Dünyanın neresinde yaşıyor olursa olsun, her insanın hayatı, doğum, yaşam ve ölümden ibarettir. Doğumla başlayan yaşam serüveninin çocukluk yıllarında, kişi, genellikle hayatın gerçeklerinden habersiz olur. Bu durum en azından refah seviyesinin yüksek olduğu ülkelerde böyledir. Yaş ilerledikçe kişinin aklı birçok şeye ermeye başlar ve kişi çevresinden bağımsız olarak kendi iradesine dayanan eylemleriyle hayatına yön vermeye çalışır.

Ne var ki, günlük rutin eylemler dışında bilinçli bir eylemde bulunmak kolay bir davranış olmasa gerek. Çünkü geçmişte yaşanmış olan olaylar, bugün verilmesi gereken kararları etkiler. Mesela dün ticarette kazık yemiş birisi, bugün aynı hataya düşmemek için ticaretini ona göre yapar. Geçmişte yaşanmış olayların bugüne etkisine benzer bir şekilde, gelecekte yaşanması muhtemel olayların bugüne etkisi vardır.

Örneğin gelecekte yaşanması muhtemel olan geçim sıkıntısı, bugün insanı kara kara düşündürmeye yeter.

Dünün ve yarının bugünü etkilemesine benzer bir şekilde, insan olarak kökenimiz ve sonumuza ilişkin inancımız, bu dünyadaki yaşamın anlamını verir. İhsan Fazlıoğlu’nun işaret ettiği üzere, her insan yaşamı boyunca üç sorunun peşinde koşar. Bunlar sırasıyla nereden geldim, neredeyim ve nereye gidiyorum sorularıdır. Nereden geldim sorusu kökenimize, nereye gidiyorum sorusu sonumuza ve neredeyim sorusu bu ikisi arasındaki bizzat idrak ettiğimiz dünyadaki yaşama işaret eder.

Peki bu sorular neden önemlidir? Cevabı aslında çok basit. Bu sorular evrenseldir de ondan!.. Sadettin Ökten’in dediği gibi, ‘nereden geldim’ sorusunun cevabını merak etmesek bile, ‘nereye gidiyorum’ sorusunun cevabını merak ederiz. Çünkü ölüm sorusu ürkütücüdür ve herkesin zihninde ölümden sonra ne olacağına dair bir inanç vardır. Ölümden sonrasına dair inanç, yaşama hâkim olan değer ve anlamı belirler.

Bu durum ‘nereden geldim’ sorusunun cevabı için de geçerlidir.

Demem o ki, “bu dünya tesadüfen oluştu ve biz öldükten sonra börtü-böceğe yem olacağız” görüşü de, yukarıda belirttiğim sorulara verilmiş bir cevaptır ve yaşama belirli bir anlam katar. Konumuza İslam dini açısından yaklaştığımızda, bu sorulara farklı cevaplar verildiğini görebiliriz. Mesela halk Müslümanlığı açısından – ki bu inancın da sağlam ilmi dayanağı vardır – Allah bizi imtihan etmek için yaratmıştır ve bunun için helal ve haramları belirlemiştir.

Öldükten sonra da bu dünyada yaptıklarımızdan ötürü hesap vereceğiz ve bu hesap neticesinde cenneti ya da cehennemi kazanacağız.

Yunus Emre’nin,

“Neyise dirligün oldur ölümün

Bugünki gün durur yarıngı günün”

(Hal-i hayatında nasıl yaşadıysan ölümünden sonra bulacağın da odur. Yarınki günün/ahiret alemin, mahşer günün/bugünkü günündür) beyti, bu tasavvurun ifadesidir.

Dolayısıyla halk Müslümanlığının köken ve sonumuza dair verdiği  cevaplar, yaşamın anlamı olarak dünyanın imtihan yeri olduğunu söyler.

Diğer taraftan aynı Yunus Emre’nin

“Cennet Cennet dedikleri

Bir ev ile birkaç Huri

İsteyene sen ver onu

Bana seni gerek seni” demesi bir önceki beyitle çelişir mi?

Bu soruyu hayır cevabını verebiliriz.

Çünkü Yunus Emre burada farklı bir mertebeden konuşmaktadır. Yunus’un mensup olduğu tasavvuf geleneğine göre, insanın haram ve helallere titizlikle riayet etmesi manevî tekamülün başlangıcını oluşturur. Buna “zahidlik” denilir. Fakat insanın bu mertebede kalması, iki tehlikeyi beraberinde getirir:

Bunlardan birincisi, insanın kibre kapılması. İkincisi de, kişinin ibadet ve yaptığı hayırları âdeta matematik hesabına tabi tutması ve bunun neticesinde eylemlerine güvenip işini garantiye aldığını zannetmesidir.

Bu nedenle sufîler meseleye farklı bir açıdan yaklaşırlar: Menkıbeye göre büyük sufîlerden olan Rabiatü’l Adeviyye, günün birinde bir elinde meşale diğer elinde de ibrikle yürür. Bunun nedenini soranlara ise şu cevabı verir:

“Cenneti ateşe vermek, cehennemi de söndürmek istiyorum; böylece iki engel ortadan kalkmış olacak ve cennet umudu veya cehennem korkusuyla değil, Allah sevgisiyle ibadet edenler ortaya çıkacak”.

Bu söz üzerine fazla bir şey söylememek zannımca en doğrusu. En azından sufilerin insanın kökeni ve sonuna dair bakışının hayata kattığı anlamın, halk Müslümanlığından epeyce farklı olduğunu söylemekle iktifa edelim.

Talha Yıldız —◄◄