Göçmen kökenliler Batı Avrupa’da çokkültürlü partiler aracılığıyla siyasi alanda aktifler. Peki çokkültürlü partilerden kasıt nedir? Bu partilerin birçoğunun kökeninde iyi örgütlenmiş ve dindar Türk göçmen topluluklarının bulunması bir tesadüf mü?

Göç, çokkültürlülük ve İslam son yıllarda birçok Batı Avrupa ülkesinin siyasi manzarasını değiştirdi. Bu mesele üzerine yürütülen kutuplaştırılmış tartışma, başka birçok olgunun yanı sıra göç karşıtı hisleri harekete geçiren sağ partilerin ortaya çıkışına yol açtı. Avrupalı seçmenlerin önemli bir kısmı (Belçika, Hollanda, Avusturya ve Fransa gibi ülkelerdeki seçmenlerin yaklaşık yüzde 10’u) siyasi yuvalarını bu partilerde buldular.

Peki ama siyasi yelpazenin diğer tarafındaki insanlar ne durumda? Özellikle köken olarak Müslüman ülkelerden gelen göç geçmişine sahip seçmenlerde durum ne? Hollanda’daki DENK, Belçika’daki Vlaams Multicultureel Collectief, Almanya’daki Allianz Deutscher Demokraten ve Avusturya’daki Gemeinsam für Wien gibi yeni partiler bu topluluk grubu için ne derece ciddi bir alternatif oluşturuyor? Bu partiler ne tür partiler ve birçoğunun kökeninde iyi örgütlenmiş ve dindar Türk göçmen topluluklarının bulunması bir tesadüf mü? Ayrıca bu partilerin ne zaman seçimlerde başarılı olmasını bekleyebiliriz?

Çokkültürlü partilerin ortaya çıkışını öncelikle popülist ve aşırı sağcı partilerin Avrupa’daki etkili ve kapsamlı başarılarına verilmiş bir karşılık olarak düşünmemiz gerekiyor. Çeşitli Avrupa ülkelerinde yaşayan Müslüman topluluklar bu gelişmeden şiddetli bir biçimde etkilendiler. Bunun göze çarpan örnekleri arasında ayrımcılık ve dışlanmanın yanı sıra, eğitim ve helal kesim gibi dinî taleplere getirilen kısıtlamalar sayılabilir. Geleneksel olarak bu toplulukların menfaatlerini temsil eden yenilikçi partiler (özellikle de sosyal demokrat partiler) bu meselelerin bir kısmında, Müslüman seçmenlerinin umduğunu kadar ısrarcı olmadılar. Çeşitli seçmen gruplarına sahip çoğu Avrupa ülkesindeki sosyal demokrat partiler ise göç ve İslam’a odaklanarak kendi içlerinde parçalanmış bir tablo sergiliyor. Dolayısıyla Müslümanların menfaatlerini daha doğrudan temsil eden küçük ve yeni partileri, belirli bir seçmen kitlesinin bir özgürleşme süreci olarak görebiliriz.

Ne var ki farklı Avrupa ülkelerindeki Müslümanları seçimlerde başarılı bir biçimde temsil etmek hiç de kolay değil; zira Avrupa’daki Müslüman topluluklar farklı menfaatleri olan çok çeşitli gruplardan oluşuyor. Dahası bu gruplar genelde düşük sosyo-ekonomik statüye ve siyasi katılım oranına sahip topluluklar. Bu gibi durumlarda yeni partilerin güçlü bir mobilizasyon potansiyeline sahip olmaları ziyadesiyle önemli. Olası destekçileri harekete geçirebilmek için güçlü organizasyonlar ve ağlar gerekiyor. Özellikle Türkiye kökenli göçmenlerin Batı Avrupa’ya geldiklerinden beri oluşturdukları dinî altyapı bunda önemli bir rol oynuyor. Bu kuruluşlar hem birbirleriyle hem de Türkiye’deki kurumlarla yakından bağlantılılar ve geniş bir erişim ağına sahipler. Yeni çokkültürlü partilerin seçimlerde başarılı olmaları için bu örgütsel güçten faydalanmaları önem arz ediyor. Söz konusu partiler bu temelden hareket ederek, farklı ülke kökenine sahip Müslüman toplulukları da destekçileri arasına katacak şekilde büyüyebilirler.

Hollanda’da yapılan bir seçim araştırması, yeni çokkültültürlü partileri destekleyenlerin büyük oranda Müslüman olduğunu ve bu partilerin özellikle genç seçmenler arasında (göçmenlerin çocukları ve torunları) popüler olduğunu, bu genç seçmenlerin ise genel olarak düşük eğitimli kişilerden oluştuğunu ortaya koyuyor. Bu partilere oy veren insanlar ötanazi ya da eşcinsellerin özgürlüğü gibi ahlaki meselelerde genellikle muhafazakâr bir tavır sergiliyor; ancak göç, entegrasyonayrımcılık ve İslam gibi hususlarda ise sosyal bilimcilerin genelde “ilerici” olarak tanımladıkları pozisyonları savunuyorlar. Bu nedenle, bahsi geçen partilerden tam anlamıyla göçmen partileri olarak bahsedemeyiz; zira buradaki siyasetçilerin ve aynı zamanda onlara oy verenlerin önemli bir kısmı göçmen değil. Onlar burada, Batı Avrupa’da doğup büyüyen seçmenler. “Çokkültürlü partiler” ifadesi ise bu partileri tanımlamak için daha uygun görünüyor. Çokkültürlü bir seçmen kitlesiyle kendilerini “çeşitliliği savunan” bir yerde konumlandırıyorlar. Son yıllarda kendine çok fazla siyasi etki alanı edinen göç ve İslam karşıtlığı konularına şiddetle karşı çıkıyor ve daha muhafazakâr bir dinî seçmen kitlesine hitap etmeye çalışıyorlar.

