çözecek yolun iki devletli çözümden geçtiği yönünde. Sizce mevcut durumda AB’nin rolü ne olmalı?

Bize göre Avrupa Birliği İsrail ve Filistin’de ve daha geniş anlamda Orta Doğu bölgesinde yaşanan şiddete barışçıl bir çözüm bulunmasını aktif bir şekilde destekleyerek mevcut durumda çok önemli bir rol oynamalı. Adalet ve insan hakları savunucusu olarak AB iki devletli çözüme olan bağlılığını lafta bırakmamalı ve sürdürmeli. Bu bağlılık da her iki toplumun haklarını güvence altına alacak adımlara, diyaloğa aracılık etmeye, toplumlar arasında anlayışı teşvik eden girişimleri desteklemeye ve barış çabalarının, uluslararası hukuk ilkeleri ve bağımsız BM komisyonlarının bulguları doğrultusunda, geçmişlerine bakılmaksızın tüm bireylerin korunmasına öncelik vermesini sağlamak şeklinde kendini göstermelidir. Ayrıca AB, Avrupa’daki Yahudi ve Müslüman toplumları hedef alan nefret söylemi ve nefret suçlarındaki artışı da ele almalı.

Ne yazık ki AB ve üye devlet liderleri, şiddet eylemlerini ve uluslararası insan hakları ihlallerini kınamayı reddederek hoşgörüsüzlük ateşini körüklüyorlar. AB’nin tutumu ne yazık ki uluslararası hukukun zayıflamasına ve temel insan hakları ile uluslararası kabul görmüş insani standartların ortadan kaldırılmasına katkıda bulunuyor.

Hamas’ın korkunç eylemlerinin tekrar tekrar kınanması, ancak İsrail hükûmetinin çocuklar ve kadınlar da dâhil olmak üzere sivil nüfusa karşı beyaz fosfor kullanımı veya toplu cezalandırma gibi savaş suçlarından hiç bahsedilmemesi, ırksallaştırılmış grupların -bu durumda Müslümanların ve Arap kökenli insanların- tamamen insanlıktan çıkarılmasına yönelik sorunlu bir post-kolonyal modeli devam ettiriyor. Bu da toplumlarda İslam düşmanlığı ve aynı şekilde antisemitizmde artışa dönüşüyor. Yahudi bireyler, geniş bir görüş yelpazesine sahip farklı bir grup olmalarına rağmen, haksız bir şekilde İsrail hükûmetinin politikaları ve eylemleriyle ilişkilendiriliyor. Algılanan etnik kökenleri veya dinleri temelinde herhangi bir gruba karşı basmakalıp yargılar ve ayrımcılığın önlemek için siyasi meseleler ile bireyler arasında ayrım yapmak esastır. Bununla birlikte, küresel liderler de ulusal hükûmetlere yönelik eleştirileri ırkçılıkla ilişkilendirerek ırkçılığı körüklemişlerdir.

Medine Tezcan
Uluslararası Londra Üniversitesinde Siyasal Bilimler ve Uluslarası İlişkiler eğitimini tamamlayan Medine Tezcan, İsveç Genç Müslümanlar (SUM) Derneğinin başkan yardımcılığını yapmıştır.