Çokkültürlü Partilerin Hollanda’daki Başarısı

Bu çokkültürlü partilerin özellikle Hollanda’da başarılı olması da bir tesadüf değil. Bu başarının ülkedeki seçim sistemiyle büyük ilgisi var. Hollanda’da seçimler, seçimlere katılan siyasi partilerin aday listeleri üzerinden yapılıyor. Meclisteki koltuklar da her partiye, seçimlerde aldıkları oy sayısıyla orantılı olarak dağıtılıyor. Bu oransallık, diğer birçok ülkeye nazaran düşük bir seçim barajıyla birleşince azınlıkların katılımı noktasında nispeten serbest bir sistem oluşturuyor. Partiler aday listelerini oluşturuyorlar ve böylelikle üst düzey adayları seçerek ya da önemli idari pozisyonlara siyasiler atayarak sistemde önemli bir rol üstleniyorlar. Hollanda’daki gibi düşük seçim barajlarına ve oransal temsile sahip sistemler, Almanya’daki gibi yüksek seçim barajına ya da Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’deki iki partili sistemler gibi düşük oransallığa sahip siyasi sistemlere nazaran, azınlıkların siyasi sisteme girişine ve temsiline genel olarak daha fazla imkân sunuyor.

Çokkültürlü Partilerin Örgütsel Gücü

Çokkültürlü partilerin gelecekte Batı Avrupa’da başarılı olup olamayacakları belirsiz. Fakat net olan bir şey var ki o da siyasi tartışma ağırlıklı olarak göç, entegrasyon ve İslam gibi meseleler üzerinden yürütülüp, kutuplaştırmaya devam ettiği sürece bu partiler belli bir seçmen kitlesini temsil etme noktasında önemli bir rol oynamaya devam edecekler. Çokkültürlü partiler popülist ve aşırı sağcı partilere karşı tutarlı ve güçlü bir karşı ses oluşturabilen az sayıda partiler arasında yer alıyorlar. Geleneksel partiler bu meselelerde kendi içlerinde bölünmüş durumda ve bundan dolayı da popülist söylemlere karşı çoğunlukla daha kararsız bir tavır alıyorlar. Öte yandan, çokkültürlü partiler genel seçmen kitlesinin sadece küçük bir kısmına hitap eden görece küçük partiler olarak kalmaya da devam ediyorlar. Avrupa’nın mevcut siyasi atmosferinde hem Müslümanlardan hem de gayrimüslimlerden oluşan bir seçmen kitlesine hitap etmek zor görünüyor. Bu atmosfer sebebiyle DENK gibi partiler oyların yüzde birkaçında kalmış durumda.

Fakat İslami bir seçmen kitlesini temsil etmek kendinden menkul bir şey değil. Bu seçmen grubunda çok çeşitlilik mevcut ve bu nedenle ayrımcılık ve dinî konular dışındaki alanlarda ilgi alanları farklılaşabiliyor. Dolayısıyla bu küçük çokkültürlü partilerin orta vadede seçimlerde başarılı olmayı ne ölçüde başarabilecekleri sorusu cevapsız kalıyor. Bu partilerin gelecekte Türk kökenli insanlar haricindeki seçmen gruplarına hitap etmeyi sürdürmeleri büyük oranda partilerin kendi iç gelişimlerine bağlı olacak. Ayrıca, Türkiye kökenli olmayan siyasetçiler parti içinde etkili konumlara gelme şansına ne oranda sahip olacaklar? DENK, Fas kökenli parti başkanları ile birlikte son Hollanda meclis seçimlerinde nispeten başarılı bir sonuç aldı. Bu türden gelişmeler bu çokkültürlü partiler için hayati öneme sahip; ama aynı zamanda Türkiye kökenli göçmen topluluklarının örgütsel gücü de gelecekteki seçim başarıları için büyük önem taşıyor. Bu gelişmelerin, seçim sistemleri Hollanda’dan daha katı olan ülkelerde başarılı olmak için yetip yetmeyeceği sorusu ise henüz belirsizliğini koruyor. Parti içinde çeşitliliği artırmanın yanı sıra, daha geniş ve çeşitli seçmen kitlelerine hitap etmenin, Avrupa’daki bu çokkültürlü partilerin kendi kemik tabanlarını kaybetmeden gelişimlerini sürdürebilmesi için büyük önem taşıyacağı ise son derece net bir gerçek olarak karşımızda duruyor.

Fotoğraf: Shutterstock.com
Floris Vermeulen
Siyasal Bilimci Floris Vermeulen Amsterdam Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde doçent olarak görev yapmaktadır.